تخطٍ إلى المحتوى

MİNEL

الفصل 7 · قراءة 19 دقيقة

MİNEL

الفصل 7

🐣7🐣

Imposiblety'den

Minel uyandığında saat her zamanki gibi altıydı. Vücudu bu saate alıştığı için hiçbir ses duymasa da uyanır, daha sonra da uyumazdı.

Dün eşyaları tamamiyle yerleştirilen odasına baktı. Gördüğü her detay onu daha da mutlu ediyordu. Artık bir odası vardı. Hem buradakiler de ona çok iyi davranıyordu. Hepsinden hala daha korksa bile çoktan her birini ayrı ayrı sevmeye başlamıştı yumruğu kadar olmasına rağmen herkese kucak açmaya hazır kalbiyle.

Yastığın diğer tarafında yatan tavşanına baktı. Gülüp "Günaydın." dediğinde oyun arkadaşı cevap vermedi ama Minel buna aldırmadı, zaten tavşanı hiç cevap vermezdi, sadece Minel konuşurdu.

Yavaşça yataktan indi, yatağın diğer tarafına geçip tavşanını aldı. Odasında krem, kutu gibi birkaç oyuncak sepeti vardı. Adımları oraya gitti, keçe kutulardan en soldakini aldı. İçinde bir sürü bebek vardı. Heyecanla "Hııı..." deyip bebeklerden birine uzanacaktı ki durdu, annesinin çalıştığı evdeyken evin kızının oyuncaklarına baktığı için azar yemişti. Korktu, hiçbir bebeğe dokunmadı.

Oyuncaklara dokunmayınca odada canının sıkılması uzun sürmedi. Tavşanına "Gezeyim mi?" diye sorduktan sonra krem rengi kapısından bir hayalet edasıyla koridora süzüldü. Önce hemen yanındaki siyah kapı dikkatini çekti, o da hafif aralıktı. Kapıyı ittirmeden aralıktan içeri girdi.

Dev adam dediği, baba demeye korktuğu Gökhan çift kişilik bir yatakta tek başına uyuyordu. Odanın zemini ahşap, duvarları ise gri ve siyahtı. Eşyalar da ya siyahtı ya da ahşap detaylara sahiplerdi. Gökhan'a göre iyi dizayn edilmiş bir odayken Minel'e göre tuhaftı. Böyle koyu renklere alışkın değildi.

Parmak ucunda ilerledi, uyuyan adama baktı. Dün onu odasına o yerleştirmiş, gece uyanırsa yanına gelebileceğini söylemişti. Yataktan kalkmadan önce saçlarını okşamamış, Hale halası gibi yanağından öpmemiş veya odadan çıkarken "İyi geceler." dememişti ama Minel yine de kendini çok huzurlu, güvende hissetmişti bu koca adam üzerini örtünce.

Siyah fonların sadece küçük bir kısmını açık bıraktığı pencerenin yanına ilerledi; ince, uzun, siyah çalışma masası buradaydı. Çalışma masasının arkasındaki duvarda büyük, yuvarlak bir saat vardı. Bir dakika kadar süre boyunca dikkatle yelkovan ve akrebe baktı, sonra sıkıldı, saatin yanındaki ahşap raflı küçük dolaptaki çerçeveleri ve aksesuarları incelemeye başladı. Beş dakika sonraysa kendini dev adamı izlerken buldu.

Adamın ayakları yatağın hemen ucundaydı, nedense bu Minel'e komik geldi, sessizce güldü. Yatağa iyice yaklaşıp adamın yüzünü inceledi sonra. Saçları üç numaraydı ve kahverengiydi. Hafif bir sakalı ve bıyığı vardı, esmerdi. Boynunda Minel'in oynamaya bayıldığı, Gökhan'ın asla çıkarmadığı o gümüş künyenin zinciri vardı yine. Bir kolunu yastığın altına atmış, diğer kolunuysa boşluğa doğru uzatmıştı. Odunsu bir kokusu vardı, Minel bu kokuyu seviyordu. Son birkaç gündür seviyordu daha doğrusu, öncesinde böyle bir koku olduğunu bilmiyordu çünkü.

"Bak, dev adam." diye gösterdi tavşanına. Ona herkesi, her şeyi anlatırdı. Ceyda ve Aykut'un bağırışlarının, cezalarının ve ilgisizliklerinin küçük kızda yarattığı korkuyu, yalnızlığı bu oyuncak giderirdi.

Tavşan kızmaz, vurmaz, en önemlisi de karanlık yapmazdı.

"Gideyim, Doyuk'un odaşını buyayım."

Gökhan'ın odasından çıktığında kendi odasıyla bu odayı birleştiren küçük koridordaydı yine. Koridorun sonuna gidince üst katın sol tarafındaki tüm koridorların bağlandığı büyük salona girdi. Salon evin diğer bölümleri gibi yüksek tavanlıydı. Duvarlarda Raif Aktuna'nın dünyanın en ünlü sergilerinden satın aldığı tablolar asılıyken birkaç yerde de büyük, desenli, antika vazolar göze çarpıyordu.

