تخطٍ إلى المحتوى

Müphem

الفصل 2 · قراءة 16 دقيقة

Müphem

الفصل 2

Vicdan Mahkemesi ve Geçmiş

Bazı şeyler sadece olur. Bir sebebi yokken olur ve insanı mahveder.

Doğumumdan bulunduğum ana kadar hayatım boyunca sadece bir şeyler oldu, sorguladım ama zaten mantıklı bir cevabı yoktu. Babam bana olan cevaplarında her zaman bir mantık değil her an bir yerden bir darbe gelecekmiş hissi barındırıyordu. Mantıklı olmamasının sebebi ise buydu.

Her silaha karşı savunmaya alışmış ve o silahı tutmuş bir adamdı. Beni de böyle yetiştirmeye çalışmış ve tek yaptıramadığı şey ise öldürmekti. Savaşmaksa konu savaşırdım ama zorla değil. Bu hatırlamak istemediğim o ölümü bana hatırlatır ve beni öldürmekten korkan bir asker yapardı.

Silahları ve savaşları için zihninde gizli bir oda bulunduran bir adamın kızıydım. O yönetmeyi de sevdi, savaşmayı da. Ama yönetmeyi öğretmedi, öğretmek istemedi. Ondan başka kimse kuklacı rolünü üstlenip kimseyi oynatamaz hissini bir çip gibi herkesin zihnine yerleştirdi. O insanları da yönetti.

Sadece o vardı onun için, eğer başka bir kuklacı daha gelirse oyun bozulurdu.

Belki de bana böyle hissettiriyordu. Belki da bana böyle çaresiz hissettirdiği için ben onu böyle görmek istiyordum.

Savaşabilmek mi önemliydi, yoksa o savaşı yönetmek mi?

Beni zihnim ile eğitse bir savaşı başlatır ve bitirebilirdim, o savaşı yönetebilirdim. Bunu yapmadı ve her şey benim üzerime yıkıldı. Çocukluğumu parçalara ayırdı ama farkında bile değildi.

O beni sadece zihinlerin konuştuğu bir savaş meydanına elimde bir silahla attı ve zihnime tonlarca ağırlıkta kilitler vurdu. Çığlıklar attım, çünkü onun attığı savaş meydanında ben zihnimi kaybetmiştim.

Susmadım ama duymadıda.

"Asrın Karaca?" diyerek babamın başka hiçbir şey demeden söylediği isimle soru sorarcasına aynı şekilde karşılık verdim. Sesimden farklı olmayan aramızdaki mesafeyi belli eden gözlerimle babama baktım. Siyaha çalan gözlerini gözlerime dikmiş, yaşına rağmen dik duran bedeniyle ise sarsılmaz bir duruş ortaya koymuştu. Duruşundan, sizinle daha önce konuşmasa bile güçlü bir insan olduğunu anlardınız.

" Sana demiştim, bunu bir gün yapacaksın, daha fazla ertelemenin bir mantığı yok. Bu sefer diğerlerinde kaçtığın gibi kaçmana da izin vermeyeceğim. O silahı eline alacaksın ve bu sefer normal bir adamı değil, benim karşımda duran birini vuracaksın ya da öldürmek zorunda kalacaksın." diyen sesi acımasızdı.

Bir adam neden kızını katil yapmaya çalışırdı? Kendisinin öyle olması ona da aynı cehennemi yaşatmak zorunda olduğunu mu gösteriyordu?

"Beni neden bunu yapmaya zorluyorsun?" dediğimde bakışlarında ki donukluk arttı.

"Bu sefer seçenek sunmadım Elzem. Sana kaderini gösteriyorum, kabul etmeyen sensin. İleride zorunda kaldığında, benden başka biri seni buna zorladığında yapamazsan canını yakarlar. " derin bir nefes aldı ve devam etti "Öldürmenin ne olduğunu tatmayan senden, birinin canını almanı isteseler yapabilecek misin?" Biri benden neden başka birinin canını almamı isteyecekti ki?

