تخطٍ إلى المحتوى

MİNEL

الفصل 5 · قراءة 17 دقيقة

MİNEL

الفصل 5

🐣5🐣

Gökhan Aktuna'dan

"Anyamadım."

Oturma odasında toplanmıştık. Minel koltuktaydı. Ablam ve Hakan abim -en çok güvendiği iki insan- orta sehpanın üzerine oturmuşlardı. Ablam Minel'in ellerini tutuyordu.

Psikologla konuştuktan sonra bugün söylemeye karar vermişlerdi; bunu da tabii ki Minel'in kendisini en yakın hissettiği kişi, yani ablam yapacaktı.

"Hani bebişim..." diyerek az önce gevelediği şeyleri toparlamaya çalıştı ablam. Konuşurken zorlanıyordu. Parmaklarımla koltukta tuttuğum ritimi sabırsızca hızlandırdım. Bir anda söylese olmaz mıydı? Niye uzatıyordu?

"Herkesin bir babası var. Bak, benim babam orada." Babamı gösterdi. Babam destek olurcasına gülümsediğinde Minel de gülümsedi, bir elini Hale ablamın avuçlarından çekip hafifçe el salladı.

Minel'in dikkati tekrar kendisine döndüğünde ablam daha fazla devam edememiş olmalı ki yardım istercesine abime baktı. Derin bir nefes verdim. Türk dizisi gibi uzatıyorlardı her şeyi, çocuk psikoloğu olacak o adamı da hiç sevmemiştim zaten, onun sözüyle kuyuya inmek baştan hataydı.

"Senin de bir baban var." dedi abim, orta sehpanın tam ucunda oturuyordu şu an. Dudağımın kenarı alayla kıvrıldı. Hakan Aktuna da gerilmişti anlaşılan ya da belki de heyecanlanmıştı, diğer herkes gibi, benim dışımda.

"Yok." dedi Minel bir anda. Hepimiz ona baktığımızda gözlerini kaçırsa da tekrar etti. "Baba yok."

Ellerini Hale ablamdan çekti, yanındaki tavşanını aldı. Bir kolunu tavşana sımsıkı sararken koltuktan inmek için hareketlendi, abim engel oldu.

"Minel, dinler misin lütfen?" Ufaklık başını iki yana salladı, güldüm. Abimi reddetmesi hoşuna gitmişti. Annem böyle bir ortamda güldüğüm için ayıplarcasına bana baktı, umursamadım.

"Dinlersen bahçedeki kedileri görürüz."

Cüce anında durdu. "Geyçekten mi?" diye sorduğunda ablam saçlarını okşadı. "Gerçekten. Hadi, otur bebişim." Eski yerine oturdu. Tavşanını da yanına oturttu. Pozisyonunu düzeltti, başını okşadı.

O tavşanı yakacaktım. Sinirimi bozuyordu.

"Senin de bir baban var, Minel. Hatta tanıdığın biri."

Tüm neşesi kayboldu, yüzü asıldı. "Biyiyoyum." diye mırıldandığında kaşlarımı kaldırdım. Biz daha dün öğrenmiştik, sen nereden biliyorsun acaba?

"Kimmiş?" diye irdeledi abim. Minel gözlerini kaçırdı, ayak başparmaklarını birbirine değdirdi. Gerilmişti. Oturduğum yerde doğrulurken kaşlarım çatıldı.

Kim yüzünden gerilmişti şimdi?

"Aykut."

Gözlerimi kapanırken boynumu esnettim. O adamı o zamanlar eşim olan o kadınla yakaladığım yetmemişti, şimdi bir de biyolojik kızım onu mu babası zannediyordu?

O gün onu daha fazla dövmeliydim.

"O senin baban değil bebişim." dedi ablam, tane tane. Minel'in bunu diyeceğini bekliyor gibiydi. Zaten hata bendeydi, Minel şu ana kadar o adamla aynı evdeydi, kimliğinde o adamın adı yazıyordu, tabii onu babası zannederdi. Bunu mu tahmin edememiştim?

"Hayıy." diye itiraz etti, ağlamasa da gözleri dolmuştu. "Ben biyiyoyum işte." Gözlerini kaçırırken küskün küskün omuz silkti. " O babam." Burnunu çekti. "Beni ona götüyceksiniz. Biyiyoyum ben."

Feriştahı gelse Minel'i bizden götüremezdi, tabii o şu an bunu anlayamıyordu. Yoruyordu beni çocukların bir şeyleri anlama seviyesi, doğduklarında yedi sekiz yaş zeka seviyesinden başlamaları gibi bir seçenek yok muydu hiç?

