Imposiblety'den
"Süpyizin ne?"
Sarı koltuğunda oturup babasına bakan Minel'e kırmızı ışıkta beklemenin rahatlığıyla dikiz aynasından baktı Gökhan. Kız çocuğunun gözleri uykuluydu, başını yaslasa uyuyacaktı ama adam restorandayken "Sana bir sürprizim daha var." dediği için direniyordu.
"Az kaldı güzelim, öğreneceksin."
Minel duyduğu cümleyle başını yasladı lollarını sardığı tavşanına, birkaç saniye bekledikten sonra tatlı tatlı konuştu. "Söyyesen oymaz mı?"
Gökhan kaşlarını kaldırırken "Olmaz." dedi kendisini zorlayarak. Kızı çok şirindi, dayanamıyordu, istediği her şeyi yapası geliyordu. İradesini güçlü sanırdı, anlaşılan oydu ki kızına karşı öyle değildi.
"Tamam."
Masum kabullenişine adamın sudakları kıvrıldı, yanağındaki gamzesi hafif bir şekilde ortaya çıktı. Yeşil yandığını görünce ilerledi. Yirmi dakika içinde evinin bahçesine girmişlerdi.
Evi deniz kenarında, kayalıkların üstündeydi. Çoğu kısmı siyah cam olan bir yapıydı, arka taraftaki odalar denize bakıyordu. Evin ön tarafındaysa küçük, çimenli bir bahçe vardı; bu bahçenin taş duvarları çok yüksekti.
"Aaa!" dedi Minel şaşkınlıkla. "Buyası neyesi böyye?"
Başını eğip arabanın camından daha çok şey görmeye çalıştı, Gökhan onun bu hallerine gülümserken arabasını evin garajına park etti. Arkasına döndü, ona merakla bakan kızına açıklama yapmak için derin bir nefes aldı.
"Burası benim evim." Düzeltti. "Bizim evimiz, artık burada kalacağız." Kızın yüzünde aniden beliren hüznü görünce açıklamaya devam etti.
"Gündüzleri ben seni yine babaannenlere bırakacağım, işten geldikten sonra da seni alacağım ve buraya geleceğiz, hiçbir şey değişmeyecek, yine herkesi göreceksin."
Minel bir süre sessiz kaldı. Babasına baktı. "Değişmicek." diye tekrar ettiğinde Gökhan başını salladı. Elini uzatıp kızının yanağını okşarken "Evet babacığım." dedi yumuşak bir sesle. "Hiçbir şey değişmeyecek. Sadece uyuduğumuz yer değişecek, o kadar."
Minel "Tamam." dedi uslu uslu. Gökhan bunu duyduktan sonra arabadan indi, arka kapıyı açıp Minel'i koltuğundan alırken "Gel güzelim." dedi yavaşça. Kucağındaki kız çocuğuna baktı, iki yanağından da sertçe öptükten sonra etrafı rahatça keşfedebilsin diye yere bıraktı. Minel ayakları yere basar basmaz eteğini düzeltti. Bir kolunu sardığı tavşanına "Eve geydik." diye açıklama yaptı.
Gökhan "Hadi, gidelim." dediğinde başını kaldırdı. Mahzun mahzun "Ama hediyeyeyim..." dediğinde adam gülümsedi. "Önce eve bakalım, sonra ben hediyelerini taşıyacağım."
"Sös mü?"
"Söz bebeğim benim, söz."
Minel söz almasının mutluluğuyla Kırmızı Balık söyleyip sallana sallana garajdan ön bahçeye bağlanan küçük yokuşu tırmandı.
Bahçeye geldiğinde etrafa baktı. Gözleri kocaman açıldığında Gökhan soru sormasını bekledi, bu mimik bir şeye şaşırdığını gösteriyordu çünkü.
"Hııı dev adam!" dedi kız heyecanla. Adamın yanına yaklaşıp dikkatini çekmek için pantolonuna asıldı, gözlerini Gökhan'a çevirmemişti, hâlâ daha bahçeye bakıyordu.
"Senin çiçekyeyini götüymüşyey!"
Raif ve Gülten Aktuna'nın evinin bahçesinde rengarenk, bazıları nadir türler olan çiçekler bulunurdu. Küçük kızın da gördüğü ilk bahçeli ev onların olduğu için, herkesin bahçesinde çiçek olması gerektiğini zannediyordu.
"Napıcaz dev adam? Poyise mi gidicez?"
Gökhan Minel'in endişeli cümlesiyle güldü, kızının bakışları kendisine döndüğünde açıklama yapmak için susmaya çalıştı ama kendisini durduramadı, sesli şekilde gülmeye devam etti. Yanağındaki derin gamze ilk kez bu kadar belli ediyordu kendini.
"Sen..." dedi dizleri üzerine çöküp ne olduğunu anlamadan babasına bakan kız çocuğunun göz hizasına indiğinde. Diyecek, Minel'i tanımlayabilecek bir söz bulamadı; tüm kelimeler eksik kalıyordu bu inci tanesinin yanında. Gökhan da diyeceklerini hareketleriyle ifade etmeyi tercih etti.
Kızının beline bir kolunu sardı. Önce yanaklarından, sonra boynundan sesli öpücükler çalarken "Nasıl bir şeysin? Nasıl böyle olabilirsin?" diye de mırıldandı.
Belki kızı olduğu için böyle hissediyordu ama Minel'in tüm hareketleri çok şirindi. O kadar masum ve saf düşünüyordu ki... Gökhan'ın bu kız çocuğunu ömrü boyunca koruması lazımdı. Kızı kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü bir kadın olduğunda bile bep bir adım gerisinde duracak; tökezlediğinde veya dinlenmek istediğinde kollarını açmaya hazır olacaktı.
Geri çekilip Minel'in yüzüne baktığında kızarmış yanaklarını görmek içindeki bir şeyleri eritti. "Gel." dedi biraz daha böyle dururlarsa kızı tekrar öpüp yanaklarının daha da kızarmasına neden olacağını bilerek.
"Çiçeklerimizi götürmediler meleğim." diye açıkladı bahçeye biraz daha girdiklerinde. "Çiçek ekmemiştim."
