Herkes dansa koyulmuştu. Sanki 2037’de değil , 1600’lar Avrupa’sında bir balodaydık. Bu insanlar klasik bir müzikle prensin dönüşünü kutlayabilirdi ama biz başka bir şey kutluyorduk. Örgütün veliahtının kurtuluşunu ya da örgütün kuruluşunu… Veliaht sanki Kaliforniya’da acımasız bir hapishaneden değil , Fransa’daki tatilinden dönmüştü. Aslında hakıydılar. Halimizin orta çağdan pek bir farkı yoktu. Kabarık etekler , havalı takımlar , mükemmel saçlar , büyüleyici makyajlar , olmayan yönetimi alkışlayan bizler. Anlatılanlara göre yıllar önce yaşanan bir ihtilal sonucu örgütümüz yönetime el koymuş. Bizim için bu daha fazla balo, daha fazla klasik müzik demekken halk için daha fazla açlık , daha fazla sefalet demekti. Sanki bu sesler , bu danslar olmam gereken yer değildi. Bana sadece hüzün veriyorlardı. Onlar Shostakovich’in Waltz no.2 şarkısıyla el ele dans ederken benim beynimde Betthoven’ın Moonlight sonata parçasının ilk kısmı çalıyordu. İçimdeki huzursuzluk git gide artıyor , nefesim daralıyordu.
Burada olan her şey yanlıştı. Yirmi yıl evvel bunu yapmamalıydık. Devlet adamlarını ökdürüp yerlerine geçmemeliydik. Asker , yönetici olmamalıydık. Her şeyi mahvedenlerden olmak beni ölüme sürüklüyordu. Buraya ait değildim. Bu bir cinayetten çok daha fazlasıydı.
Omzumda annemin elini hissedince irkildim. Ona dönüp hiçbir şey yokmuş gibi gülümsedim. Ama o da her şeyin farkındaydı. Çünkü o da buraya ait değildi. Olmamalıydı. Hiç kimse kan dolu bir yere ait olmamalıydı. Hele de annem…
Özgürlükleri çalınanlar , hayalleri kırılanlar buna sebep olanlardan nefret ederdi. Bir ateşi yakanlardan , en çok o ateşte yananlar nefret ederdi. Eminim bizim de yaktığımız birileri vardı. Peki onlar, bizden nasıl intikam alacaktı? Yeni bir oyunda yeni piyonlar mı olacaktık? Bizlerden kim nefret ediyordu , bilmiyorum ama karşımızda , çok yakınımızda olan biri bizden zaten nefret ediyordu. Veliaht… Yani Alper Karalar…
Benden altı yaş büyüktü , onu ilk gördüğümdeyse yedi yaşındaydım. Yani on iki yıl önce… Gözlerindeki nefrete , bahçelerindeki köpeği babasının silahıyla yanlışlıkla vurduğunu söylediği gün görmüştüm. Normal bir insan değildi , hiç olmamıştı. İşte bu da asıl korkmamız gerekendi. Çünkü o köpek çok yüksek sesle havladığı için bu hale gelmişti. Onun gerekçesi buydu , kulağıma böyle fısıldamıştı. Peki bizim sesimiz… Babasının koltuğuna oturduğunda bizim sesimiz çok çıkarsa ne olacaktı?
Ondan nefret ediyordum çünkü ailem için endişe ediyordum. On iki yıl boyunca ailem için endişe duymuştum. O gün tahtın veliahtı olduğunu anlayıp korkmuştum. Böyle bir canavarın bizi de canavara dönüştürmesinden korkmuştum en çok da. Ama o kimseyi canavara dönüştürmemişti. On iki yıl boyunca sadece eğlenmişti. Üstelik insanlar onun eğlenceleriyle bitmeyen işkenceler çekerken ben de birini feda etmiştim. O gün , o gün Alper’den daha çok nefret etmiştim. Şimdiki sözlerini duymak da sadece nefretimi arttırmıştı.
“Sevgili üyelerimiz!.. Bugün kuruluşumuzun yirminci yıl dönümü. Bu başarımızı kutlamak için veliahtlarımızı ve siz kurucu ailelerimizi burada görmek çok büyük bir gurur. Babam , bu tahta oturduğunda benim yaşımdaydı. Benim yaşımdayken de sizleri bu kuruluşa dahil etti. Üstelik asıl hedefimize ulaşmamız yalnızca on yılımızı aldı. Yeni bir on yılda da devletimizi koruduk.”
Son cümlesiyle gülmeye başladığımda kahkahalarım oldukça sessizdi. Ama o gördü. Nefret dolu gözleri bu sefer beni hedef aldığında kendimi o yavru köpek gibi hissettim. İstemiyordum , onun gibi olmak istemiyordum. Onun gibi “yanlışlıkla” ölmek istemiyordum. Alper sözlerine sadece bana bakarak devam ederken kalbim karanlık bir korkuyla doldu. Yavru bir köpek , bir kurban , bir eğlence olmak istemiyordum.