"Yayamasyık yapmicam, sös." Abim de ablam da kaşlarını kaldırdılar cüce birden konu değişince. Minel gözlerini onlara çevirdi. Şu yaşlar gözlerinden yok olsaydı olmaz mıydı? Ağlayan çocuklardan hiç hoşlanmazdım, o yüzden söylüyordum.

"Beni götüymeyin."

O adam Minel'i bir şekilde korkutmuştu, yurt dışına kaçmak da kurtarmayacaktı onları. Zaten çatacak yer arıyordum, onu bulup döverdim. İyi bir plandı, hem abimin bile beni durduracağını düşünmüyordum.

Ablam derin bir nefes alıp doğrulurken "Biz seni bırakır mıyız ufaklık?" dedi Hakan abim, sesi güven vericiydi. Böyle konuşmasına gerek yoktu, Minel ona zaten her türlü güveniyordu.

"Hem senin baban gerçekten o değil. Aykut senin babam değil."

Minel ümitle "Değiy mi?" diye sorduğunda ablam başını hızla iki yana salladı. "Değil."

"Senin baban burada." Abim sözü yine devralmıştı. Sonunda açıklama kısmına geldiğimizi anlayıp derin bir nefes aldım. "Reklam arası vermeyeceksin umarım." diye dalga geçtiğimde peder bey bana sert bir bakış attı. En son bu bakışlarından korkup sustuğumda on yaşındaydım herhalde.

"Neyde?"

Abim durdu, derin bir nefes aldı. Sonra beni işaret etti. "Burada." Minel bir bana baktı, bir de ablamla abime. "Anyamadım." Ablam sehpanın üzerinden kalktı, Minel'in yanına oturdu. Hareketleri hızlandığına göre o da heyecanlanmıştı.

"Dev adam senin baban, Minel."

Dev adam dediği ben miydim? Eyvallah, gururum okşanmıştı.

"Geyçekten mi?"

Her heceye ayrı ayrı vurgu yapmış, cümleyi yavaşça söylemişti. Tüm gerginlik bir anda dağılırken sabahtan beri olayları sessiz sessiz izleyen Arda bile güldü.

Ben mi?

Ben de bir sırıtmıştım işte, boşluğuma gelmişti.

"Gerçekten." dedi abim, eğilip Minel'in saçlarına bir öpücük kondurdu. Dilimi yanağıma bastırdım. Bu sevimli aile aşamalarını geçmek için bir "Atla." tuşu falan yok muydu? Teknoloji o kadar gelişmemiş miydi daha?

"Artık sen de burada yaşayacaksın. Hep bizimle olacaksın."

Babamın vakur sesi Minel'in ona dönmesine neden oldu. Bu haber onu mutlu etmiş olmalıydı ki ayaklarını salladı, gülümsedi. Gülümsedi de bu sadece birkaç saniye sürdü. "Annem?" dedi bu saniyelerin sonunda. "Annem geymicek mi?"

"Annen uzak bir yere gitti." diye açıklamaya çalıştı annem. Kelimeleri ağzından hızlıca çıksa da ne diyeceğini bilemediği belliydi. "Gelmesi biraz uzun sürebilir."

"Ne zaman?"

Engin abim dahil oldu. "Daha bilmiyoruz."

Minel başını salladı başka bir şey sormadan, sonra yanındaki tavşanı alıp ona sıkıca sarıldı. Bu sırada bana gizli gizli bakmayı da ihmal etmedi tabii. Bu arada gizli gizli derken ona göre gizliyi kastediyordum, odadaki herkes bakışlarını görmüştü çünkü.

Hakan abim oturduğu orta sehpadan kalktı, Doruk'un yanındaki boş yere yerleşti. Ortamda bir sessizlik oldu, bir tek cücenin tavşanıyla mırıl mırıl konuştuğunu duyuyorduk. Ne dediği anlaşılmıyordu.

"Minel'e bir oda ayarlamamız lazım."

Babam sessizliği bozduğunda "Burada ayarlarız." dedim umursamazca. "Evde onca oda var, birine sığar herhalde."

"Senin evinde..."

Engin abime "Ciddi misin?" der gibi baktım. "Tek başıma mı bakacağım? Burada kalacağız."

Uğraşamazdım küçük bir çocukla. Annem hem bizi hem de yeğenlerimi büyütmüştü, bu kızı da büyütebilirdi. Babam da evdeydi zaten, boşuna mı emekli olmuştu peder? "Torununa" da bakamayacaksa...