"Neden ekmedin?"
"Renkli şeyleri sevmiyordum."
"Şimdi seviyoy muşun?"
Gökhan sapsarı giyinen, kırmızı yanaklı, kıvırcık kızına baktı. Arabanın bagajında bir sürü pembe oyuncak vardı, rengarenk kıyafetler, peluş hayvanlar... Renkli şeyleri sevmeme ihtimali yoktu artık.
"Seviyorum."
"O zaman... Şey..." Elbisesinin eteğini sıkıp bıraktı. "Çiçek ekeyim mi? Yengayenk çiçekyey, hem de biy süyü, oymaz mı?"
Gökhan inci tanesinin saçlarını okşadı. "Ekeriz." Minel bunu duymanın mutluluğuyla gülümseyip bahçeyi incelerken cebinden telefonunu çıkardı.
Kime: Kâmil
Yarın sabah çiçek fidesi alıp evime getir.
Sarı ve pembe çiçekler fazla olsun.
Çok polenli şeyler olmasın.
Çiçek ekmek için ne lazımsa onlardan da getir.
Bahçeye bırakırsın.
"Buyası neyeye gidiyoy?"
Başını telefonundan kaldırıp işaret parmağıyla ön bahçeyi arkaya bağlayan yolu gösteren kızına baktı. "Gidip görelim."
Kısa, araba geçemeyecek kadar dar, yeri tahta, duvarla ev arasında kalan yolu geçtiklerinde korkulukları siyah cam olan üzeri kapalı, balkon benzeri bir yere çıktılar. Denizin tüm görüntüsü ayaklar altında olduğu bu yer yere kadar uzanan camlarla oturma odasına bağlanıyordu.
"Hııı!" dedi Minel gidip denize bakan cama yapışırken. "Daygayay vay! Kayayay! Bayık da vay mıdıy?"
"Vardır babacığım."
"Göyebiyiy miyiz?"
"Yüksekteyiz güzelim, balıklar da küçük, göremeyiz."
"Ya..."
Üzgünce mırıldanan kızına dayanamadı. "Akvaryuma gideriz seninle." dedi hemen. Minel'in gözleri büyüdü, cama yapıştırdığı ellerini çekip camın üzerinde iki minik el izi bırakarak babasının dibinde bitti. "Köpek bayıkı da vay mıdıy?"
Gökhan güldü. "Vardır meleğim." Minel güldü, ellerini çırptı yavaşça. Denize bakmaya devam ederken mırıldandı. "Duydun mu tavşan? Akvayyuma gidicez. Köpek bayıkı da vay!"
"Gel." dedi Gökhan burada yeterince kaldıklarından emin olunca. Cam kapıyı yana kaydırıp açtı, ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Minel babasını izledi, tam ayakkabılarını çıkarmak için eğilecekti ki "Dur, ben yaparım." diyip onun yerine eğildi Gökhan. Kızı zaten doğum gününde çok yorulmuştu, hem eteğini tutmaya çalışmak da onu bunaltıyordu.
"Burası da oturma odamız."
Hem ikinci katın merdivenini hem de dış kapıyı etrafı duvarlarla çevrili olmadığı için gören oturma odasının her yeri siyah döşeliydi, yerler koyu renk ahşaptı. Tavan yüksekti, ikinci katın holünün siyah camdan korkulukları buradan gözüküyordu. Televizyon ünitesinde kartallı aksesuarlar vardı. Halı tüylü, şekilsiz ve siyahtı. Odadaki siyah köşe koltuğunun arka kısmında, ikinci kata çıkan merdivenlerin balkon tarafında koyu renk ahşaptan, uzun bir yemek masası vardı.
"Senin sevdikin yenk."
"Evet babam, benim sevdiğim renk."
Minel etrafa bakarken "Ben sayıyı seveyim." diyerek kendisi hakkında bir bilgi verdi. Gökhan onun bu tavrına güldü.
"Buyası neyesi?"
"Mutfağımız, görmek ister misin?"
Minel başını iki yana salladı. "Odan neyde?" diye sordu. Kendi odasıydı asıl merak ettiği ama çekindiği için soramıyordu. Gökhan gülümsedi bunu anlayıp, kızını belinden kavradığı gibi kucağına aldı, ahşap merdivenleri hızlıca çıktıklarında dört kapısı olan bir holle karşılaştılar.
"Önce senin odana bakalım mı inci tanem?"
Minel duyduğu hitap şekliyle kalbinde bir hareketlilik hissetti, yanağını adama yaslayıp yüzünü boynuna gizledi. Bu sırada Gökhan'ın boynunu saran kolu da sıkılaşmıştı. Gökhan anladı hem mutlu olup hem utandığı, saçlarından öpüp bu utangaçlığının geçmesini bekledi. Odasına tam tepki vermesini istiyordu, utançla gölgelenmiş bir tepki değil.
"Odama bakayım."
Küçük kız bir iki dakikanın sonunda başını kaldırıp konuştuğunda adam kendi odasının yanındaki odaya yöneldi. Işıkları açtıklarında Minel'in daha önce seçtiği oda takımına benzeyen, sarı ve krem ağırlıklı bir oda karşıladı onları. "Çok güzeymiş buyası!" dedi Minel görür görmez, Gökhan gülümsedi. "Sevdin mi güzelim?" diye sordu emin olmak için. "Çok şevdim!"
Kolunu adamın boynuna iyice yapıştırdı, hafifçe yükselip Gökhan'ın kısa sakallarının üzerine yumuşak bir öpücük bıraktı. "Teşekküy edeyim!" Gökhan bu masum öpücükle derin bir nefes aldı, kızının saçlarından şampuan kokusunu içine çekmesine neden olacak bir öpücük çaldıktan sonra tekrar hole çıktı.
"Burası da..." dedi kızının odasının yanındaki odanın kapısını açarken. Işıkları yaktı. "Oyun odan."