"Neden biri benden başka birinin canını almamı istesin?" dedim rahat bir tavırla ama asla rahat değildim. Bedenim normalinden gergin ve korkaktı. Bu sefer kaçamayacağımdan korkuyordum. Birini öldürmekten. "Bir gün öldüğümde bir şeytanın kızı gözünden bakacaklar sana, sana zarar verecekler. O zaman kızım, seni koruyan ben yanında olmayacağım." diyerek bağırdı. Gözlerini gözlerimden çekmemişti. Gözlerinin siyahlığı derin,sonsuz, bir kuyu gibiydi, sanki o derin kuyuya bir taş atılmış ve duygular o taşın tok sesi ile gözlerine yayılmıştı.

" Bana bunu yaparak, beni koruduğunu mu düşünüyorsun?" kendi sözlerime kendim güldüm. Gülmezsem ağlayacaktım, ağlasam güçsüz olduğumu düşündüğünü belli eden gözleriyle sert bakışlarından atacaktı. Duyguları bile yaşayamayacak kadar özgürlüğümün olmadığı bu eve alışmıştım ama kendi babama alışamamıştım. Bir katil yaratmaya çalışan birine nasıl alışabilirdimki, bir katile alışmam imkansız olurdu. Onun yaptığı her şeye alışabiliyordum ama ona alışmak annemin soğuk bedenini bana geri getirmeyecekti.

"Hala bir çocuksun." diyerek tısladığında artık dilim hiçbir cümleye varmıyor, varsa bile dudaklarımın arasından o kelimeleri çıkarmıyordu. Ne diyebilirdim? O, onun gözünde bir çocuğun sözünü dinlemezdi.

"Uzatıyorsun Elzem, yaşayabilmenin mucize olduğunun farkında mısın sen? 23 yıl boyunca bu ev dışında bir başkası kanını akıtmadıysa, bu ben burada olduğumdandı. Kendine çeki düzen ver." bu sözlerden sonra başını iki yana sallayıp derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. " Asrın Karaca' yı öldür, öldürmezsen, yaşama şansın kalmaz. Bu sefer her şeyi sen belirleyeceksin. Sen onu öldürmeyi başaramazsan o seni öldürecektir. Bu sefer oyunun içinde ben yokum, kendin savaşacaksın. "

İzin mi verecekti? Ölümüme? Bu adam çıldırmıştı. Ölüm hakkında bir cesaretim yokken babamın karşısında olan güçlü birini nasıl öldürebilirdim?

"O savaşa beni zorla sokan sensin! Bana bunu yapma, kızın değilde bir askerinmişim gibi davranma!" saçlarımın arasından öfkeden titreyen ellerimi sertçe geçirerek etrafımda sinirle döndüm. Bana bunu yapmamalıydı, onun emirlerine uyması gereken, hayatında daha hiç kimseyi öldürememiş ama buna zorlandırılmış bir kiralık katilmişim ve işimi yapamamışım gibi davranmamalıydı.

Ben daha 23 yaşında bir kızdım, bu yaşıma kadar hep olgun bir kadınmış gibi davranmamı bekledi benden. Onun istediği olgun davranmam değil bir adam öldürecek cesareti bende oluşturmak istemesiydi aslında.

Daha 9 yaşındayken, yere düştüğümde dizimde derin bir yarık açıldığını hatırlıyorum, sert asfalta dalgınlıktan düşmüştüm. Bana bir şey diyecek diye ağlayamamıştım bile. Hani hep düşe kalka öğrenirsin derler ya bazı insanlar. Düşe kalka hiçbir şeyin öğrenildiği yok. Canın yandığında ağlayamıyorsan, mutlu olduğunda gülemiyorsan hiçbir şeyin anlamı yok.

Canının yandığını hissedemezsen, düşmeyi öğrenmezsin hatta aksine buna alışmış olursun. Bu hepsinden kötü. Acıya alışmak belki iyi gibi gelir çok acı çekenlere ama hissiz olmaktan bir farkı yok. Hiç yok.