Annem "Sana yakın olsun odası oğlum." dediğinde başparmağımla kaşımın üzerini kaşırken "Bana yakın olmasa uyuyamaz mı odasında, öyle bir kural mı var?" diye sordum alayla. Babamın bakışları keskinleşti, nasihat etmeyip kızdığı sürece bu keskinliği umursamıyordum.

"Senin çalışma odanı onun odası yaparız, çalışma odanı da başka bir yere taşırız."

Eve pek iş getiren, çalışma odama kapanan biri değildim. Bu yüzden babamın sert cümlesini "Nasıl isterseniz öyle yapın." diye geçiştirdim. Yatak odama dokunup tüm düzenimi bozmadıkları sürece istediklerini yapabilirlerdi. Zaten evimden ayrılıp buradaki odamda kalmak yeterince kötüydü.

"O zaman bugün ona bir oda takımı bakmaya gidersiniz."

Ablamın neşeli sesi beni duraksattı. Kaşlarım kalkarken "Ben mi gideceğim?" diye sordum. "Ne alaka?"

Bir sessizlik oldu. Doğru, babasıydım, değil mi?

Elimi kısacık saçlarımın üzerinden sıkıntıyla geçirdim. Alışmam zaman alacaktı, alışsam da pek iyi bir baba olmayacaktım da neyse, bu konuyu tekrar düşünesim yoktu.

"Ayaz'ın çocuk koltuğunu anı diye saklıyordun, Minel onu kullansın bir iki günlüğüne."

Ablam Engin abimin sözlerine güldü. "Bir gün işe yarayacağını biliyordum!"

"Hayır, bilmiyordun. 11 saat doğumuyla uğraştığım çocuğumun aylarca oturduğu koltuğu atamam, dedin sadece."

"Olabilir, aynı bo..." Gözleri Minel'e kaydı, dudaklarına sahte bir tebessüm oturtup cümlesini yineledi. "Aynı şeyin laciverti."

Daha fazla bu sohbete katlanmak istemediğim için ayaklandım, küçük insanın gözleri üzerimdeydi, hissediyordum. "Siz Minel'i hazırlayın, ben de o ara çocuk koltuğunu takayım." deyip odadan çıktım. Belki hazırlamaları biraz uzun sürerdi de kafa dinlerdim, dün gece sahile gidememiştim, kafam kazan gibiydi.

Arabamı garajdan aldım, evin kâhyasını depodan çocuk koltuğunu getirmesi için aramıştım. Evin önüne geldiğimde orada bekliyordu, koşmuş olmalıydı ki nefes nefeseydi, gecikince sinirleneceğimi biliyordu.

"Arka koltuğa taksana onu."

Başını salladı ne demek istediğimi anlayıp. Dikkatli hareketlerle, arabamı ne kadar sevdiğimi sağır sultan duymuştu, çocuk koltuğunu şoför koltuğunun değil de onun yanındaki koltuğun arkasına yerleştirdi. Minel çaprazımda kalacaktı, başımı sağa çevirdiğimde onu görebilecektim. İyi olurdu, arabamın tertemiz krem koltuklarına ayaklarını sürerse görebilirdim.

"Sağ ol."

Başını eğip rica etti, koşar adımlarla uzaklaştı. Göbekli, kahverengi saçlı, bıyıklı bir adamdı. Adını bilmiyordum ama senelerdir bizimle çalışıyordu. Arkasından bakarken kaç sene olduğunu hatırlamaya çalıştım, bir iki saniyede hatırlamayınca bıraktım. O kadar önemli değildi.

"Biz geldik!"

Ablam kapımı açıp kulağımın dibinde bağırdığında derin bir nefes alıp dudaklarımı ıslattım. "Görüyorum." Gözlerini devirdi, büyük bir ihtimalle ne kadar ruhsuz olduğuma dair bir şeyler de diyecekti ama "Minel'i oturt da gidelim." dedim her zaman duyduğum şeyleri yine duymamak için.

Gözleri kısıldı, birkaç saniye beni süzdükten sonra "Yok." dedi aniden. Gülümsedi. "Arabana dokunmamızı istemiyordun, uzak durun diyordun ya... Ben dokunmayayım hiçbir şeye, Minel'i de sen oturtursun artık."

Sözünden dönmeyeceğini bildiğim için ısrar etmeye uğraşmadım, o da bir şey dememi beklemedi. Dizleri üzerine çöktü, ısrarla bakmadığım cücenin yanaklarından öptü. Sesini duydum.