Minel gördüğü şeyle derin bir nefes aldı, bir süre tepki bile veremedi. Oyun odasında top havuzuna açılan bir kaydırak, prensesli bir çadır, ahşap ve küçük boyutlarda mutfak tezgahıyla rengarenk bir dondurma arabası, bir sürü başka oyuncak kutusu vardı. Duvarlar çizgi film karakterlerinin çizimleriyle doluyken yerler yumuşak, pembe ve sarı yapboz parçaları şeklinde bir döşemeyle kaplanmıştı.
Gökhan odadaki her yeri inceleyen kızını yavaşça yere bıraktı, dizleri üzerine çöküp bakışlarını kendisine çeviren Minel'le göz göze geldi. Ellerini tutup iki avuç içini de sesli bir şekilde öptü. "Bu da ikinci doğum günü hediyem." Duygu dolu bir sesle ekledi. "İyi ki doğdun babacığım. İyi ki geldin."
Kızının ufak yüzünü avuçları arasına alıp alnından ve burnundan öptü. Kendisine parlak bir şekilde bakan gözleri gördüğünde konuşmak için yutkunmak zorunda kaldı.
"Seni çok seviyorum."
Duygularını ifade etmekten nefret eden adama kolaylıkla bu cümleyi söyleten kızı farkında bile değildi durumun, babasını dinliyordu sadece.
"Sen benim minik bebeğimsin." Minel'in buklelerini incitmekten korka korka, Minel'in belki de dokunuşlarını hissetmemesine neden olacak bir yumuşaklıkla okşadı. "Hep de öyle kalacaksın." Kızının ellerinden öptü tekrar.
Minel babasına baktı, baktı ve baktı. Kolunu sardığı tavşanını yavaşça yere bıraktı. Ardından hızla atıldı, adamın boynuna sarıldı daha birkaç saat önce dakikalarca sarılmamışlar gibi.
"Sen çok iyi biyisisin Mineycim."
Gökhan farkında bile olmadan gülümsedi, meleğinin saçlarından uzun uzun öptü, o çekilene kadar sarılışını bitirmedi. Minik bebeğim dediği kızını göğsüne sakladı, kolları arasında kaybetti dakikalarca.
"Çok güsey oymuş." dedi kız çocuğu geri çekildiğinde. Odayı çok beğenmişti, daha önce neşesi yüzünden ona kızılmamış olsaydı belki yerinde bile zıplardı. Onun yerine tavşanını yerden aldıktan sonra odada gezindi, zarar vermekten korka korka dokundu eşyalarına, genelde işaret parmağının ucuyla yapıyordu bunu.
İncelemesi bugünlüğüne bittiğinde babasının ayaklarının ucunda beliriverdi yine. İki metreye yakın boyu yüzünden kafasını tamamen kaldırarak bakmak zorunda olduğu adam "Benim odamı da görmek ister misin?" dediğinde başını olumlu anlamda salladı.
Gökhan Minel'in elini tuttu, yavaşça hole çıkarırken aklındaki soruyu da sordu. "En çok benim doğum günü hediyemi sevdin, değil mi?"
Minel babasına baktı, birkaç saniye düşündükten sonra "Evet." diye mırıldandı. "En çok sevdim."
Gökhan otuz iki diş sırıttı. Tabii ki en çok onun hediyesini sevecekti, Minel onun kızıydı. Hem Gökhan oyun odasını düzenlemek için saatlerce uğraşmıştı, kızı yere düşerse dizleri acımasın diye aldığı plastik döşemeleri bile kendisi zemine montelemişti.
Gökhan'ın sevincinin aksine Minel rahatsızca yerinde kıpırdandı. "Ama söyyeme, tamam mı?" dedi babasının odasına girmeden önce. "Üzüyüyyey." Gökhan bir şey demedi, kızına yalan söylemek istemiyordu, başını sallamakla yetindi.
Gökhan'ın siyahla kaplanmış odasına girdiklerinde Minel'in gözleri ilk önce giyinme odasına ve banyoya açılan siyah kapılara, duvardaki çerçeveli ve imzalı formalara gitti. Ardından zemine kadar inen ve odanın tüm duvarını kaplayan cama takıldı. "Denizi göyüyoyum!" dediğinde Gökhan "Evet inci tanem." diye onayladı. "Denizi görüyoruz."
Denizi izlemeyi sevdiği için evini bir uçurumun kıyısına yaptırmıştı. Hava güzel olunca gündüzleri deniz sakin olsa bile hava karardıktan sonra mutlaka dalgalanıyor, hırçınlaşıyordu. Gökhan da bu görüntüyü seviyordu. Kayalara çarpan dalgaları, dağılan köpükleri, birkaç saat öncesine kadar çok sakin gözükmelerine rağmen şimdi öfkelenen dalgaları... Belki de hırçın denizi bu kadar sevme nedeni kendisini hatırlamasıydı.
Minel camın önüne gitti; bu sefer ellerini yapıştırmadan izledi denizi. Hipnotize olmuş gibiydi, her zaman yerinde sallanır veya tavşanıyla konuşurdu ama onu bile yapmıyordu. "Çok mu sevdin denizi izlemeyi?" diye sordu Gökhan kızının yanına çömelirken. Minel başını salladı. "Hıhı, çok sevdim."
Babasına çekmişti.
Gökhan bu benzerlikle sırıttı, hoşuna gidiyordu bu masum ruhta kendinden bir şeyler bulmak, babası olduğunu bir kez daha hatırlıyordu, bu da mutlu olması için büyük bir sebepti.
"Diğey oda neydi?"
Kızının sorusuyla düşüncelerinden sıyrıldı. "Anlamadım güzelim." dediğinde Minel dört parmağını gösterdi. "Döyt oda vaydı." Gökhan kızının parmaklarını tutup öptü önce, yapmasa içinde kalırdı, sonra cevapladı. "Spor aletlerim var o odada meleğim."
Minel anladığını belirtircesine başını salladıktan sonra bir eliyle gözünü ovuşturdu, sonra esnedi. Gökhan anladı kızının çok yorulduğunu, zaten arabadaki halinden de belliydi.