Minel odasına ilk kez gelirken halası herkesin odalarının yerlerini göstermişti ama hiçbirini hatırlamıyordu. Bu yüzden Doruk'un odasını bulma umuduyla rastgele ilerledi, karşısına çıkan ilk koridora girdi.

Koridorda Gökhan ve Minel'in kaldığı koridorda olduğu gibi iki kapı vardı. İlkini açtı; beyaz ağırlıklı, geniş, ferah bir çalışma odasıydı. Merak etse de kimseyi göremeyince içeri girmedi. Kapıyı geri kapatmadan diğer kapıyı açtı. Burası bir yatak odasıydı. Uyuyan kişinin yüzünü göremese de insan görmesi yeterdi, içeri girdi parmaklarının ucuna basa basa.

Perdelerin sonuna kadar açık olduğu odanın her tarafında yeşil bitkiler ve çiçekler vardı. Engin ölen eşi Nida çok sevdiği için çiçeklerle donatmıştı her yeri. Her sabah kalkar, her birine su verir, solgun gördükleriyle konuşurdu. Islanmış toprak kokusu da, çiçek kokusu da ona hala daha deliler gibi aşık olduğu Nida'sını hatırlatırdı.

Nida yaşıyorken çiçek, ölüyken toprak kokardı çünkü.

Çiçeklerin bu hikayesini, Engin'in karısının fotoğrafına baka baka uyuduğunu Minel bilmiyordu. Onun tek düşündüğü büyük saksıdaki sarı çiçeklerdi. Onları görünce hemen oraya gitmek istese de kendini tutmuştu, merakı ağır basıyordu çünkü. İnce, beyaz örtüyü yere tekmelemiş bir şekilde yatan kişinin yüzünü görebilmek için yüksek olmayan yatağın diğer tarafına geçtiğinde Engin amcası olduğunu gördü.

Dedesi dün Engin ve Hakan'a amca, Hale'ye de hala demesi gerektiğini söylemişti. İlk başta karıştırsa da akşam herkes sürekli tekrarlayınca alışmıştı. Özellikle Hale bu konuda çok ısrarcıydı. Üzerine basa basa "Ben senin halanım." demişti. "Hale demeye devam edebilirsin ama halan olduğumu da bil yani bebişim, çok insana nasip olmaz Hale Aktuna'nın yeğeni olmak."

"Tavşan, Engin amca uyuyoy."

Tavşanı cevap vermedi ama Minel onu duyduğunu biliyordu. Odayı incelemeye devam edecekken komodinin üzerindeki fotoğraf gözüne çarptı.

Nida sarhoş bir adamın arabası yüzünden can vermeden birkaç ay önce çekilmiş bir fotoğraftı. Arda takıntılı veya sessiz değildi, hatta sessiz olabilecek en son insandı o zamanlar. Engin'in güleçliği ona da geçmişti, sürekli kahkahalar atardı. Fotoğraf da böyle bir anda çekilmişti. "Gülümseyin." diyen fotoğrafçıya Arda kahkaha atmış, Nida ve Engin'se birbirlerine bakıp oğullarının kahkahasına gülmüşlerdi.

Minel'inse bu fotoğrafta gördüğü Engin amcası, küçük bir çocuk ve yabancı bir kadındı sadece. Üç yaşındayken böyle hüzünleri anlamasını kimse bekleyemezdi zaten.

Arkasını döndü, pencerenin önündeki zemine dizilmiş saksılardan sarı çiçeklere ev sahipliği yapanın yanına gitti. "Çiçek. Sayı çiçek." dedi oyuncağının da anlayabilmesi için. Elini kaldırdı, çiçeğin yumuşacık yapraklarına dokundu çekine çekine.

"Çok güzey, göydün mü?"

Diğer çiçeklere de baktı. Sarıdan sonraki favorisi kesinlikle büyük, pembe çiçeklerdi. Onlara dokunamamıştı; saksıları küçük, ahşap bir masanın üzerinde duruyordu, boyu pembe yapraklara yetişmemişti.

Çiçeklerden sıkılınca beyaz duvarlara baktı. Bir duvarda keman ve gitar asılıydı, kemanın sapında bir imza vardı. Nida'nın kemanı, Engin'in gitarıydı bunlar. Nida'yı görme bahanesiyle başladığı gitar çalma işini karısı ölünce bırakmıştı Engin. Şu anda duvarda asılan bir anıdan ibaretti onun için müzik. Minel bunu da anlamadı, bilmiyordu, sadece tuhaf geldi ona bu iki enstrüman. Birkaç saniye gözlerini onlarda oyaladı.