"Babanla gidin, odana eşya seçin halacığım. Sen gelince de bahçedeki kedilere bakarız."

"Biy süyü kedi..."

Ablam güldü. "Tamam bebişim, bir sürü kediye bakacağız." Ayağa kalktı, bana son bir kez bakıp "Dikkatli ol, sakın Minel'i yanından ayırma." uyarısı yaptıktan sonra eve yürümeye başladı.

Arabadan indim, bakmaktan kaçındığım küçük insana baktım. Mavi, papatyalı bir şortun üzerine beyaz bir tişört giymişti. Beyaz, uzun çorapları vardı. Tavşanı her zamanki gibi kollarının arasındaydı. Başını kaldırmış, merakla bana bakıyordu.

"İnceleye inceleye bitiremedin." dedim arabanın diğer tarafına giderken. Peşimden geldi, anlamadığını belli edercesine "Hım?" dediğinde "Bir şey yok." diye geçiştirdim. Açıklama yapmakla uğraşacak halim yoktu. Kapıyı açtım.

"Gel." deyip koltuk altlarından tutarak onu kaldırdım, çok hafifti, küçük vücudunu hala daha havada tutarken kaşlarımı çattım. Normal miydi bu kadar zayıf olması?

Ayaklarını havada salladığında kendime geldim, başını çarpmamasına dikkat ederek onu çocuk koltuğuna oturttum. Düşmemesi için yapılan şeyleri de bağladıktan sonra geri çekilip baktım, normal duruyordu. Bir şeyi yanlış yapmamıştım.

"Neyeye gidicez?"

Evin bahçesinden daha çıkmadan sormuştu bu soruyu. Demir kapıdan geçerken "Sana eşya bakacağız." diye cevapladım. "Odan için."

"Odam için." diye tekrar etti. "Sayı mı oycakyay?"

"Hangi renk istersen öyle olacaklar." Navigasyona baktım, doğru yoldaydım. Büyük, fiyatları pahalı olduğu için çok insanın gitmediği bir yere gidecektik. Kalabalıkla uğraşmak istemiyordum, hem cüce de o kalabalıkta kaybolabilirdi. Ufacık bir şeydi zaten.

"Pembe de oyabiyiy."

Aklı renklerde kalmıştı, dikiz aynasından ona baktım, o da bana bakıyordu. "Hangi renkleri biliyorsun sen?" diye sordum bir anda, merak etmiştim.

"Sayı." dedi hemen. Sarıyla başımız beladaydı, bir iki günde bile çok iyi anlamıştım, neyse, pembeyle içli dışlı olmaktan iyiydi. "Pembe. Sonya... Mavi. Biy de yeşiy!"

Daha fazla renk söylemeyeceği belliydi, dudaklarım iznim dışında kıvrıldı. Dört renk biliyordu sadece, onun da yarısını doğru söyleyemiyordu zaten.

"Geydik mi?" diye sordu kırmızı ışık için yavaşladığımda. "Hayır."

Başını camdan dışarı çevirdi, ayaklarını salladı. Durduğumuz için ona bakabiliyordum tamamen. Tekrar bana döndü. "Ne zaman geycez?"

"Daha var. Uyu." Soru sormaması için uyuması en mantıklısıydı. Böylece sakince arabamı sürebilirdim.

"Uykum yok ki..."

"Sabah erken kalkmadın mı, nasıl uykun yok?"

Cevap vermedi, zaten bir cevaba ihtiyacım yoktu. Erken kalktığını biliyordum. Ablamdan duyduğum kadarıyla her sabah saat altıda ayaklanıyor, oturma odasına gidip kendi başına oyun oynuyor, bir şeylere bakıyordu.

Sessizce camdan dışarı bakmaya başladığında yola döndüm, ışık da yeşile dönmüştü, arabalar ilerlemeye başladı. Öğle vaktiydi, hafta içi de olduğu için pek trafik yoktu. Bu yüzden hızla ilerledim boş yollarda, biriyle kavga etmek zorunda da kalmadım.

Birkaç katlı mağazanın önüne gelip otoparka girdiğimizde bir şeyleri anlamış olacak ki "Geydik mi?" diye sordu. Yol boyunca tavşanıyla konuşup camdan dışarı bakmıştı, varlığını bu sorusuyla hatırlattı.

"Geldik."