"Sana pijamalarını giydirelim, dişlerimizi fırçalayalım, sonra da uyuyalım." diyerek yapacaklarını tek tek anlattığında Minel uysalca babasına baktı. Gökhan ayağa kalkmadan önce saçlarının üzerinden öptü. Odasına gidip dolabından pembe bir pijama takımını aldı. Evdeki kıyafetlerinin aynılarından buraya da aldırmıştı, Minel'in yabancılık çekmesini istemiyordu.
"Gel babacığım, değişelim üstünü."
Minel pıtı pıtı adımlarla babasının yanına gitti, tavşanı siyah nevresimli yatağın üzerine bıraktı. Bu sırada tekrar esnemişti. Gökhan onun bu hallerine hafifçe güldükten sonra kızının elbisesini çıkardı. Bu sırada dayanamayıp boynundan birkaç kez öpmüştü.
Sormadan bir şey yapıp kızını korkutmak istemiyordu.
Bu yüzden Minel uyuyakalmadan önce Gökhan aklındaki soruyu dile getirdin
"Bugün beraber uyuyalım mı?"
Minel "Hı?" dedi şaşkın şaşkın. Uykulu zihni bir şeyleri anlamakta sıkıntı yaşamasına neden oluyordu. Gözlerini kırpıştırdı.
"Beraber uyumak ister misin?"
Kız çocuğu pek düşünmedi, babası pembe tişörtünü kafasından geçirirken "İsteyim." diye mırıldandı. Ne zaman bu dev adamın yanında uyusa mükemmel bir uyku çekiyordu.
Gökhan pijamalarını tamamen giydirdiğinde kız çocuğunun gözleri neredeyse kapanıyordu, ona dişlerini bu halde fırçalatmaya kıyamadı adam. Sürekli gözlerini ovuşturan veya kırpıştıran kızını kucakladı, Minel hemen başını babasının göğsüne yaslayıp gözlerini kapattı. Gökhan'ın içi gitti bu güvenişe, gülümsedi, örtüyü açıp Minel'i yatağına bıraktı, üzerini örttü.
Söz vermişti; Minel'in oyuncaklarını hızlıca, kızını uyandırma veya daha derinleşemeyecek kadar yeni olan uykusundan uyanıp da yanında olmadığını görmesine neden olma korkusuyla oyun odasına taşıdı.
Üzerini değişti, dişlerini fırçalayıp alt kattan telefonunu aldı. Normalde sabah yapacağı konuşmayı yapmaya gecenin sessizliğiyle teşvik oldu, Raif'i aradı.
"Oğlum? Bir şey mi oldu?" diyerek açtı telefonu Raif. Doğum gününün sonunda Gökhan bir sürprizi daha olduğunu söyleyerek Minel'i götürnüştü ve oğlunu azıcık tanıyorsa kızıyla vakit geçirmek yerine kendisini aramazdı.
"Tuğrul'u buldum, hesaplaştık."
Telefonun ucunda bir sessizlik oldu, Gökhan sabırsızca devam etti. "Mutfaktaki çalışanları nereye gönderdin?"
Tuğrul aynı hikâyeyi polislere ve avukatlara da anlattığını söylediğine göre başka birinin sirkeleri değiştirme ihtimali Raif'in kulağına gitmiş olmalıydı, Gökhan babasını böyle bir olasılık varken mutfaktakileri orada barındırmayacağını bilecek kadar iyi tanıyordu.
"Farklı restoranlara dağıttım, bu iş çözülünce geri gelebileceklerini söyledim."
Gökhan itiraz etmedi, mantıklı bir çözümdü. "Kim yapacak yemekleri?" diye sordu onun yerine, güvenilir insanlar olmalıydı, yemeğe Minel'in alerjisi olan bir şeyi katan kişi zehir de katardı.
"Annenle ben yapacağız, işimiz yok, bize de eğlence olur."
Gökhan kaşlarını kaldırdı. "Annem tamam da..." dedi alayla. "Sen ne alaka? Evdeki herkesi zehirleyeceksin."
Raif "Zehirleyecekmişim." diye homurdandı, kaşları çatılmıştı. Devam etti. "Kurt kocayınca köpeğin maskarası olurmuş."
Gökhan daha fazla dalga geçmedi babasıyla, araları hâlâ daha iyi değildi, o ismi vermeyişini kolay kolay unutmazdı. Raif de bunun farkındaydı, sohbeti az da olsa devam ettirmek istedi. "Yarın geldiğinizde konuşuruz."
"Yarın gelmeyeceğiz." diye kestirip attı Gökhan. "Kızımla vakit geçireceğim."
Yine bir sessizlik oldu, Gökhan bu sessizlikten yararlanıp üst kata çıktı, Minel'i kontrol etti, uyuyordu, sesinin ona gitmemesi için spor aletlerinin olduğu odaya girdi.
"Tamam, öyle yapın oğlum, sıkıntı değil. Nerede kalıyorsunuz peki? İstanbul'da mısınız?"
Umursamaz bir tavırla cevap verdi. "Evimizdeyiz. Artık burada kalacağız." Bu sefer sessizlik oluşmadı, hatta Raif'in tepkisi oldukça hızlıydı. "Ne? Ne diyorsun sen oğlum?"
"Duydun. Evimizde kalacağız, Minel'i gündüzleri size bırakıp işten sonra alacağım."
Beşinci torunu olan kıvırcığa dedelik yapmayı oldukça seven adam itiraz etmek, bir bahane bulmak istedi ama doğru düzgün bir fikir çıkmadı beyin fırtınasından. Derin bir nefes verirken kendi kendini avuttu. "Tamam, gündüzleri bizimle olacak."
Gökhan bu tesellileri umursamıyordu; sonuçta o, kızıyla daha çok vakit geçirececekti. Geri kalanı umrunda değildi.
"Başka bir şey demeyeceksen kapatıyorum."
"Kapat oğlum, kapat." dedi Raif sıkkın bir tavırla. Minel'in uyumadan önceki mahmur hallerini, kısılan gözlerini göremeyecekti artık. Hatta belki de kahvaltıyı ve akşam yemeğini süsleyen o tatlı cümleler de kaybolacaktı, Gökhan kahvaltıdan sonra gelip, bırakıl akşam yemeğinden önce Minel'i.