Odadan çıkmadan önce Engin amcasına baktı bir kez daha. Şu an uyuyan bu adam sürekli Minel'in yanaklarını sıkıyor, ona "amcasının gülü" diye seslenip kahvaltıda adını bile bilmediği şeyler denetmeye çalışıyordu. Minel onun bu tavırlarını seviyordu, mutlu hissediyordu kendini. Annesi ona bir şey yedirmezdi, böyle gülmezdi de.

Yine büyük salona geldiğinde derin bir nefes alıp yanaklarını şişirdi. Herkes uyuyordu. Canı sıkılmıştı. Geldiği yöne geri döndü, odasının olduğu koridora girdiğinde kendi odasına değil, hala daha uyuyan Gökhan'ın odasına girdi.

Yerdeki küçük, siyah halının bir köşesine tavşanını oturttu. Odanın bir kenarında Gökhan'ın pek giymediği ev terlikleri duruyordu, onları aldı. Gökhan uyanmadan yerine koyacaktı, sadece oynamak istiyordu.

Ceyda bırakacak biri olmadığı için Minel'i mutfağında yardımcı olarak çalıştığı eve götürür; mutfaktan dışarı çıkmamasını, ayak altında dolaşıp onu sinirlendirmemesini söylerdi. Minel de tezgahın yanında kalan küçücük boşlukta oturur, tavşanıyla oynardı.

Eve geldiklerindeyse Ceyda ve Aykut televizyon izlerlerdi, Minel saklanırdı. Aykut onu döven Gökhan'dan kızını uzak tutarak intikam alma fikrini ilk başta mantıklı bulsa da artık Minel'in varlığına tahammül edemiyordu. Bu yüzden her fırsatta bağırıyordu ona, bulabildiği her müsait anda küfürler ediyordu. Minel de korkuyor, Aykut'un onu görmemesi için koltukla duvar arasındaki küçücük boşluğa giriyordu tavşanıyla beraber.

Bu nedenlerden dolayı alışıktı tek başına, ses çıkarmamaya çalışarak tavşanıyla oynamaya. Etrafındaki nesneleri oyuncak yapmaya da alışıktı çünkü eski evinde oyuncağı yoktu.

Bir saat boyunca oynadı. Hiç ses çıkarmadı. Gökhan'ın telefonunun alarmı çaldığında irkildi, elini kolunu nereye koyacağını önce bilemese de sonra hızla ayağa kalktı. Terlikleri aldığı yere koydu gözleri kapalı bir şekilde alarmı kapatan Gökhan onun tarafına dönmeden.

.

Gökhan Aktuna'dan

Çok güzel uyuyordum, neden alarm çalardı? Neden?

Gece üçte eve geldikten sonra yedi buçukta uyanmaya çalışırsam olacağı buydu, gözlerimi açmadan yüzümü sıvazladım. Tam o anda yanağımda sıcak bir nefes hissettim. Kaşlarım çatılırken uyuşukluğum yok oldu, gözlerim hızla açıldı.

Yanımda kimi görmeyi beklediğimi bilmiyordum ama Minel'i de beklemiyordum. Yatağa, kullanmadığım yastığın üzerine çıkmış, başını omzumun üzerinden bana doğru eğmiş, bana bakıyordu.

Gözlerimi açtığımı görünce gülümsedi. "Günaydın." Nasıl unutmuştum bu ufaklığın her sabah altıda kalktığını? Derin bir nefes aldım, vücudumu ona çevirdiğimde geri çekildi, dizlerini kırıp oturdu.

Yeşil, üzerinde havuç desenleri olan bir pijama takımı giyiyordu. Kıvırcık saçları karışıktı. Yanakları da hafifçe pembeleşmişti. Ben uyurken odama gelir diye camı açmamıştım, oda sıcaktı, bu yüzden kızarmış olmalıydı.

"Günaydın Minel, günaydın." dediğimde sesim yorgun çıkmadı. Hatta biraz... Keyifliydim? Dün bir paket sigara bitirmemiş miydim? Şimdi neyin keyfiydi bu? Yanımda durup dikkatle bana bakan cüce miydi nedeni?

"Ben gündüz uyandım." diye konuşmaya başladı daha fazla düşünmeme fırsat vermeden. "Canım sıkıydı, buyaya geydim. Sonya..." İşaret parmağıyla siyah çarşafımda hayali şekiller çizerken kelimelerini düşündü.

"Sonya Engin amcaya gittim. Uyuyoydu." Aklına bir şey gelmiş olmalıydı ki bir anda gözleri açıldı, "Biyiyoy muşun?" diye sordu heyecanlı heyecanlı. "Çiçekyeyi vay! Biy süyü!" Dizleri üzerine kalkıp kollarını iki yana açtı.

"Öyle mi?" derken doğruldum, yüzümü sıvazladım ayılabilmek için. Bir yandan da telefonumdan saate bakıyordum, alarmım doğruydu, yedi buçuktu.

Başını salladı. "Hı hı."

Vücudunu geriye çekip sırtını benim yaptığım gibi yatak başlığına yasladı, ayaklarını iki yana sallamaya başladığında "Neden odanda canın sıkıldı?" diye sordum.