Gülümsedi, arabayı park edip çıktığımda sessizce onu çocuk koltuğundan "kurtarmamı" bekledi. Bir kez daha koltuk altlarından tuttum ve yine içimde bir rahatsızlık oluştu, çok hafifti. Hastane kontrolüne gitmek şart olmuştu. Zaten şu ana kadar bunu düşünmemem hataydı, o kadın Minel'e peynir bile yedirmemişti.

"Tavşanını arabada bırakalım."

Başını iki yana sallarken oyuncağına sımsıkı sarıldı. "Oymaz. O benim tavşanım." Gözlerimi devirdim, çok çekeceğimiz vardı bu tavşandan.

Önümden ilerlemeye başladı. Mavi spor ayakkabılar giyiyordu, Hakan abim anlaşılan her şeyi düşünüp ayakkabı da almıştı ona çünkü ilk günkü ayakkabıları sarıydı, şu ankiler gibi değildi.

Babası Hakan abim olsa daha mutlu olurdu, değil mi?

Mağazaya iyice yaklaşınca durdu. Arkasını dönüp bana baktı. Aramızda zaten sadece bir adımlık mesafe vardı, o mesafeyi de kapattım. Böylece bana bakmak için başını bayağı kaldırmak zorunda kaldı. Bu hali dudaklarımı kıvırdı.

"Elimi tut." deyip elimi uzattığımda kolunu kaldırdı, ben elimi tutmasını beklerken o işaret parmağıma sardı parmaklarını. Bir an bu görüntüye baktım: işaret parmağıma sarılan küçücük, tombul parmaklar. Şirin duruyorduk, inkâr edemezdim.

İçeri girdik. Her yer sarımtırak ışıklarla aydınlatılmıştı, etrafta kimse yoktu. Güzel, rahat olacaktık. Birkaç adım daha attım, mağaza görevlisi hızla yanımıza geldi.

"Gökhan Bey, hoş geldiniz."

Adımı nereden biliyordu bu eleman? Kaşlarım çatılırken sordum. "Adımı nereden biliyorsun?"

Afalladı. Yanında yerini alan diğer çalışana baktı, sonra bana döndü. "Gökhan Bey..." dedi tereddütle. "Burası ailenizin."

Kaşlarımı kaldırdım. Öyle miydi lan? Mağazanın duvarın üzerine kocaman harflerle yazan ismine baktım. Tuna Mobilya. Evet, anlaşılan bizimdi.

"Tamam, daha da iyi." dedim şaşkınlığımı daha fazla belli etmeden. "İçeride müşteri varsa gönderin, başka birini içeri almayın. Biz eşya bakacağız."

Birkaç adım attım. "Ama Gökhan Bey..." Arkamı döndüm, bakışlarımı görünce sustu. Alayla gülümsedim. "Amalar umrumda değil, başka biri olmadan eşya bakacağım."

İnsanlarla uğraşamazdım, hem Minel daha güvende olurdu etrafımızda biri olmazsa. Yani mantıklı sebeplerim vardı mağazayı kapattırmak için. Vardı da niye açıklayacaktım? Dediğimi her türlü yapacaklardı zaten, kendimi yormama gerek var mıydı?

"Elimi bırakabilirsin."

Kolunu havada tutmak zorunda kalıyordu boy farkımızdan dolayı, yorulduğunu hissedebiliyordum. Zaten bunu dediğim an parmaklarını çekmiş, kolunu ovuşturmuştu. Bu hali beni gülümsetti ama birkaç saniye sonra kendime geldim, normal bir durumdu, niye gülüyordum?

"Çocuk eşyaları hangi katta?"

"En üst katta efendim. Asansör de şu tarafta."

"Eyvallah."

Hızlı adımlarla yarım dakika kadar yürüdüğümde cüce bir anda yanımdan kayboldu, arkama baktım, bana yetişmeye çalışıyordu. Yavaş olacaktık anlaşılan, şirketteki sıkıcı işlerden yırtıyordum burada geçirdiğim her an, bana uyardı.

"Geydim." dedi yanıma nihayet ulaştığında. Zaten asansörün önüne de gelmiştik. Başını kaldırdı, kırmızıyla yanan tuşa baktı. "Ben de." dediğinde "Sen de mi basmak istiyorsun?" diye sordum.

"Hıhı."

Belinden tutup kaldırdım, işaret parmağımla zaten yanan tuşa bir kez daha bastı. Bir değişiklik olmadığında durdu, gerek olmadığı için basmadığım diğer yönün tuşuna bastı bu sefer. Kırmızı ışık yanınca güldü. "Oydu!" Başımı bu kadar küçük bir şeye mutlu olmasıyla iki yana sallarken vücudunu yere indirdim.