Öğrenemediğin bir hisse sadece alışırsın, ders çıkaramazsın. Eğer alışırsan bir daha düşersin. Öğrenirsen, düşemezsin. Bir daha kendi canını yakmazsın ama ben düşmeyi acı çekmeyi binlerce kez öğrenmeme rağmen tekrar düşmeye tekrar acı çekmeye mahkum ediliyordum. Bir baba tarafından. Babam tarafından.

Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum, durgun bir şekilde durmaktan başka.

Düşüncelerimi tüm gerçekliğiyle söylesem, benim canım yanacaktı. Benim düşüncelerimi aşağılayacak veya kendini haklı çıkartacak bir şey söyleyecek ve benim kafamı bulandıracaktı.

Pes etmek istiyordum, onun her dediğine boyun eğsem her şey daha da büyüyecek ve beni büyük bir boşluğa sürükleyecekti. Bu dediğine boyun eğdiğimde bir paralı askermişim gibi her dediğine uymamı daha çok isteyecek ve onun emri altına girmemi sağlayacaktı.

Düşüncelerim de takılı kalmaktansa bu daha mı iyiydi?

Kızına bile böyle olan bir adama itaat etmek nasıl olurdu? Bir köle gibi yaşamak. Zaten şimdiye kadar yaptıklarına izin vermem ile bir itaatkâr gibi değil miydim? Silah tutturabilmek için çok fazla uğraşmıştı ama asla birini vuramamıştım. Eğer vurursam, onun eğittiği her işini yapan adamları gibi olacaktım. Ama hepsinden farklı çocukluğunuda bir asker gibi yetiştirdiği bir kız olacaktım.

Belki bir masumluğu yok ediyordum, biraz huzur için belki de kendimi yok ediyordum.

Vicdan, istediğim zaman vardı. Bunu biliyordum, bunu hissedebiliyorum.

Vicdanımı sildim. Ne bir mantık ne de bir masumluk kaldı geriye. Ruhumun kirleneceğini hissettim. Ruhumu ellerindeki kanla pislettiğini hissettim.

Kendi düşmanını bile bir oyuncak olarak görüyordu. Asrın Karaca'yı öldürebileceği halde benim öldürmem için bekliyordu. Dehşet vericiydi. Zihnimi durduracak kadar. Ama buna bile alışmıştım.

Karşımdaki adamın öldürme isteğinin asla son bulmayacağını biliyordum. Gözlerimi sıkıca kapadım. Bu bir çıkış yolu değil bir cezaysa bile bunu yapmazsam yaşadığı her saniye bana bunu yaptırmaya çalışmaya devam edecekti. Kendi isteğimle yapsam ne değişecekti?

Ölüm bir kesinliğe giden yoldu ve insanlar, ölmeyi diler aynı zamanda ölümden kaçardı. Hem canının yanmasından korkup, hem de bedeninin ruhundan ayrılmasını istemek bir bebeğin ruhu bir annenin rahmine ilk sızdığı anda başlardı.

Peki, öldürmek,

Öldürenin de canını yakar mıydı?

Bir katil, kurbanı için ağıt yakar mı?

Birazdan, karşımdaki adamın bana yaptıracağı şeyi kabullenecektim. Belki de ölecektim, o da dememiş miydi:

'Sen onu öldürmeyi başaramazsan o seni öldürecektir!'

Gözlerimi sakince açtım, gözleri dikkatle yüzümü süzüyor ve gelecek olan asi tepkimi bekliyordu ama öyle bir şey olmayacaktı. O savaşa beni onun soktuğunu söylediğimde cevap vermemesi sinirimi bozsa da aynı zamanda umurumda da olmadı. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırıp ardından cümlelerimi dilimden söküp atmak için araladım.

"Nasıl yapacağımı söyle baba ama benden daha fazlasını bekleme." dediğimde daha fazlasını yapabilecek gücüm olduğunu o da biliyordu. Ama bedensel olarak buna hazır olduğum kadar ruhsal olarak değildim. Bunu da biliyordu ama benim kendime de savaş açmamı istiyordu, ruhumla savaşmamı istiyordu. Kendi savaşmış mıydı? bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyor gibi hissediyordum.