"Oyuncaklarını mı sevmedin?"

Yeşillerini bana çevirdi, şaşkın şaşkın "Benim?" diye sorduğunda ne dediğini anlamadığım için kaşlarımı çattım. Bu cüceyle iletişim kurmamız niye bu kadar zordu?

"Ne senin?"

"Oyuncakyay benim mi?"

Çatılan kaşlarım gevşerken "Tabii ki senin, Minel." dedim, bu sefer şaşıran taraf bendim. Odasına koyduğumuz oyuncakların başka birine ait olduğunu düşünmesi garipti.

"Tamam." dedi mutlu mutlu. Yanında duran tavşanına baktı. "Oyuncakyay bizim." diye açıklama yaptı oyuncağına. Şaka gibiydi.

Daha fazla böyle durursam tekrar uyuyakalabileceğim için ayağa kalktım. Gece sıcaklayıp yere fırlattığım tişörtümü üzerime geçirdim, odamdaki banyoya girdim. Sadece yüzümü yıkayacağım için arkamdan kapıyı kapatmadım.

Ben yüzüme su vururken pıt pıt adım sesleri geldi. Bir gözümü açıp baktım; banyo kapısında durmuş, tavşanını karnına bastırmış, beni izliyordu. Dudaklarım kıvrılırken yüzümü kuruladım.

"Gel." dedim banyodan çıkarken ben demesem peşimde dolanmayacakmış gibi. Giyinme odasına girip gömleklerimin olduğu bölmeyi açtığımda vücudunu bacağıma yasladı, başımı eğdim, bana bakmadığı için sadece sarı, kıvırcık bir kafa görüyordum ve bu görüntü beni sessiz bir şekilde güldürdü.

"Mavi giy."

Açık mavi gömleğimi işaret etti. Emin olmak için ben de işaret edip "Bu mu?" diye sorduğumda başını salladı. Gömleği askıdan aldım, beni kıyafet seçme derdinden de kurtarıyordu.

Baba olmanın artıları.

Dolabın diğer kısmından siyah bir pantolon aldım, ona yorum yapmadı. Zaten pantolonlarım ya siyah, ya gri, ya lacivertti. Onun için bu tonlar pek fark etmiyor olmalıydı.

Giyinme odası dar olduğu için yanından geçemiyordum, bu yüzden sırtına hafifçe dokunup yürümesini sağladım. "Gel, çıkalım şimdi."

Kıyafetlerimi yatağın üzerine bıraktım, ellerim tişörtüme gitti. "Hııı!" gibi bir ses çıkarıp hızla arkasını döndü, gözlerini ellerini yüzüne hızla çarpacak şekilde örttü. "Bakmıyoyum!"

Üzerimi değişirken onun bu haline sırıtıyordum. Arkasını dönmüş, yerinde sallanırken gözlerini asla açmıyordu. Mahremiyete önem veren bir kızım vardı.

Gömleğimin kollarını sıcak havadan bunalmamak için yukarı katlarken aynadan kendime baktım, açık renk bir gömlek giymeyeli uzun süre olmuştu.

"Giyindim, dönebilirsin."

Döndü, üzerimi süzdü, yanaklarının toparlanmasına neden olacak bir şekilde gülümsedi. "Güzey oydun."

Kaşlarımı kaldırdım. "Güzel mi oldum?"

Başını salladı. "Evet, güzeysin." Dayanamayıp güldüm. Yanına gidip dizlerimin üzerine çöktüm, göz hizasına geldim. Yukarı çıkıp belini açıkta bırakan tişörtünü düzeltirken tane tane konuştum. "Genelde erkekler için yakışıklı kelimesini kullanırız, Minel."

Kaşlarım çatıldı. "Tabii, kimseye yakışıklı deme sen. Benden başka kimseye." Gözlerimin önünde Minel'in genç kız hali canlandı, yaşıtı birinin yakışıklı olduğunu düşündüğü...

Hayır.

Öyle bir şey olamazdı.

Anlamazca bana baktığını görünce silkelendim. "Bana güzel olduğumu söylemek istiyorsan yakışıklı diyebilirsin."

Kelime dağarcığı aksi kelimelerle, emirlerle dolu ben Türkçe dersi vermeye de başlamıştım. Yaşadığım şeylerin gram normalliği yoktu.

Birkaç saniye durduktan sonra yavaşça tekrar etti. "Yakışyıkyı."

"Yakışlıklı değil." Saçlarını karıştırdım merakla bana bakan yeşil gözlerine, pembe yanaklarına ve güneş ışığıyla rengi açılan sarı buklelerine dayanamayıp. "Yakışıklı."

"Yakışyıkyı."

Burnumdan bir nefes verirken başımı iki yana salladım. Anlaşılan yakışıklı artık yakışlıklı olmuştu. Sorun yoktu, Minel Aktuna öyle diyorsa öyle olacaktı.