"Gel." dedim asansörün kapısı açıldığında. Bacağımın dibine girdi, asansöre bindik. Kabin camdı, etrafı görebiliyorduk. Kenara yaklaştı, ellerini ve yüzünü cama yapıştırıp aşağı baktı. "Çıkıyoyuz!" dedi hareketlendiğimizde.

Durum bildirimi için sağ ol cüce, otuz yıllık yaşamımdaki tecrübelerim yukarı çıktığımızı anlamama yetmiyordu çünkü.

En üst kata geldiğimizde "Hadi, gel." deyip kabinden dışarı bir adım attım ama o hareket etmedi, hala daha camdan dışarı bakıyordu. "Minel, gel" dediğimde irkildi. Ellerini camdan çekip -izleri camda kalmıştı- hızla yanıma geldi. "Geydim."

"Buradan sana eşya bakacağız." diye açıkladım. "İstediğin her şeyi seç." Ciddi anlamda tüm mağaza onundu.

Başını salladı. Tavşanını kucağından ayırıp kulaklarını tutarak bir eline aldı. Yere serilmiş ince, kırmızı halıyı takip edip oda takımlarına bakmaya başladı. Cebimden telefonumu çıkardım, peşinde dolanırken bir şeyler izleyecektim. Zaten iki üç görevli başımızda bekliyordu, Minel'in başına bir şey gelmezdi.

Bir iki dakika geçtiğinde birinin pantolonuma asıldığını hissetmemle başımı telefonumdan kaldırdım. Yemyeşil gözlerini kocaman açmış bir şekilde bana bakıyordu, göz göze geldiğimizde bir yeri işaret etti.

"Bak! Pyenses odası!"

"Onu mu istiyorsun?"

"Hayıy." Başını iki yana sallarken dibimden ayrılıp yürümeye devam etti. "Ama güzey." Telefonuma döndüm. Bir kısa video bile izleyemeden tekrar pantolonuma asıldı.

"Bak! Kuş vay yatakta!"

Anlaşılan bir şey izleyemeyecektim, telefonumu cebime koyarken derin bir nefes aldım. Çocuktu, bir şeyleri göstermesi normaldi. Sakin olmalıydım. Ona baktım, bana bakıyordu, göz göze geldiğimizde bakışlarının arkasındaki gizli korkuyu görmemle öfkemin uçup gitmesi bir oldu.

Benden korkmasını istemiyordum. İyi bir baba olamayacak olsam da onun babasıydım, kimsenin ona zarar vermesine izin vermeyecek insandım. Benden korkmamalıydı.

"Gel, bakmaya devam edelim." dediğimde sesim beklediğimden de yumuşak çıktı. O da bunu anlamış olmalıydı ki gözlerindeki korku yok olmasa da azaldı, yürümeye devam etti.

Heyecanlanınca kendine engel olamayıp konuşuyor, sonra da vereceğim tepkilerden korkuyordu. Ne yapacaktım ben bu minikle?

"Kedi, kedi!"

Dekor olarak kullanılan ve bayağı gerçekçi duran kedi oyuncağına yapıştı. Gerçek bir kedi olmadığını anladığında dudakları büzüldü. "Kedi değiymiş." Omuzları çöktü, yürümeye devam etti. Bu üzüntülü halini incelememe fırsat bırakmadan tekrar çıkardı heyecanlı sesini.

"Hııı, sayı vay!"

Koştu. Halıya takılıp düşmesin diye adımlarımı hızlandırdım, bana güven vermiyordu. Haklı da çıktım. Uzaktan gördüğü oda takımına yaklaşamadan düşecek gibi oldu. Hemen eğilip kolumu beline sararak onu havaya kaldırdım.

"Koşma."

Sesim biraz sert çıkmıştı, gözlerini kaçırırken sessizce başını salladı. Onu yere bıraktığımda koşmaya niyet bile etmedi, yavaşça yürüdü.

"Bu güzey."

Açık sarı, krem ve beyaz renklerde; göz yormayan, yatağı kısa ama geniş bir odaydı. Dört kapaklı bir dolabı, küçük bir komodini ve sandalyesi vardı. Halısı ve perdeleri de sarı ve beyazdı. Ben bir kız çocuğundan çok daha pembe, göz kanatan bir oda beklemiştim ama anlaşılan cüce öyle bir oda istemiyordu.

"Bunu mu istiyorsun?"