Gökhan hiçbir kelime etmeden telefonu kapattı. Sessiz adımlarla odasına girdi. Yatağına yattığında telefonunu komodine koyup Minel'e sarılacaktı ki duraksadı. Bir telefonuna, bir de Minel'e baktı. "Radyasyon." dedi kendi kendine, telefonunu tekrar alt kata indirdi. Yetmedi, mutfağa götürdü.
"Kaktüs alayım, evet." diyordu yukarı çıkarken. Minel daha çok küçüktü, değerleri de düşüktü, radyasyon ona zarar verebilirdi.
Yatağına girdiğinde abajurun ışığını kapatmadı, Minel kendi odasında uyuduğunda gece lambası veya abajuru mutlaka açık olurdu çünkü.
Uyandırmamaya dikkat ederek kolunu beline sardı, kızını kendisine çekip yan döndü. Diğer kolunu da sırtına atacaktı ama vazgeçti, kolunun ağırlığı Minel'i rahatsız ederdi. Kuş kadar bir şeydi. Böyle de rahat edemedi, sırt üstü uzandı, kız çocuğunu üzerin yatırıp başını boynuna denk getirdi. Kollarını sırtına sardığında doğru pozisyonu bulmanın keyfiyle gülümsedi, inci tanesinin bebek kokulu saçlarından bir öpücük çaldıktan sonra gözlerini uyuyacağı en huzurlu uykulardan biri için kapattı.
.
.
.
Gökhan Aktuna'dan
Göğsümün üzerinde gezen hafif bir his uykumun hafiflemesine neden oluyordu. Hafifçe yan dönerken kollarımın arasındaki bedene daha sıkı sarıldım. Bu hareketim dokunuşun gitmesine neden oldu, tabii sadece birkaç dakikalığına.
"Dev adam uyumayı seviyoy, tavşan. Hakan amcam eyken kaykıyoy, hayam eyken kaykıyoy. Dev adam hep uyuyoy."
Duyduğun yakınmayla dudaklarım kıvrıldı, bu anı bekliyormuş gibi gözlerimi açtım. Başını göğsüme yaslamış, normalde yatağın en ucunda duran tavşana kolunu sarmış, işaret parmağını göğsümde gezdirerek konuşuyordu.
Korkmaması için ses çıkarmadım, hafifçe hareket ettim. Başını kaldırdı, gözlerimi açık gördüğünde hemen gülümsedi. "Uyandın dev adam! Günaydın!"
"Günaydın." dedikten sonra doğrulup yanağından sertçe öptüm. Bana tatlı tatlı baktığında "Demek hep uyuyorum, öyle mi Minel Hanım?" diye sordum az önceki cümlelerine dönüp. Gözlerini kırpıştırıp "Miney Hanım." diyerek dediğimi tekrar ettiğinde bir an dikkatim dağıldı, az önce öpmediğim yanağını öptüm bu sefer de.
"Evet, meleğim. Şimdi soruma cevap bekliyorum, ne demek hep uyuyorum ben?"
Normalde yedi buçukta uyanıyordum, Minel'in erken uyanışlarından sonra alarmımı altı buçuk yapmıştım ama yine benden önce uyanıyordu, sonra da söyleniyordu hanımefendi.
"Ama şey..." dedi gözlerini kaçırıp. Boynumdan sarkıp havada duran künyeme uzattı parmaklarını. "Ben uyanıyoyum gündüz, şen uyuyoysun. Sonya, sonya bekyiyoyum. Canım sıkıyıyoy."
"Güzelim..." dedim doğrulup sırtımı yatağın başlığına yaslarken, vücudunu kucağıma yan bir şekilde çektim, ayaklarını salladı başını kaldırıp bana bakarken.
"Ben normal bir zamanda uyanıyorum, sen çok erken kalkıyorsun. Uyuyamıyor musun, babacığım?"
"Uyuyoyum. Başka uykum geymiyoy!"
Coşkulu coşkulu söyledikleri beni güldürdü, kucağımdaki vücudunu göğsüme bastırırken yüzünden ve saçlarından defalarca öptüm. "Ölürüm ben sana."
Künyemle oynarken uslu uslu bekledi onu öpmeyi bitirmemi, geri çekildiğimde sarı kirpiklerinin altından baktı bana. Başını göğsüme yasladı.
"Eyin acıyoy mu?"
Nereden hatırlamıştı bir anda, hiçbir fikrim yoktu. "Acımıyor küçüğüm." Bana bakmaya devam etti, ikna olmadığını anlayınca elimi ona uzatıp avuç içimi çevirdim. Sargıları bir gün sonra çıkarmıştım; bu yüzden avuç içimdeki küçük, çizgi gibi kesik izleri açıktaydı. Silikleşmişlerdi, Minel'i canımın acımadığına ikna edebilirlerdi.
İşaret parmağını yavaşça kesiklerin üzerinde gezdirdi. "Acımış." derken üzgündü, gözleri dolacak gibi olduğunda -ne zaman elimi görse böyle oluyordu, sargılıyken de aynıydı- hemen konuştum.
"Ağlamak yok, Minel. Gerçekten acımıyor."
Omuz silkti yerinde iyice küçülürken. Gözlerini kaçırdı. "Acıyoy, biyiyoyum ben." dedi burnunu çekerken.
Kaşlarımı çattım. "Nereden biliyorsun?" Bu dedikleri elim sarılırken de dikkatimi çekmişti ama o an sormak istememiştim, ağlıyordu çünkü.
"Parkta düştüm, koşuyoydum." dedi hızlı hızlı. Kaşlarım biraz daha çatıldı. Minel böyle olayları anlatırken kelimeleri arasında düşünürdü, şimdi beklememişti bile.
"Düştüğünde mi böyle oldun sen de?"
Başını salladı, devam ettim. "Hava nasıldı o gün?" Bu sorumla afalladı, gözlerini kaçırdı. "Şey..." derken eli çoktan tişörtüne yapışmıştı. Böyle bir soruya gerildiğine göre... Yalan söylüyordu.
"Güneş vaydı."
"Güneş vardı, tamam. Ne oynuyordun koşarken?"