Ayağa kalkacaktım ki karnının guruldamasıyla durdum, gözlerine baktığımda bana bakmayı bıraktı. Çıplak ayaklarının başparmaklarını birleştirdiğinde utanıp gerildiğini anladım.

Hızla kalkıp çalışma masamın üzerinden gümüş saatimi, komodinin üzerinden telefonumu aldım. Saati bileğime takarken bir yandan da odanın kapısına ilerliyordum. Arkamdan alışık olduğum adım sesleri gelmediğimde dönüp Minel'e baktım.

Neden böyle üzgün bakıyordu?

"Gel." dedim sesimi yumuşatıp. Bir bana, bir de ona doğru uzattığım elime baktı. Uyandığımda başımda bekleyen, yüzümü yıkamaya gittiğimde bile peşimden gelen o değilmiş gibi yavaş, tereddütlü adımlarla bana yaklaştı. Elimi tuttu. Bu benim için yeterliydi, eğilip onu kucağıma aldım.

"Mutfağa gidip ikimize bir şeyler hazırlayacağız." diye açıklama yaptım. Başını salladı. Kolunu sardığı tavşana dönüp "Yemek yicez." diye mırıldandı. Ona dediğim şeyleri farklı kelimelerle oyuncağına anlatması o tavşana ne kadar kıl olursam olayım hoşuma gidiyordu.

"Doyuk'un odaşı neyde?"

Büyük aradan geçerken sorduğu soruyla kaşlarımı kaldırdım. "Kimin?"

"Doyuk'un."

Tekrar sormuştum çünkü Doyuk'un derken Doyuğun demiyordu, k'yi k olarak söylüyordu. Söyleyemediği yeni bir şey daha öğrenmiştim.

"Şu koridorun sonundaki oda onun odası." diyerek gösterdiğimde vücudunu öne eğip bakmaya çalıştı. Boşta duran elimi anında beline götürüp onu destekledim. Ani hareketler yapıyordu, düşecekti.

"Tamam, aytık biyiyoyum."

Merdivenlerden inmeye başlarken "Onun odasına mı gitmek istedin?" diye sordum. Başını salladı. "Evet. Gündüz ona gidicem, buyamadım."

"Sabah onun odasına gidecektin ama odayı bulamadın?"

"Evet."

Başka bir şey sormadım, alt katın uzun koridorunu geçip mutfağa ilerlerken aklımda Minel'i hastaneye götürmem gerektiği vardı. Dakikalardır kucağımdaydı ama kollarım yorulmamıştı, bu kadar hafif olması normal değildi. Çok zayıf da gözükmüyordu, neden böyle kuş kadardı o zaman?

Mutfağa girdiğimizda dönüp duran birkaç çalışanı gördüğüme şaşırmadım ama onlar beni gördüklerine şaşırdı. Tamam, mutfağın yolunu senelerdir ilk kez bulmuş olabilirdim de neydi bu tepkiler? Ev bizim evimizdi sonuçta, canım istemişti, gelmiştim.

"Minel'e ve bana kahvaltı hazırlamanız lazım, on beş dakikada."

"Hemen hazırlıyoruz Gökhan Bey."

Başımı salladım. Mutfaktan çıkmadan önce "Havuzun yanına getirirsiniz." dedim.

"Havuzun yanına gitcez."

Minel yine mırıl mırıl konuşuyordu, kulaklarım birkaç günde bile çok alışmıştı onun bu fısıltılı seslerine çünkü sürekli, sürekli kendi kendine konuşuyordu.

Akşam kapattığım bahçe kapısını açıp dışarı çıktığımızda cücenin gözleri kamaşmış olmalı ki kolunu boynuma sarıp başını omzuma yasladı. Bu sırada boynumdaki eli künyemin takılı olduğu zincire gitti, bu alışkanlığından kurtulduğunu düşünmekle hata etmiştim.

Hasır koltuklardan teklisine oturdum. Birkaç saniye geçtiğinde ama hala omzuma yatıyor şekilde durduğunda "Böyle mi duracaksın?" diye sordum. Başını salladı.

Telefonumu açtım. Bir kolum hala daha Minel'e sarılıydı. Dün yarıda bıraktığımız maçı açıp telefonun sesini arttırdığımda omzuna yaslanan minik yerinde kıpırdandı, birkaç saniye sonra başını döndürüp telefona baktı.

"Sayı kayt." dedi telefona bakar bakmaz. Doğru mu söyledi diye yüzüme baktığında başımı salladım. "Evet, sarı kartın olduğu oyun, futbol."

Vücudunu çevirip sırtını hasır koltuğun yanına yaslarken başını koluma koydu, bacaklarını da bacaklarımın üzerine uzattı. "Futboy." diyerek dediğimi tekrarlamayı da unutmadı bu sırada.

Ben hiçbir zaman kız çocuğu hayali kuran, çocuk hayali kuran biri olmamıştım ama kursaydım eğer tam böyle bir anı düşünürdüm. Ensesine dökülen bukleleri okşadım yavaşça. Hissetti, başını kaldırıp gülümsedikten sonra maçı izlemeye geri döndü.