Gözlerini kaçırdı. "Güzey." dedi sadece. Az önceki tüm enerjisi yok olmuştu. Derin bir nefes aldım. "İstiyor musun, istemiyor musun?" Cevap vermedi, tişörtünü sıkmaya başladı boştaki eliyle.

Bir dizimin üzerine çöküp göz hizasına geldim, şirket işlerinden yırtsam bile akşama kadar burada kalamazdım, bir an önce ne istediğini söylemesi gerekiyordu.

"Buradan sana bir oda alacağız ve ne istediğini söylemen lazım. Sen söylemeden ben bir şeyi bilemem, anlıyor musun?" Başını salladı yavaşça. "Güzel. Şimdi, bu odayı alalım mı, almayalım mı?"

"Ayayım."

Ayağa kalktım. "İstersen diğerlerine de bakabiliriz." Gezmekten pek hoşlanmasam da istediği olsun istiyordum. Zaten Ceyda'yla kaldığı üç sene boyunca bir sürü şeyden eksik kalmıştı, şu an istediği her şeyi almalıydı. O bir Aktuna'ydı, senelerce her şeyi ayaklarına serecektik.

"Bu güzey."

Yandaki görevliye baktım, anladı. "Evinize mi getirelim?" dediğinde başımı salladım. "Çabuk olsun, üç gününüz var." Daha fazla misafir odasında kalmasını istemiyordum, bir an önce düzenimiz oturmalıydı.

"Ama Gökhan Bey, üç..."

"Artık iki."

Sustu. Yanındaki diğer görevliler ona sitem edercesine baktı ama umursamadım, biraz hızlı olacak ve iki günde halledeceklerdi. O ara bembeyaz olan duvarlar da açık sarıya boyanırdı.

"Gel Minel, gidelim."

Bana baktı. Yüzü bir anda üzgünleştiğinde kaşlarımı kaldırdım. "Ama aymadık." diye mırıldandı. Bu küçük cidden şu an oda takımını arabaya yükleyip eve götüreceğimizi mi düşünüyordu?

"Onlar getirecek."

"Geyçekten mi?"

"Gerçekten. Hadi, gel."

Uzattığım elimi tuttu. Birkaç adım atmıştı ki "Yoyuydum." diye sızlandı. Bir anda onu kucağıma aldım, yavaş yürüdüğü için yapmıştım. Yorulması umrumda değildi.

(Yazardan not: Kucağına aldı derken bayılan bir kadını taşırmış gibi kucağına almıyor Minel'i, bebekleri kucağınıza alıp omzunuza yaslarsınız ya, öyle alıyor.)

Bir kolu tavşanına sarılıyken diğer kolunu boynuma sardı. Yanağını omzuma yasladı. Boynumu gıdıklayan buklelerinden yoğun bir şampuan kokusu geliyordu.

Asansöre bindiğimizde bu sefer sessizdi. Herhalde cidden yorulmuştu. Boynumdaki gümüş zincirle, zincirin ucundaki künyeyle oynamaya başlarken iç çekti. Uyuyacak mıydı?

Asansörden indik, görevlilere baktım. "Ödemeyi başka bir zaman yapacağım." Minel kucağımdaydı, kartımı çıkarmakla uğraşamazdım. Tavşanını bırakmadığına göre uykuya dalmamıştı ama mayıştığına emindim.

"Tabii Gökhan Bey, siz nasıl isterseniz."

Kapıya yürüdüm. Buradan bakınca bayağı yürüdüğümüz belli oluyordu. Cücenin bacakları da kısaydı zaten, benim bir adımıma yetişmek için üç dört adım atıyordu. Belki de yorulmakta haklıydı.

Tek kolumla onu tutarken cebimden araba anahtarımı çıkarıp kapıları açtığımda çıkan sesle irkildi. Başını omzumdan kaldırdı mahmur mahmur. "Bir şey yok, uyu." Bunu bekliyormuş gibi sertçe başını omzuma bıraktı.

Arka kapıyı açtım. Minel'i dikkatle koltuğuna oturttum, kucağındaki tavşanı alıp yan koltuğa fırlattım. Kemerini takıp başını yana yatırdım, başı öne eğik olursa eve gidene kadar boynu ağrırdı.

Gözlerini hafifçe araladı. "Tavşanım..." diye mırıldandığında "Yanında tavşanın." dedim hızlıca. Gözlerini kapatmasını bekledim ama yapmadı, bana baktı. Ona doğru eğildiğim için göğsümden ayrılıp sallanmaya başlayan gümüş zincire uzattı parmaklarını. Birkaç saniye onunla oynadı, sonra yavaş yavaş uykuya daldı.