Yerinde kıpırdandı, huysuzlanıyordu. "Sakyambaç." diye mırıldandı yarım dakika kadar sonra.
"Sen mi ebeydin?"
"Hıhı."
"Nereye saklandın?" Ebeyse saklanmazdı.
"Şey, ağaç vaydı, onun aykasına."
Derin bir nefes aldım. "Babacığım..." dedim tişörtünü kavrayan yumruğunu açarken. "Bir şeyleri yanlış anlatıyorsun, fark ediyorum, doğrularını anlatabilir misin?"
Daha yeni açtığım eli tekrar yumruk oldu. Bu sefer tişörtünü değil, işaret parmağımı sıkıyordu. Minik parmakları bembeyaz kesildi. "Yanyış değiy." dediğinde ağlayacak gibiydi. "Doğyu anyattım."
"Bebeğim benim..." diye başladım cümleme. "Korkmana gerek yok, hiç kimseden yok. Ben buradayım, seni koruyacağım çünkü babalar kızlarını korur, anlıyor musun beni? Hadi, anlat bana. Sen anlatmadan ben bir şey bilemem, seni koruyamam."
Babalar kızlarını korur.
Onu hiçbir şey bilmeden de korurdum, kollarım arasında saklardım gerekirse ama bir şeyleri anlatmaması için böyle olduğunu bilmemesi lazımdı.
"Ama kısay bana." Sesi titredi, yanaklarına yaşlar akmaya başladı. Dişlerimi sıktım. Öfkemden dolayı zar zor "Kimse sana kızamaz." dedikten sonra yanaklarını dikkatle sildim. Bu sırada elini elimden çekmemişti. Gözyaşlarını beraber silmiştik.
Öfkemin etkilerinden kurtulmayı başardığımda devam ettim. "Hadi, babacığım. Hadi, güzeller güzelim." Elinin üzerinden öptüm. "Anlat bana, ne oldu?"
Birkaç saniye yaşlı gözlerle bana baktı. "Şişe vaydı. Masadaydı. Sonya, sonya..." Derin bir nefes aldı, gözyaşları yanaklarına akmadı. "Yeye düştü, kıyıydı. Aykut göymeşini iştemedim."
Vücudu bu ismi anmasıyla titredi, o adamla kadını daha çok arayacaktım. Habire ülke değiştiriyorlardı, o yüzden bulamamıştım ama kızımın korkudan titreyişinden sonra onları dünyanın öteki ucunda bile olsalar bulurdum.
"Şişeyi topyayken, topyayken..." Parmağımdaki parmakları sıkılaştı. "Eyim kan oydu."
Başımı yana eğip boynumu esnettim, gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Ne yaptılar?" Gözlerimi açıp yeşillerine bakarken devam ettim. "Sardılar mı elini bebeğim benim?"
"Şey..." dedi başını göğsüme yaslayıp ellerini kucağına koyarken. Gözlerini benden çekmişti, utanıyordu. "Yayamasyık yaptım." diye mırıldandı. "O yüsden saymadıyay."
Bu yüzden elimi sarmak istemişti, yanımdan ayrılmamıştı görene kadar.
Sakin ol, sakin ol, kucağında duruyor, sakin ol. Olamıyorum, olamıyorum. Belli ki onlar bunu demişti benim kızıma. "Yaramazlık yaptığın için..." demişlerdi. O adamı bulduğum an mahvedecektim, bitirecektim onu da o kadını da.
"Ama şey..." diye devam etti öfkeden titreyen ellerimi, sıkılan çenemi fark etmeyip. Yüzüne yumuşakça bakmaya çalıştım korkmaması için, üzgündü. "Buyda yayamasyık yapmıcam, geyçekten. Usyu çocukum aytık, bıyakmıcaksın beni, di mi?"
Konuşabilmek için birkaç saniye bekledim, sıktığım dişlerimi gevşetmek çok zordu. Bu sırada oluşan sessizliğimi yanlış anladı. "Geyçekten." diye tekrar ettiğinde sesi titriyordu. "Yayamasyık yapmıcam, sös. Noyuy beni bıyakma."
Dolan gözlerini gördüğümde "Ben seni bırakır mıyım?" dedim hemen. "Babanım ben senin, nasıl bırakırım seni? Senin gibi dünyalar tatlısı..." Yanağına akan bir iki damla yaşı sildim yavaş yavaş. "İyi kalpli bir kızı hem de."
Burnunu çekti.
"Sen yaramazlık da yapsan ben seni bırakmayacağım. Sen çocuksun, tabii ki yaramazlık yapacaksın. Koşacaksın, bir şeyleri kıracaksın, ortalığı dağıtacaksın. Ben sana kızmam." Saçlarını okşarken "Kıyamam ki ben sana." dedim içim gide gide. "Bir tanecik bebeğimsin sen benim."
İç çekerken başını göğsüme yasladı. "Biy tanecik." diye tekrar ettiğinde hafifçe gülümsedim. Bu kadar öfkeli bir anımda bile beni gülümsetmesi mucizeydi. "Evet, bir tanecik."
Hafifçe doğrulup kollarını kaldırdı, derdini anlayıp eğildiğimde boynuma sarıldı. "Şen de biy taneciksin." Kollarımı hemen vücuduna sardım, kıvırcık saçları dışında her yeri gizlendi. Onu böyle gizlemek istiyordum tüm kötülüklerden, hep mutlu olmalıydı benim bebeğim, hep cıvıl cıvıl gülmeliydi.
Dakikalarca saçlarını okşadım, geri çekilecek gibi olduğunda izin verdim. "Kahvaltı hazırlayalım mı artık güzelim?" diye sordum karnına elimi koyup. "Sanki acıkmışsın, karnın bana öyle söyledi."
Güldü. "Kaynım konuşamas ki..."
"Hayır, konuşuyor, sen duymuyorsun."
Yüzü karıştı, yataktan kalkıp onu kucağıma alarak -elemanı da almıştım tabii- odadan çıktığımda "Ne?" diye sordu. "Konuşuyoy mu geyçekten?"
Ciddi ciddi başımı salladım. "Evet. Şu anda da yemek istediğini söyledi."