"Ne yapıyoy?"

Bir oyuncu kararına sinirlenip hakemin yanına giderek kendini anlatmaya çalışıyordu. "Kızdı." dediğimde bu cevap ona yeterli gelmedi.

"Niye kısdı?"

Derin bir nefes verdim. "Hakem yanlış bir şey söyledi." Cümlelerimi basitleştirmekten yorulmuştum. Dahi olup birkaç dil bilsen, Türkçeyi de çok iyi anlasan çok rahat olurduk cüce.

"Yanyış biy şey."

Ben birkaç dil bilmesinden bahsediyordum, o Türkçeyi katletiyordu.

"Buyrun Gökhan Bey."

Çalışanlardan biri iki ayrı kahvaltı tabağını koyduğu tepsiyi hasır masanın üzerine bıraktığında Minel başını kaldırdı. Gördükleri dikkatini çekmedi herhalde, telefonuma bakmaya devam etti. Evde küçük bir futbol fanatiği dolanacaktı bu gidişle.

"Yemek yiyeceğiz." deyip telefonumu kapattım. Sızlanmasını bekledim ama yapmadı, başını sallayıp kucağımdan indi. Tavşanını da aldı tabii. Daha küçük olan tabağı, Hale'nin ona özel aldığı ayıcıklı çatal ve kaşığı alıp yanımdaki tekli koltuğa oturdu.

Bakması kolay bir çocuktu. Hiçbir şeye itiraz etmiyordu. Belki baba olmak o kadar da zor ve kötü olmazdı.

"Yumuyta. Peyniy. Domates. Zeytin. Yeçeyyi ekmek."

Oyuncağına gösteriyordu tabaktakileri. Herhalde ona da bir şeyler yedirmeye çalışmak gibi bir şey yapmazdı. Emin olamıyordum, 3 yaş çocuk beyni beni yoruyordu.

"Peyniri yemeyebilirsin." dedim babamın kokulu peynirini tattığı aklıma gelince. Önce bana, sonra tabağındaki süzme peynire baktı. "Yeyim." dedi kısaca. Israr etmedim, kendi bilirdi.

Spor haberlerini ve yeni çıkan araba modelleri hakkındaki yazıları okuyarak geçirdiğim on dakikanın sonunda tabağım bitmişti. Minel'se daha yarısında bile değildi, sürekli konuştuğu için yiyemiyordu, bu yüzden mi böyle kalmıştı?

Gözlerimi eve çevirdim. Abilerimle ablamın kalktığına emindim. Hatta Hakan abim beşlerde uyanmıştı, biliyordum. Sadece odalarında takılıyorlardı. Kahvaltı etmeden şirkete geçecek, orada kahveyle günlerini açacaklardı. Ben de öyle yapardım da cücenin karnı guruldamıştı.

"Yiyemiyoyum."

Başımı kıvırcığa çevirdim, tabağın yarısı bitmişti sadece. Daha fazla yemesini söyleyeceğim an karnına sardığı kollarını gördüm. Kendini zorlamıştı, ben de onu zorlarsam kusabilirdi. Kusmukla uğraşamazdım. Bu yüzden tabağı kucağından aldım.

"Eyine sağyık."

"Hiçbir şeyi ben yapmadım."

Cevap vermedi, tavşanını kulağından tutup koltuktan indi. "Terlik giy." dedim arkasından. Annem hasır takımın olduğu yer ve evin önü dışında terlik giymemiz konusunda çok katıydı. Babamın işi olan nasihat seanslarını konu temizlik ve düzen olunca o yapıyordu.

"Tamam."

Köşedeki pembe, plastik terlikleri giydi. Telefonuma dönmek istesem de gözlerimi ondan ayıramadım. Hem havuz vardı hem de bahçenin çam ağaçlarının arkasında kalan kısmı çok genişti, oraya çıkarsa kaybolup eve geri dönemezdi.

Önce çam ağaçlarının dibinde dolandı, toprağa eğilip bir şeyler yaptı. Beş dakika sonraysa ayağa kalktı, üzerini silkeledi. Adımları havuzun olduğu tarafa yöneldiğinde ne zaman ayağa kalkıp onun yanına gittiğimi anlamadım bile.

"Neden geydin?"

Şımarık bir tavırla değil, merakla sorduğu soruya cevap vermedim. "Havuza yaklaşma, düşebilirsin." dedim onun yerine.

"Düşmem ki..."

"Hayır, Minel." Sesim çok netti. Kâmil'in bana gönderdiği yüzücülerden birini işe alsam içim rahatlayacaktı ama onun öncesinde olmazdı. "Havuza yaklaşmak yok."

"Tamam." Suratı asılmıştı. Geri adım atmayacaktım. Onun için diyordum, havuz üç metreydi, kendisi bir metre bile yoktu.