“Babama ve sizlere emeklerinizden dolayı teşekkür ediyorum. Umarım isminizin yazılı olduğu masanın koltuklarında bir gün veliahtlarınız oturuyor olur. İyi akşamlar, iyi eğlenceler.”
Daha sonra sözü Harun Karalar devraldı. Ama artık nefes alamaz oldum. Zorlukla sandalyeme tutundum. Annem bana döndüğünde sadece onun fark ettiğinden emindim. İnsanlar bu halimi görmemeliydi. Nefes nefeseydim. Sanki ölüyordum. Böyle ölmemeliydim. Buradan gitmeliydim. Bu yarı baygın , nefret dolu , çatık kaşlı ifade “Elimden kurtulamazsın!” demekti. Ama ben gitmeliydim.
”Anne… Dışarı çıkabilir miyim?”
Gözlerim doluydu. Nefes alamıyordum. Acı çekiyordum. Yıllarca işkenceye çevirdiği hayatım oracıkta son bulacak gibiydi. Şimdi bir el uzansa sıkıca tutup kaçardım. Annem endişeyle başını aşağı yukarı salladığı an bir cevap bile beklemeden dışarı fırladım. Gördüğüm son yüz ölü yavru bir köpeğe baktığı gibi bana bakan Alper Karalar oldu. Duyduğum son ses de Harun Karalar’ın şu sözleriydi: “Bir gün benim tahtımı devralacak olan oğlum , o gün geldiğinde devletimize daha da layık biri olacak.”
Güvendiği adam , cehennemi avuçlarında tutan bir katildi. Üstelik emindim , hepimizin hayatını karartan oğlu , bir gün ona da zarar verecekti. Çünkü insanlar en çok ait oldukları yere acı verirdi. Ona ait olan insanlar , ait oldukları insanlar ise en çok çekenler olurdu. Ama Harun Bey’in canı bu yüzden değil , nasıl bir canavar yarattığını gördüğü için yanacaktı. Cehennem azabı oğlu olan canavarın açık kahverengi ama kızıla çalan gözleri olacaktı. O kızıllığın ateşinde bir parça kül gibi uçuşacaktı.
Aldığım her nefeste nasıl onun korkunç gözleriyle karşı karşıya kalıyordum? Nasıl bu işkenceye izin veriyordum? Rüzgarın tenime değişi , duyduğum bir nefes sesi , yaprakların hareketi bile derin bir korku veriyordu bana. Etrafımdaki her şey ona beslediği korkudan ibaretti. Çünkü sonum kaybettiklerim gibi, bir yavru köpek gibi olsun istemiyordum. Nefretim korkumla yarışıyordu çünkü bir gün onu öldürmeye çalışıp başaramamak istemiyordum. Bana canını bağışlamam için değil ölmek için yalvarsın istiyordum.
Bir ıslık sesi , aynı ıslık sesi… Adını bilmediğim ama sık sık duyduğum bir enstrümantal parça… Yedi yaşımda tanıdığım ses , on iki yaşımda anlamlandırdığım hastalık… Kaçmak istediğim bir korku , savaşmak istediğim bir acı… Sağ çıkmak istediğim bir mücadele…
”Burada benden mi saklanıyorsun? Yedi yıldır olduğu gibi…” diye sordu , aynı ukalaca gülümsemeyle.
“Saklanmaya değer biri olduğunu mu sanıyorsun?” diye cevap verdim , nefret dolu bakışlarımla onu izleyerek.
Bana doğru attığı her adımda geri adım attım. Durmayacağını anladığım an ben durdum. Gülümsemesi yok oldu ve elleri saçlarıma gittiğinde geri adım atmamla dudaklarını kinayeyle büzdü. Benimle yıllardır yaptığı gibi , kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Sürekli değişen bakışlarıyla bazen öldürmek istiyor , bazen de sadece eğleniyordu. Birçok insana yaptığı gibi… Bu oyuna herkes gibi oynarsam sonum da onlar gibi olurdu. Ama kendi kurallarım vardı ve o noktada kendi oyunumu kurar , onu basit bir piyona çevirirdim. Üstelik bu alenen sinirlerini bozardı ama yine de devam ederdi. Her karşılaştığımız an zevkle oynardı. Ama ikimiz de nefret ederdik. Ben onu öldürememekten , o da kaybetmekten…
“Biliyor musun, seninle savaşmanın en eğlenceli yanı bu? Karşı koyabildiğini sanıyorsun.”