Hiçbir fikrim yok. Onun hisleri hakkında.

Babam gözlerini yüzümden almış ve ilerideki tekli koltuğa doğru ilerlemeye başlamıştı. Onu takip etmedim. Olduğum yerde zeminle bakıştım, beni bu kadar düşüncelere iten adamı-babamı- düşündüm yine. Yıllar sonra tekrar bugün, bir şeylerin neden hep en kötü yollardan ilerlediğini tekrar tekrar düşündüm.

İnsanları çabuk tanırdım, huylarını, isteklerini ve daha birçok şeyi ama babam bana tanıması imkansız gelen tek kişiydi. Bir katilin neden öldürdüğünü, bir insanın neden delirdiğini anlayabilirim belki çünkü hepsinin bir sebebi var gibi geliyordu ama babamın yaptıklarının sebepleri bile hiç mantıklı gelmiyor çünkü o sebebi bana söylemiyor, sebebini bilmiyorken bir mantık kuramıyorum. Ben babamı anlamak istemiyorum, onu suçlamak istiyorum. Kendi içimde bir intikam planı kurmuş gibiyim ama ölen tek şey zihnim.

" Daha fazlasını yapacağını bildiğim halde, daha fazlasını beklemememi mi istiyorsun?" güldü. Bu gülüşü sinir bozucu ya da acınası gelmedi. Bir şeyleri bildiğinin gülüşüydü bu. Bunu seviyordu, bir şeyleri bilerek bir insanı ateşe atmayı seviyordu.

Gülüşünün ardından yüzü birden ciddi bir hal aldı. İçine çektiği derin nefesin ardından cansız bir şekilde o nefesi dudaklarının arasından bıraktı.

"Bu işe başlarsan daha fazlasını ben değil sen isteyeceksin." söylediklerini umursamadım.

"Şu an nerede ne yaptığını bende bilmiyorum. Nasıl öldüğü önemli değil ölmesi yeterli." Şaka yapıyor olabilir miydi? Değildi. Sözlerine sakin bir şekilde devam etti "Bedenin ne kadar büyükse o kadar çabuk av olursun ve yerini belli edersin kızım. Asrın'ın yaptıkları büyük, ama av olmayacak kadar zeki bir adam. Kendini gizlersen av mı avcı mı olduğunu kimse anlayamaz. O yeri geldiğinde kendini av olarak koydu, yeri geldiğinde avcı oldu. Yapacağın iş biraz zor olacak." o adamı anlatırken gözleri parıldıyordu. Asrın denen adam oğlu olsa gururlanacak gibi bir ifadesi vardı. Benim onun gibi olmamı istiyordu. Düşmanı olduğuna emin miydi? Babamın hayran olacağı kadar iyiydi ve babam benden onu öldürmemi istiyordu. Bu adam gerçekten manyaktı. Tamam manyaktı ama hayran hayran anlatırken birde öldürmemi istiyordu. Gülmemeliydim.

Tekrardan derin bir nefes aldı babam. "Sadece evini biliyorum ve gittiği birkaç mekan. Bu yerler belki de ona zarar vermek isteyenleri yakalamak için yaşadığı olarak gösterdiği yerlerinden biridir bilemeyiz."dedi.

İşaret parmağıyla üçlü koltuklardan birinin yanındaki sehpayı göstererek konuşmasına devam etti.

"O dosyada o mekanlar, evinin adresi ve kendisi ve çevresi hakkında birkaç bilgi var." davranışları konuşmasının bittiğini gösteriyordu. Yavaşça arkamı dönerek odama doğru adımlamaya başladım.

Odama birkaç adım atacaktım ki babamın bana acı veren sesini duydum.

"Bunu yapabileceğini biliyorum kızım."

Sanki bir sınava giriyormuşum da başarılar diliyormuş gibi davranıyordu. Bu adam beni başka bir adamı öldürmem için zorluyor ve yapabileceğini biliyorum mu diyordu?

Zihnimi daha fazla yormadım hızlı adımlarla odama ilerledim.