Saatime baktım, şirkete gitmek için çıkmam gerekiyordu. Abimler belki de çoktan çıkmıştı, Hakan abimin "Geç kalma, vaktinde gel." gibi cümlelerini dinlemek istemiyorsam şimdi çıkmam lazımdı.

"Gel, içeri gidelim." dedim etrafı inceleyen cüceye. Başını salladı. Ben elimi uzatmadan kolunu kaldırıp işaret parmağımı tuttu.

"İçeyi gideyim."

Adımları küçük olduğu için yavaş yürüyordum, diğer türlü koşmak zorunda kalıyordu. O hali komikti ama düşmesini istemiyordum, mecbur ona göre adım atacaktım.

Terliklerimizi bir köşede çıkarıp oturma odasına girdiğimiz an kapıyı kapattım. "Seni babaannenle dedenin yanına bırakacağım." dedim merdivenlere yürürken. Başını kaldırdı. "Şen?"

"Ben işe gideceğim."

Duraksadı, yüzündeki merak yerini durgunluğa bırakırken iç çekip başını salladı. Merdivenlere geldiğimizde daha hızlı olmak için onu kucağıma aldığımda yanağını omzuma yasladı, parmaklarıyla kolumun üst kısmına bir şeyler çizmeye başlarken "Şey..." diye mırıldandı.

"Ne?"

"Geyceksin, di mi?"

Ceyda'ya bir kez daha kızmamak, bu kızgınlığımı belli etmemek için çenemi sıktım birkaç saniye, benden cevap beklediğini hatırladığımdaysa dudaklarımı araladım.

"Geleceğim, ben seni bırakmam."

Baba olmak konusunda tereddütlüydüm, herkesin aksine iyi bir baba olacağımı da düşünmüyordum ama onu bırakmayacağıma emindim.

Annemle babamın odasının önüne geldiğimde kapıyı çaldım, annemin uykulu sesi geldi. "Gel oğlum." Ben olduğumu anlıyordu çünkü kapıya biraz sert vuruyordum.

İçeri girdim. Annem babamın göğsüne yaslanmıştı, babamın koluysa annemin omuzlarını sarıyordu. Yazın bize böyle uyumaları abartıydı. Çok sıcaktı, insan bunalırdı.

"Güzel kızım, hoş geldin." dedi babam beni yok sayıp. Minel'i yatağa, aralarına, bırakırken "İşe gideceğim." dedim sadece. Annem Minel'in sarı saçlarını okşadı. "Babayı yolcu edelim mi canımın içi?" diye sorduğunda Minel başını salladı.

"Edeyim."

"Ne gerek var?" diye homurdandı babam. "Boşver onu kızım, biz seninle oyun oynayalım."

Minel başını iki yana salladı. "Oymaz." dediğinde dudaklarım alayla kıvrılırken babama baktım. Söylene söylene kalktı, terliklerini giydi. Annem ona bakıp gülerken üzerine aldığı ince yeleğin önünü bağlıyordu.

"Gel canım."

Minel'i sırtından destekleyip yürüttüğünde cüce başını kaldırdı, o kadar kısaydı ki minyon tipli anneme bakarken bile başını gökyüzüne bakar gibi kaldırıyordu. "Şen gidicek misin?"

"İşe mi?"

"Hıhı."

"Hayır bebeğim, evdeyim seninle."

Merdivenlerden inerken tavşanına bunları özetledi. "Dev adam gitcek, geycek. Babane bizimye kaycak. Dede de buyda."

Arkam dönük olduğu için görmesem de duyduğum seslere bakılırsa babam Minel'i kucağına alıp öpmüştü. "Bu kız bir başka." dedi sonra anneme.

Dış kapıya yaklaştıkça abilerimle ablamın sesini duymaya başladım.

"Gökhan gelecek mi?"

"Odasında yoktu, gitmiştir."

Minel babamın kucağındayken vücudunu yana doğru eğdi, hızla belini tuttum. Bir gün düşürecekti kendini, bir yerlerini yaralayacaktı. Tabii, hanımefendinin pek umrunda değildi bu. Girişe bakıp amcalarıyla halasını görmeye çalışıyordu hala.

"Buydayız, gitmedik."

Engin abim içeri adım atmadı ama kafasını çıkardı. "Sen ne zaman uyandın amcasının gülü?" dediğinde ablam yüzünü buruşturdu. "Abi şöyle kıro kıro şeyler söyleme çocuğa, benim yeğenim zarif bir hanımefendi."

Gömleğinin kollarını kıvıran Hakan abim işini bitirmiş olmalı ki bize döndü, ben o sırada ayakkabılarımı giyiyordum. "Bu zarif hanımefendiyi izninizle yiyeceğim."

Minel'in elini aldı, ısırmadı ama parmaklarını öptü. Alayla gülerken ayakkabılarıma baktım, neydi bu sevgi gösterileri? Kendi çocukları yoktu sanki.

"Yine erken mi uyandın güzelim?"