O iğrenç gülümsemesine sahip çıkarak sözlerine devam ediyordu ama ağzından çıkan her harfte nefretim artıyordu. Eteğimin altında bacağımın arasındaki gümüş hançeri göğsüne saplamak istiyordum.
“Ablan bile karşı koyamamışken sen mi koyacaksın?”
Yanağında ani bir kızarıklığın belirmesine sebep olan tokadı yiyince hiçbir tepki vermedi. Kılı bile kıpırdamadı. Sadece gülmeye devam etti. Bu da o hançeri kalbine saplamak için çekmeme sebep oldu. Eli hançerin keskin tarafını sıkıca kavradığında ben de gülmeye başladım. Yere kanı oluk oluk akarken zevkle izledim.
“İnsanlar ne kadar korkak olduğunu fark etmiyor olabilir ama seni en iyi ben tanırım. Çünkü; üzgünüm ama ben insanların içindeki cehnnemi görürüm. Senin cehennemin de bu işte , kazanamayacağın bir oyuna girmek. Şimdi yapamasam da bir gün yapacağım. O gün geldiğinde seni beş para etmez soy adın bile kurtaramayacak.”
Hançeri tutmayı bıraktım ve yanından geçip gitmek üzereyken eli elimi tuttu ve o zehirli kanı tenime bulaştı. Sanki yaşarken ölüyordum bu iğrenç hisle. Hızlıca kurtuldum elinden , bu cehennem ateşinden bir melek yardımıyla kurtulmak gibiydi.
Kan damlayan elini mendiliyle sararken o gülümseme yok oldu ve öfkesini , şeytani tarafını sonunda gösterdi. Artık gülümsemiyor , kaşlarını çatmış , dudaklarını sıkmış , hızlı hızlı nefes alarak bana bakıyordu.
“Bana bak , velet! Eğer eğlenmeseydim bu oyun on iki yıl sürmezdi. O yavru köpek gibi sökerdim kalbini. Ve şunu bil ; artık bu oyun da sıkıcı olmaya başladı.”
Gözlerim öfke doluyken , sinirle gülümserken , hızlı hızlı nefes alırken ama her şeyin aksine ablamın acısını yaşarken gözlerim doluyordu ve ben şunları söylüyordum: “İyi , gerçek kimliğinle çık o zaman karşıma. Ama ben ne yavru bir köpeğim ne de sana aşık bir aptal. Beni yenmen zor olur. Çünkü diğer avların gibi af da dilemem. Sana yalvarmam. Senden kurtulurum.”
Arkamı dönüp gittim ve doğrudan içeri girdim. İlk gördüğüm kişi annem oldu ve ona sıkıca sarıldım. Ablam için yedi yıldır sakladığım gözyaşlarımı onun omzunda döktüm. Ama iki damla yaş bu acı için yeterli değildi. Bir omuz , ablamın boynuna sarılmam için yeterli değildi. Bir şarkı onun sesini duymam için yeterli değildi. Masmavi bir çift göz onun gözlerindeki denizi görmem için yeterli değildi. Eski bir fotoğraf onu hayal edebilmem için yeterli değildi. Bu dünyada var olan hiçbir şey onu görmem , hayal etmem , yaşamam ve de yaşatmam için yeterli değildi. Çünkü gidenler geri gelmez , hiçbir şey onları var etmeye yetmezdi. Geri gelmeyecek bir bulut , bir daha yaşanmayacak bir ilkbahar sabahı , bir kışın ilk karı , bir yazın ilk güneşi olurlardı. Yani sadece hiçbir zaman unutulmayacak mükemmel anılar olarak kalırlardı.
Annemin gözleri sürekli bendeydi. Ona baktığımdaysa dönüp babamla ilgileniyordu. Anlamadığımı ya da görmediğimi düşünüyordu ama biliyordum. Sabahı olmayan bir gecede ablam gibi uçup gitmemden korkuyordu. Bir avuç anıya dönüşmemden korkuyordu.
Üzerime düşen gölgeyle başımı yavaşça kaldırdım. Yine Alper’di karşımdaki. Bu sefer başka bir oyundu bu. Ne yapmaya çalıştığı hiçbir zaman anlaşılmamıştı ama şimdi , şimdi yeni bir oyun için karşımdaydı. Satranç tahtasında değişen taşların yerini göstermek için buradaydı.
“Kemal Bey , yüksek müsaadenizle, sevgili kızınız bana bir dans lütfederler mi?”
Babama dönüp başımı iki yana salladığımda o çoktan heyecanla ayaklanmıştı. Çünkü bu teklif , onun işin karşı koyulmayacak kadar mükemmel ve önemliydi. Oysa ki Alper zaten bir kızını çalmıştı. İkisi de farkında değildi. Ama öyleydi.
“Bir danstan bir şey olmaz elbette.”