Bildiklerim zihnimden uçup gidiyor gibi hissediyorum. Ama bu dünyadan gidenler, öldüğü an tüm hayatlarını bir günlük sayfaları gibi zihnimize bırakıyorlardı. Unutmak imkansızlaşıyordu.

Her şeyi unutuyor gibiyim ama hiçbir şeyi unutmuyorumda, daha kötüsü ben unutmaktan korkuyorum ve bunun farkındayım.

Şimdi aynı anıları yaşıyorum annemin en son hissettiğim o soğuk bedeni kadar soğuk bir kıştayız. Annemle bahçemizi bir masal gibi süsleyen o beyazlığa iz bırakmadan geçmek istiyoruz, o görüntü asla bozulmasın istiyoruz. Ama biz o karda iz bırakmadan geçsekte bir gün eriyeceğini düşünüp üzülmüyoruz, çünkü o zaman her şeyde bir mutluluk arayabiliyorduk.

O karda, annem eline ince bir çalı parçası alıp isimlerimizi yazmıştı. O bembeyaz örtünün üzerindeki harfler, sanki cennetten gelmiş bir kalemle çizilmiş gibi çok saf ve temiz geliyordu. Çünkü duygularımız temizdi. Kimse ölmemişti. Hiçbirimizin kanı o beyaz kara dökülmemişti.

Dedim ya, hayatım boyunca eğitimler aldım ama birine ölümüne zarar vermeye cesaretim yok. Ben hayatım bembeyazken de eğitimler aldım, annem varken de. Ama hiçbirine zorunlu hissetmedim, hiçbiri isteğim dışı olmadı hatta ben babam ve annemle birlikte bile o küçücük yaşımda gülerek dövüş yapmaya çalışırdım. Sanki bir dili öğreniyormuş gibi kendimi savunmayı öğrendim ama cesaret bir işin üçte biriydi benim için ise neredeyse tamamı.

Olmuyordu. Ölecektim zaten, bu yüzden babamın dediğini yapmıyor muydum? Bu bir intihardır belki. Bunu da bilmiyorum.

Kimsenin intihar olduğunu bilmediği bu kararı verirken; yaşayarak bunlara katlanmak mı? yoksa, acı verici bir ölümün sonunda cehenneme tutunmak mı diye düşünmüştüm. Hiçbir sonuca varamamıştım hala da varamadım ama cehennem hep vardı ve ben oraya istemesem de girecektim sanki.

Hislerim mi beni yanıltıyordu, ben mi kendimi?

Tek bildiğim ölümü seçmenin ızdırabı azaltacağını düşünmemdi.

Ama biliyordum ölüm ne beni iyileştirecekti nede bir mutluluğa kavuşturacaktı.

Sessizliğin içinde yüzdüğünü bilirsen, geçmişinde gürültüyü tatmışsındır.

Ses olmadan sessizliğin olmayacağı gibi, yaşam olmadan da ölüm olmazdı.

Yatağıma oturdum, oturmuş muydum? Bu bile garip geliyordu, çünkü olduğum durum garipti. Olduğum durum bir ölüm oyunuydu. Bir katilin, ölümü istemeyen birine ölümü tattırışıydı.

Karanlık tüm geceyi sararken ben o karanlığın içinde geleceği değil geçmişi düşünüyordum.

Geçmişte boğuluyordum.

Benim düşüncelerim geçmişte takılı kalırken bedenim gecenin içindeydi. Gündüze kör olacak kadar karanlığın içindeydim. Siyahı beyaz olarak görebilecek kadar da zihnimin kurduğu gerçeklerdeydim.

Gözlerim yavaş yavaş kapanırken, uyku bedenimi ele geçirdi ve bir kara deliği andıran kabusun kucağına atıldım. Korkuydu bu, acıydı, geçmişti.