"Hıhı. Gündüz uyandım. Sonya... Sonya dev adama gittim. Sonya Engin amcaya gittim." Çiçeklerden bahsedeceğini, bu yüzden heyecanlanacağını anlayınca telaşla doğruldum.

Yerinde duramayıp abartılı bir şekilde hareket ettiğinde babam bunu beklemiyordu, tek bir koluyla sadece bacaklarını sardığı için Minel'in sırtı boşluğa kaydı.

"Raif!"

"Minel düşecek!"

"Ay, baba!"

Koltuk altlarından tutup Minel'i babamın kucağından aldım, dengesi bozulmuştu, sırtını desteklemekten daha kolaydı onu almak.

"Hııı..." dedi bir iki saniyede yaşadığı yer değişimiyle. Şirin gözükse de buna aldırmadım; gerizekalı bir et parçası olan, bu kadar küçük bir şeyle bile tekleyen kalbim hala hızlı atıyordu. "Neden dikkat etmiyorsun?" diye kızdığımda gözlerini kaçırdı. "Düşseydin ne olacaktı?"

"Özüy diyeyim."

Adam akıllı kızmama bile izin vermiyordu. Hemen titretiyordu o sesini.

"Bir daha böyle bir şey yapma." derken sesim bir tık daha yumuşaktı. Yine de ona sert gelmiş olmalı ki gözlerime bakmadı. Umursamadım. Bakmaması bir daha böyle bir şey yapıp mermere sırt üstü düşmesinden daha iyiydi.

"Tamam oğlum, kızma kıza." dedi annem. Kıyamamıştı. Babamı da beni azarladığında hep böyle durdururdu, bir gün durduracağını kişinin ben olacağımı düşünmezdim.

"Kızmıyorum."

"Bize göre kızmıyorsun, Minel'e göre değil."

Ablam bu cümleyi kurduktan sonra omzumu işaret etti gözleriyle. Baktım, Minel gömleğimi sımsıkı kavramıştı. Parmaklarının uçları bembeyazdı.

Derin bir nefes verdim, Minel'i ev terliğiyle bastığımız yere bırakıp diz çöktüm. Yine ayak başparmaklarını birleştirdi, benim omzumdan kopan eli kendi pijamasını sıkmaya başladı.

Pijamasını tutan yumruğunu aldım, parmaklarını yavaşça açarken "Sana kızmadım." dedim tane tane. Anlamasını istiyordum. "Düşmeni istemedim."

"Özüy diyeyim." dedi bir kez daha. Sesi hala daha titriyordu. Benim gibi bir adamla ne yapacaktı bu ürkek kedi?

"Özür dileme. Sana kızgın değilim. Bir daha böyle yapma, yeter."

Başını salladı uysal uysal. Ciğerlerime derin bir nefes çektim, ayağa kalktım. Bu kadar çocuk eylemek yeterdi, şirketin terasında sigara içmek istiyordum.

"Geyceksin, di mi?"

Hala daha korkuyordu ama gitmemi de istemiyordu. Saçlarını karıştırdığımda bukleleri gözüne girdiği için gözlerini önce kırpıştırdı, sonra yumdu.

"Geleceğim."

Daha fazla orada durmayıp dışarı çıktım. Çıkar çıkmaz şirkete gidene kadar beklemeyi boşverip sigaramı cebimden çıkardım. Rüzgar yoktu, hemen yakıp derin bir nefes alabilmiştim.

"Sigara kokun parfümümü bastırırsa bozuşuruz."

Ablama bakmadım bile. "Yanıma gelme o zaman."

Homurdandı, abimler de geldiğinde garaja yürüdük. Arada birkaç dakikalık yürüme mesafesi vardı, ablam her zaman şikayet ediyordu bundan. "Topuklarım kırılıyor." diyordu.

"Nasıl anladın sen Minel'in düşeceğini?"

Ağzımdaki dumanı havaya üflediğimde soruyu soran Engin abim benden uzaklaştı. Muhallebi çocuğu gibi davranıyordu, sanki hiç sigara görmemişti!

"Senin çiçeklerini görmüş, onlardan bahsedince heyecanlanıyor." Gerisini getirmedim, anlamışlardı. Anlamadıysalar da pek umrumda değildi.

"Hepimizden daha çok dikkat ediyorsun Minel'e, sonra 'Benden baba mı olur?' diyip triplere giriyorsun."

Ablamın her zamanki yorumlarıydı, itiraz etmeye çalışmadım, karşı çıkarsam daha da üzerime gelirdi ve ben bu muhabbetlerden bunalmıştım. Nefret ettiğim o sıkıcı şirket işleri bile daha çekici geliyordu.

Arabama bindiğimde aklıma gelen şeyle durdum, beynimin hiç susmamasına söverek telefonumu çıkardım.

Kime: Annem

Anne Minel'in vücudunda iz var mı diye bak.

Kucağıma alırken canını acıtmış olabilirim.

Varsa melhem sürersin.

نهاية الفصل

5 تعليق