Kapıyı uyanmaması için yavaş yavaş kapattıktan sonra ben de arabaya bindim. Arabanın çalışma sesi de onu uyandırmadı, yoldaki kornalar da. Sabah altıda uyanan bir çocuğun bu zamana kadar uyumadan dayanması bile mucizeydi zaten.

Yol boyunca gözlerim onun üzerindeydi, çocuk koltuğundan da düşmezdi ama aklım kalmıştı yine de. Düşerse ağlayacağı için endişeleniyordum, çocuk ağlamasını sevmezdim. Başka bir nedeni yoktu ona bakıp durmamın.

Eve gelip arabayı garajdaki her zamanki yerine park ettiğimde bile uyanmamıştı, bir saatir uyuyordu hareketsiz, bir şey mi olmuştu? Arabadan inip kapısını açtığımda ilk yaptığım nefeslerini kontrol etmek olmuştu. Nefes alıyordu, problem yoktu.

Yan koltuktan günahım kadar sevmediğim oyuncağı aldıktan sonra Minel'i kucağıma aldım. Bir şeyler mırıldandı, eli yine boynumdaki zincire gitti.

Yavaş yavaş, kucağımdaki miniği sarsmadan eve girdim. Ablam bizi camın önünde bekliyordu sanki, ben daha ayakkabılarımı çıkaramadan dibimizde bitti. "Sessiz ol." dedim o bir şey demeden. "Uyuyor." Dudaklarını birbirine bastırıp geri çekildi.

Kendi ayakkabılarımı bir şekilde çıkardıktan sonra Minel'in avcum kadar olan spor ayakkabılarını da çıkardım. "İlk misafir odasına." dedi ablam o koridora yöneldiğimi görünce.

Küçük insanı yatağa yatırdım, tavşanı da yanına bıraktım. "Rahatsız olur bunlarla." dediğimde hemen yanımda bekleyen ablam normalde içinde misafirler için battaniyeler ve yastıklar olan dolaptan bir takım çıkarıp bana uzattı.

"Al, giydir." dedi ben takımı alır almaz. "Ben yemek hazırlıklarına yardım edeyim." Yemekleri çalışanlar yapıyordu, kimseye yardım edeceği yoktu. Beni Minel'e yakınlaştırmak için böyle yapıyordu.

Elimdeki pijamalara baktım, bir de yan dönüp büzüşmüş uyuyan kız çocuğuna. Uyanmayacak mıydı ben bunları giydirirken? Yol boyunca uyanmamıştı, belki yine uyanmazdı.

Onu sırt üstü yatar hale getirdikten sonra doğrulttum. Üzerindeki beyaz tişörtü yavaşça çıkardım. Bu sırada sanki gözlerini aralamıştı ama konuşmadığına veya boynumdaki zincire yapışmadığına göre sıkıntı yoktu.

Sırtını terledi mi diye kontrol ettim, terlememişti. Pijama takımının yarım kol, pembe bluzunu ona giydirdim. Onu geri yatırdıktan sonra dizlerine gelen, pembe şortu giydirdim ona bu sefer de. Çoraplarını rahat etmesi için çıkardım.

Her şeyi halletmiştim.

İnce örtüyü altından çekip üstüne örttüm. Ev çok sıcaktı ama yine de üşür mü diye düşünmeden edemedim. Elimin tersiyle kollarına dokundum, soğuk değildi. Üşümezdi herhalde.

Ayağa kalktım, kapıdan çıkacakken içim rahat etmedi, geri döndüm. Misafirler için olan, ablamın pijamayı aldığı dolabı açtım. İçi Minel'in kıyafetleriyle dolu olsa da üst rafta bir battaniye olduğunu görebiliyordum. Onu aldım, yumuşaktı, çok kalın değildi ama ince de değildi, bununla üşümezdi.

Battaniyeyi önce beline kadar örttüm. Sonra içim rahat etmedi, boynuna kadar çektim.

Şimdi her şeyi gerçekten halletmiştim.

Odadan çıkarken kapıyı kapatmadım, aralık bıraktım. Şimdi o uyanana kadar oturma odasında beklemek vardı. Akşam yemeği yemeliydi. Hem havuza da düşebilirdi, onu engelleyecektim.

Nereden çıkmıştı bu baba olma işi bir anda? Ceyda'yı araştıracaktım, o araştırmayı yapıp hamile olup olmadığına bakacaktım.

نهاية الفصل

5 تعليق