"Elzem!" dedi uzaktan gelen uğultulu ses. Uykudan kopmak ve kopmamak arasında kalmış ve aynı sesi tekrar duymamla gözlerimi yavaşça aralamıştım. Açmaya da bilirdim. Daha fazla ısrar etmeyeceğini de biliyordum kalkmam için ama bir alışkanlığına bürünmüş uyanış şeklime her zamanki gibi uyum sağladım. Ağır hareketlerle ayağı kalkıp odamdaki lavaboya ilerledim. Koyu kahve tonlarındaki zemine parmak uçlarımı sürterek ilerlerken daha yeni uyandığım uykunun aslında hiç var olmamış gibi hissettiğimi anladım. Bedenim hala yorgundu ve fiziksel olarak yaptığım her şey işkence gibi geliyordu.

Kapıyı aralayıp kendimi aynanın önüne attım. Esmer tenim solgun olan yüzümü öne çıkarmış ve koyu kahve gözlerim ruhumun çekildiğini bir bakışta hissettirebilecek kadar durgunluğunu öne sürmüştü. Kafamı iki yana sallayarak nasıl göründüğümü düşünmeyi kendimce reddettim ve soğuk suyu yüzüme vurup kendime gelmeyi bekledim. Hala yeterinden fazla uykum vardı fakat midemin kazınması yüzünden uyumak sadece uyandığımda katbekat daha fazla bulantı hissi tattıracağı için bu düşünceden her içeriye doğru attığım adımda vazgeçiyordum.

Babamın bana seslenmesinin ardından yaklaşık beş dakika geçmişti. Her sabah olduğu gibi bu sabahta oturduğu orta boyuttaki yemek masasına ilerleyip hemen karşısına oturdum. Yemeğini yemeye devam ederken bir yandan da benimle konuşmaya başladı, yine hiçbir şey olmamış gibi. Ona ayak uydurdum. Kahvaltı yapıldı ve masadan kalkmak üzereyken "Dikkat et." dedi ciddi bir ifadeyle. Bu iki kelimeyi Asrın Karaca'yı öldürme oyunu için söylediğini anlamam bir iki saniyemi aldı. Bu adam gerçekten kafayı yemişti. Önce her zamanki gibi tatlı bir aileymişiz gibi beni kahvaltıya çağırıp ardından bir adamı öldüreceğimi hatırlatıp 'dikkat et' diyordu.

Sessizliğin hakim olduğu salonda, sert nefes alış verişimden başka hiçbir ses yoktu. Kendi söylediklerine şaşırıyor muydu acaba? Eğer onu hiç tanımamış olsaydım, dehşete düşebilirdim ama o beni öyle bir alıştırmıştı ki bu hayata, böyle garip davranmazsa şaşırırdım. Onu tanıyordum ama sadece bir sonraki hamlelerinden herhangi birini tahmin edecek kadar. Gerisi yoktu. Sanki şu yaşıma kadar hiç aynı evde yaşamamış gibi onun hakkında hiçbir şeyde kesin bir cümle kuramıyordum.

Dikkat et sözünü zihnimden sildim, o böyle bir şey söylememiş gibi salondan uzaklaşıp odama ilerlerdim. Zihnim düşünmekten o kadar boğulmuştu ki asıl yapmam gereken her şeyi unutuyordum.

İçerisine girip üstüne kapatıp kilitlediğim odamın kapısına sakince baktım. Şu an sırf yapmam gereken şeyi zihnime hatırlatmamak için bu kapıyı bile düşünebilirdim. Ama düşünecektim ve yapmam gerekeni yapacaktım. Belli ki kötü biriydi Asrın denen adam. Masum değildi. Kendi hayatım için onu öldürmek bencillik miydi, yoksa bencilliğin ötesinde bir şey mi? Vicdanımı susturmalıydım değil mi?

Vicdan, bencilliğe giden bütün yolları tıkardı. Bencilliğe kapanan yollar ise kendi ölümümü hazırlamak ile eş değerdi..

Vicdanımı sildim. Silmeliydim. Geriye kalan tek şey yapacaklarım olacaktı.