"Ama dev adam..." diye mırıldandı, iyiden iyiye kafası karışmıştı. Başka bir şey demedi, yanağını omzuma yaslayıp düşündü. "Kaynım konuşuyoymuş tavşan, dev adam söyyedi." diye mırıldandı mutfağa geldiğimizde. Güldüm, vücudunu tezgahın üzerine bıraktım.
"Şimdi seninle kahvaltı hazırlayacağız."
"Kahvaytı hazıyyıcaz."
Buzdolabından yiyecekleri çıkarırken "Evet, küçüğüm." diye onayladım. Her şeyi tezgahın bir köşesine dizdikten sonra dolabı kapattım, domates ve salatalıkları yıkadıktan sonra çekmeceden bıçağı alıp Minel'in olduğu tarafa geçtim.
"Sayatayık, domateş."
"Evet, babacığım." diyerek bir kez daha onayladım. Onun söylediği her şeye tepki vermek istiyordum, o insanların yanında ilgisiz kalmıştı; benim yanımda öyle olmadığını, dediği her şeyin dinlendiğini bilmeliydi.
"Ben de yapabiyiy miyim?"
"Olmaz güzelim." dedim hemen. "Sen daha küçüksün, bıçaklar senin için tehlikeli."
"Ama dikkat edeyim."
Yanağını okşadım bıçak tutmayan elimle. "Israr etme bebeğim benim, olmaz, seninle başka bir şey yaparız."
"Tamam." dedi yavaşça, kolları arasındaki tavşana başını yaslayıp sessizce beni izledi. Her şeyi tabaklara bölüştürdükten sonra yumurtalara uzandım.
"Şimdi yardım edebilirsin, seninle yumurta kıralım."
Gözleri ışıldadı. "Nasıy yapıcaz?" dedi heyecanla. Bu heyecanına güldüm, küçük bir cam kabı tezgaha koyduktan sonra yumurtalardan bir taneyi ona uzattım.
"Hııı..." dedi gözleri büyürken. "Yumuyta yeşiy."
Yumurtaları bir çiftlikten getirtiyordum, bazı tavukların yumurtalarının doğal olarak mavi ya da yeşil olduğunu duymuştum ama şu ana kadar ilgimi çekmemişti. Minel'le evimize taşınma kararını verdikten sonraysa Kâmil'i aramış, o renkli yumurtalardan istemiştim. Güzelim çok sevecekti hepsini.
"Evet, inci tanem, yeşil. Sen kırmak ister misin?"
Üzgün üzgün "Yapamassam noycak?" diye sorduğunda "Hiçbir şey olmayacak." diye cevap verdim. "Tekrar deneyeceğiz, ben de beceremiyorum."
Tavşanını yanına oturttuktan sonra yumurtayı aldı, bir süre inceledi, kulağına götürüp salladı. Daha sonra cam kaba baktı. "Napıcam?" diye sorduğunda "Yumurtayı şuraya vur." dedim kabın kenarını gösterip.
"Ama öyye kıyıyıy."
"Kırılması lazım zaten meleğim."
Kaba baktı, elindeki yumurtayı sertçe kenarına vurduğunda kırmayı başarmıştı ama bir sorun vardı; kırık çok büyük olduğu için yumurta hemen aktı, Minel'in çorabının üstüne.
"Hııı..." dedi ağzı şaşkınlıkla açılırken. Bir elinde kalan boş kabuklara, bir de üzeri yumurta olan çoraplarına baktı. "Döküydü!" Çok şaşkındı, anlamaya çalışıyordu olanları. Haline sesli bir şekilde gülüp saçlarından öptüm. "Dev adam..." dedi başını kaldırıp. Çorabını gösterdi işaret parmağıyla. "Ayakım yumuyta oydu."
Çorabını çıkarıp bir köşeye koyarken tekrar güldüm, diğer ayağındaki çorabı da o çıkardıktan sonra tezgahı silmemi bekledi, her yerin temiz olduğunu görünce ayaklarını uzatıp parmaklarını hareket ettirdi. O kadar kısaydı ki bacakları tezgahtan dışarı çıkmıyordu. Bu görüntüye dayanamadım, ayaklarını gıdıkladım. Kıkırdadı ama geri çekilmedi, demek ki karnından gıdıklandığı kadar gıdıklanmıyordu.
İkinci yumurtayı ona uzattım, bu denemesi başarılıydı, yeşil kabuğun üzerinde küçük bir kırık oluşturmuştu. Ellerini tutup yumurtayı ikiye ayırarak kaba kırmasına yardımcı oldum. Ellerini çırptı kabukları kenara bırakınca. "Oydu."
Bunu beş yumurta için tekrarladık, Minel pek yemese de ben doymuyordum, o yüzdendi beş yumurta. Tuz ve süt de ekledik, tarifte öyle yazıyordu.
"Şimdi bunları karıştıracağız."
"Biyyikte kayıştıyayım."
"Tamam, meleğim. Gel."
Kaşığı ona tutturduktan sonra ben de elinin üzerinden hafifçe tuttum, kuvvet uygulamıyordum çünkü canı acırdı.
"Bu tayafa kayıştıyayım."
"Karıştır güzelim."
Bir süre sağ tarafa doğru yumurtaları karıştırdık, beyaz ve sarılar iyice birbirine girdiğinde bir anda karıştırma yönünü değişti, öyle ki bir an ayak uyduramamıştım. Kıkırdadı. "Yumuyta şaşıydı. Şen de şaşıydın dev adam."
Minel'in en büyük yaramazlığı böyle oluyordu işte, yumurtayı şaşırtıyordu benim kızım, bir de beni tabii.
"Seni ısırmamı istiyorsun galiba." diye mırıldandım saçlarını kaldırıp açtığım ensesinden öperken. Başını geriye yatırıp ensesini kapadı, gülüyordu.
"Şimdi tavayı alalım." Üst dolaptan büyük bir tava çıkardım, ocağın üstüne koyup yağ döktüm. Herhalde bu kadar yağ yeterdi.
Yemek yapmak çok zordu.
"Şimdi bunu dökücez, di mi?"