Alper’i babası gibi sanıyordu. Ama bugün örgütün başına geçse yarın karşı çıkacağımız fikirleri yüzünden ölürdük. Babam , Karalar ailesine değer verirdi çünkü Harun Bey çocukluk arkadaşıydı , o yüzden insanların halini görmezden gelebilir bir haldeydi ama o kadar da kötü olmadıkları zamanlar insanları önemserlerdi. Kalpsiz olmadıkları zamanlara dönemememizin tek sebebi Harun Bey’in fikirleriydi.
“Babacığım , aslında ben böyle iyiyim. Dans etmek istemiyorum.”
“Duydunuz , beni değil , kızımı ikna etmelisiniz.”
“Zevkle!.. Meyra , tek bir dans. Sonra merak ettiğin ne varsa sorarsın , ben de cevaplarım. Bir ağabeyin gibi… Haydi ama , kırma beni!”
Annem kulağıma yaklaşıp “Yapmak zorunda değilsin ama tek bir dans. Beş dakika bile sürmez.” diye fısıldadığında başımı olumlu anlamda salladım.
Sahneye doğru ilerleyip kalabalığın arasına karıştığımızda uzattığı , daha az evvel elini tuttum ve kolunu belime dolamasına izin verdim. O gülümserken ben kuşkulu gözlerle onu izliyordum ama o “Sadece bekle!..” der gibi gülümsüyor. Bir o yana bir o yana adımlar atarak benim de ona katılmamı sağlıyordu.
“Yine ne oyun çeviriyorsun sen? Cevap ver , az önce istediğimi sorabileceğimi söylemiştin.”
“Merak etme , gece bitmeden öğreneceksin. Tabii sen uykuya dalmadan bir fark eden olursa…”
”Niye uyuyacakmışım?”
“Senin yaşındaki çocuklar erken uyumalı.”
“Sen kendini olgun bir insan mı sanıyorsun? Benden on yaş daha küçükmüş gibi davranıyorsun.”
“Tamam!.. Çocuk gibi davranma ve sadece bekle.”
Dakikalar bile değil , saniyeler sonra geniş kapı korkulu gözlerle etrafına bakan bir uşağın içeri girişiyle açıldı.
”Ahhh… Her şey beklediğimden daha hızlı oluyor. Haklısınız , Meyra Hanım. Yeni bir oyun başlatıyorum ve yine kurucu benim.”
Aniden korku dolu bir ifade takındı. Uşağa doğru koştu ve onu sarsıp “Ne oluyor?” diye haykırdı tekrar tekrar.
Bu sefer ne yapıyor , bilmiyordum ama bu kurduğu oyun ; kurduğu en büyük oyundu. Taşları baştan dağıtan bir oyun kurucu da kendini en yüksek yere koyardı. En tepede durur , olanları izler , emirlerini verir ve geri dönerdi. Alper bu sefer öyle bir oyun kurmuştu ki herkes - yeraltı dünyasındaki adı gibi - kızıla boyanacaktı. Gözbebeklerinde aniden beliren kızıllıktan payını alacaktı herkes.
“Ef…ef…efendim Ha…Ha…Har…Harun B… Bey öldürülmüş.”
Şaşkınlıklar ve acı dolu haykırışlar odayı doldururken bütün müzikler sustu. Harun Bey ölmüştü ve artık yeni bir oyun başlıyordu. Yeni bir oyun kurucu meydana çıkıyordu. Tahtı devralıyordu.
Harun Bey’in sağkolu Taner Bey Alper’i kolundan sürükleyip Harun Bey’in bir taht kadar geniş , bir taht kadar parlak koltuğuna oturttu. Alper yalancı gözyaşlarıyla herkesi büyülerken başına görünmez tacı çoktan geçirmişti.
“Artık , yeni bir asıl yöneticimiz olmak zorunda. Veliahtımız Alper Karalar artık asıl yöneticidir. Üstelik emin olun ki bu işin peşini bırakmayacak , bırakmayacağız.”
Yeni bir oyun kurmuştu ve ağlıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken ağzını bile açmıyordu ama bir satranç tahtasında şahtı artık. Vezir değil… Zoraki bir gülümsemeyle gözyaşlarının arasından “Babamın emanetine en iyi şekilde sahip çıkacağım.” diye haykırdı.
Yeni bir oyun kuruyordu. Yalancı gözyaşları herkesi büyülerken o yeni zaferiyle gurur duyuyor , yeni eğlencesinde insanları yok etmek için hazırlanıyordu. Bir satranç oyunu vardı ve biz beyaz taraftık ama siyahlar da vardı. Olmalıydı. Bizden bir hamle bekleyen siyah taşlar olmalıydı. Oyunun başlamasını heyecanla bekleyen siyah taşlar…