Yapacağım şeyler için adım adım planlar kurmaya başlamalı ve bu aptal durumdan kendimi kurtarmalıydım. Yapacaktım. Başka ihtimalini bile düşünmek istemiyordum. Yapmak zorundaydım diğer türlü hayatım boyunca daha ağır şeyler yaşayacaktım.

Vicdan mahkemesinden daha ağır olan neydi ki, bunu yaparken neyi düşünüyordum?

Babam yaşamımın tohumunu nasırlı parmakları arasında tutmuş ve ardından yeşermeye umudu olmayan o tohumu kurak bir toprağa gömmüştü. O tohum su diye yalvardığında ise acı kusan dudaklarının arasından öfke tükürüklerini savurmuştu toprağıma. Beni yapmaya çalıştığı kişi hakkında bir sürü fikrim vardı, tonlarca. Fakat, şu an olduğum ve geçmişte olduğum kişi kimdi? Tek bildiğim bu Elzem ile o Elzem aynı kişi değildi. Çocukluğun masumluğuyla kalabilen her bir ruh benim için birer melekti. Ama yapacağım şeyle bir melek değil bir katil olacaktım kendi canım uğruna mı, yoksa babamın kurduğu planlar altından mı?

Geçmişimin bana hatırlattığı, zihnimin derinliklerine işlediği ve enkazının altından hala kalkamadığım o soğuk kadın bedeni...Annem. O zamanki saflığım bir çocuğun ruhu kadar temizdi. Masumluğumun derinlerime işlediği o zamanı istemiyordum. Bir oyun oynadığımızı düşünmüştüm oysaki, neden oyun değildi? Neden bu haldeydik?

Bir annenin ölüm çığlıklarında gizli Azrail'in izleri.

İstemez miydi o da, aldığı cana sevgi vermeyi?

Korkmaz mıydı toprağı çürütmek için üzerine abandığı o buzdan bedenden?

Korkmazdı.

O çocuk annesinin çığlıklarıyla bir dans ritmi tutturdu zihninde.

Ölüm o kız çocuğunun oyununa o koca perdeyi çekti ve bütün öksüz çocukların gördüğü yıldızların insanlara bürünmüş bedenleri birer hayal oldu.

Yıldızlarda gördüğüm kızıl renk annemin kanatlarından akan o buğulu kan mıydı? Yoksa çocukluğum annemin soğuk bedenindeki kızıl gözyaşlarını öperken oynanan oyunu tekrar mı yaşatıyordu bana?

Boğuk sesler, zihnime tahtını kurmuşken bedenim yatağımın üzerindeki yerini aldı. Saatlerce düşündüm. Neler yapacağımı, yapabileceklerimi.

Öldürmek canımı yakacaktı, fakat vicdanın ruhu terk ettiği anda duygular yalnız öfkeyi ve hiçliği yaşatırdı.

O adama ulaşmak için önce o dosyadaki büyük ihtimal ev olarak yansıtılmış yere gidip tuzağına yakalanacak ve oradan kurtulabilecek bir güce sahip olana kadar çalışacak ve uğraşacaktım. Ama bunun tam tersi o evin gerçekten yaşadığı ev olma ihtimali de vardı. Belki de iyi bir şekilde korunuyordu.

Bütün benliğimi o kadar büyük bir baskı altında hissediyordum ki bu işi yapmak zorundaydım sanki. Kaçmak hep kolay gelmişti ama ruhumu bu kadar delirttiğini 23 yaşında öğrenmiştim.

Zaman ilerledikçe bir şeyleri fark etmeye başlıyordum. Geçmişi unutturan tek şey ondan daha kalabalık bir gelecekti. Bir şeyleri unutmayı istiyor ama unutmanın da artık hayatıma dahil olmayı çoktan bıraktığını fark ediyordum. Garipti. En az şu anım kadar.

Oturduğum yerden doğrulup gözlerimi parkelerden çektim.

Karanlığın içinde büyüyen bedenler ışığı görmedikçe aydınlığı bilmezlerdi. Bu muydu şu an yapacağım, aydınlıktan mı kaçıyordum yoksa aydınlık için mi savaşıyordum. Doğrusu bunu ben bile bilmiyorum.

İlk olarak babamdan bir eğitmen istemeli ve olduğumdan daha iyi hale gelmeliydim fakat bunun olması uzun bir zaman alacağı için ilk yapacağım o eve birini göndermek olacaktı.

Cesaretim büyük bir ormanda ağaçların gölgeleri arasında görünmez olurken bunu yüzeye çıkarmak için yaşayacaklarımı düşündüm. Ölecek miydim peki, annem gibi...babam yüzünden mi ölecektim?

Ruhumu şeytana satmış kadar zihnimi ölü hissetmem normal mi?

Artık düşüncelerimin çıkmazından kurtulmak istiyorum. Ruhumu bir melek ile kavuşturmak istiyorum. Susmak, bazense hiç susmadan gerçekleri gün yüzüne çıkarmak istiyorum. Geçmişi bir bir katillerin önüne serip onları vicdansızlıklarıyla boğmak istiyorum.

Artık kendime gelmeliydim yoksa zihnimin karmaşasında kaybolacağım öngörülür bir şeydi. Ayağa kalktığım an duvarların üstüme geldiğini hissederken bu histen nasıl kurtulacağımı düşünecek kadar iyi bile değildim. Anında kendimi yere atarken sırtımı yatağıma yasladım ve gözlerimi kapadım. Başıma giren inanılmaz keskin ağrının ve dönmesinin geçmesini bekledim. Kapının açılmasıyla gözümü açıp gelen kişiye baktım, babam.

"Elzem, kızım iyi misin?" derken ciddi olduğunu düşünmüyordum ki ciddi ise şu an Asrın yerine babamın katili olabilirdim.

Ona ciddi misin der gibi baktığımda gözlerindeki endişe sinirimi daha fazla bozamazdı. "Baba her şeyi mahvedip bir de bana iyi misin deme şu an şu an...ah!" diyerek sonlara doğru kendimi tutamadığımda öfkem derinlerindeki yerinden çıktı ama tepki vermedim. "Hala aynı şekilde davranıyorsun. Sana dedim bu bir gün olacak ben yaşarken olsun ve bir şeyleri yapabildiğini göreyim, kendini geliştirmene yardımcı olayım." sözleri şah damarıma dayanmış keskin bir kılıç gibiydi. Şaka mı yapıyordu?

"Ben kendimi geliştirecek başka konular bulurum baba bu iyiliği istemiyorum senden." dediğimde gözlerime sertçe baktı. Heybetli bedeni kapıdan geri çıkarken homurdanıyordu. Umursamadım, çünkü haklıydım. Haklı olduğum zamanda canım çok yanmadığı sürece geri çekilmezdim, babam bunu bilirdi fakat onun karşısında yenileceğimide bilirdi.

O nasıl biriydi?

Beni mahvetmişti.

Farkında değil miydi?

Kendini bu karanlık oyunlara çok mu sarmıştı?

Bu muydu sebebi?

Yoruldum. Zihnim benimle değil sanki. Çok yoruldum. Karanlık bir tavana bakıyor ve düşünüyordum. Kendimi o karanlığın içine hapsedip saatlerce duruyordum. Hayatım bundan ibaret gibiydi. Bir süre önceye kadar okul ev arasında git gelden ve başarı için çabalamaktan başkası yoktu, şimdi düşünmeye vaktim olduğunda ise sadece karanlık.

Her şeyi bıraktım ve sadece planıma odaklandım ve babamdan gurursuzluk yaparak isteyeceğim adamlara.

Bu kadardım 23 yıllık hayatımda annesinin güzel kalbinin yolundan gidemeyecek kadar acizdim.

----

herkese merhaba

Kısa bir bölüm oldu farkındayım sonradan düzenlemek şartıyla bu bölümü atıyorum.

Daha çok düşüncelerden ibsret bir bölüm oldu çunkü ilk bölüm ve karakteri anlamanızı sağlamam gerekiyordu. Özür dilerim fazla kalabalık yazdıysam.

Oy verirseniz sevinirim.

نهاية الفصل

2 تعليق