"Evet, istersen beraber dökelim."
"Oyuy."
Kabın bir ucundan o tuttu, bense diğer ucundan tutup altından destek verdim. Devrilmesini istemiyordum, bir yumurtada çorabı kirlenen kızım beş yumurtayla mahvolurdu çünkü.
Yumurtayı tavaya iyice yaydıktan sonra ocağın altını açtım. Geri çekilip ellerini çırptı. "Yaptık!"
Onayladım. "Yaptık bebeğim."
Ocağın yanında oturması tehlikeliydi, belinden tek kolumla tutup -bunu yaptığım an tavşanına sarılmıştı, o elemanı
almasa olmuyordu- tezgahın diğer ucuna götürdüm onu. Burada kahve makinesi ve meyve sıkma makinesi vardı. Yanlarındaki dolaptan portakal alacakken durdum, portakalı seviyor muydu? Kızım hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
"Portakal suyu sever misin güzelim?"
Başını salladı. "Seveyim." dedi tatlı tatlı. Ona portakal suyu hazırlarken kendime kahve yaptım. Acele ediyordum çünkü omleti de çevirmem gerekiyordu.
Ocağa doğru gittiğimde arkamdan seslendi. "Beni unuttun dev adam." Gülüp geri döndüm. "Tamam, gel." Tek kolumla onu tuttuğumda yanağını omzuna yasladı, beraber omlete baktık, altı pişmiş gibiydi, tavayı oynatıp omleti ters çevirdiğimde "Hııı!" dedi şaşkınlıkla. "Naptın as önce?"
Baba olmak en ufak şeylerde bile kahraman gibi hissettiriyordu, küçük bir kızım olmasının bir artısı daha.
"Omleti çevirdim meleğim."
"Çeviymeşen noyuydu?"
"Altı yanardı."
"Yanay mıydı? Nasıy yanaydı?"
"Siyah olurdu."
"Şiyah oyuysa noyuy?"
"Yiyemeyiz."
"Neden?"
"Çünkü yanan şeyler yenmez."
"Neden yenmes?"
"Zararlılar."
Bir süre sessiz kaldı, sorgulamasının burada bittiğini düşünüp derin bir nefes aldım. Minel'le konuşnayı çok seviyordum, böyle sorular sormasını ve merakla açtığı gözlerini de çok seviyordum ama bu, her sorusuna cevap verebileceğim anlamına gelmiyordu.
"Ama yumuyta sağyıkyı." Tekrar başlıyorduk.
"Yanmışsa değil."
"Neden?"
"Bilmiyorum güzelim."
"Neden biymiyoysun?"
"Derslerimi dinlemedim."
"Yayamasyık yaptın, di mi? Ama kısmadıyay sana."
"Kızmadılar."
"Tamam."
Sanırım bu sefer cidden bitmişti, omlete baktım, iki dakika daha piştikten sonra altını kapatacaktım. Beklerken künyemle oynayan kızımın alnından öptüm.
"Dev adam?"
"Efendim?"
"Sana kızayyaysa noyuy?"
.
.
.
"Çiçek ekicez, tavşan. Yengayenk çiçekyey, hem de biy süyü. Büsbüyük bahçemis vay, çok güzel oyucak."
Önden gidip tavşanıyla konuşuyordu. Ben de elimde yoğurt kasesiyle onu takip ediyordum. Omlet biraz tuzlu olmuştu, bu yüzden hepsini yemediğinde ısrar etmemiştim. Şimdi içine çilek ve muz doğrayıp yaban mersini, böğürtlen ve ahududu kattığım yoğurdu ona yedirecektim. Sever diye düşünüyordum, bir sürü meyve koymuştum.
"Hııı! Çiçekyeyimiz oyda!"
Kâmil'in getirdiği çiçeklere doğru koştu. Arkasından hızlı adımladla gidip "Koşma güzelim, düşeceksin." diye seslendiğimde ayağının taşa takılması sadece bir saniye sürdü, belinden tuttuğum gibi ellerinin yere değmesini engelledim. Bu sırada yoğurt da dökülmesin diye uğraşıyordum.
"Neden koşuyorsun, meleğim? Düşüyordun az daha."
Gözlerini gözlerime dikti, bakışları masumdu. "Çocukum ben, koşmam geyek." dediğinde dayanamayıp güldüm. "Haklısın, benim hatam."
Gerçekten haklıydı, çocuktu, koşacaktı. Sadece... Ben de peşinde koşacaktım. Böylece düşüp canını acıtmayacaktı.
Ayaklarını yere tekrar bastığında koşmadı ama koşar gibi yürüyordu. Çiçeklerin yanına geldiği an "Çok güzeyyey!" dedi sesini kalınlaştırıp. "Sayı vay, sonya... Sonya..." Heyecanlanmıştı, bu halini gülümseyerek izledim. Giydirdiğim toz pembe tulum ve beyaz tişörtle çok şirin duruyordu benim kızım.
"Pembe vay! Faykyıyay, biybiyinden faykyıyay. Göydün mü, bak! Bunun yapyakı faykyı."
İki pembe çiçeğin, birbirine çok benzeyen iki pembe çiçeğin, farklı olduğunu söylüyordu. Eğilip gösterdiği yaprağa baktım. Gerçekten deseni diğer çiçeğinkinden farklıydı, benim fark etmediğim bir şeyi gösteriyordu yine.
"Evet, inci tanem. Farklılarmış gerçekten."
Onaylamamla gülümsedi. Bu keyfini fırsat bilip bir kaşık yoğurt aldım kaseden. "Aç ağzını babacığım." Sorarcasına baktığında açıkladım. "Meyveli yoğurt, çok seveceksin."
"Geyçekten güseymiş."
"Söylemiştim."
Kaseyi kısa bir süreliğine yere bıraktıktan sonra çiçekleri ve küçük küreği kenara, çiçekleri ekeceğimiz toprak kısmın önüne, götürdüm. Bu sırada Minel geride kalan çiçeklere eğilmiş, tavşanına bir şeyler anlatıyordu.
"Bu çiçeki Engin amcam sevey, evimise geyince gösteyicem."
"Gel güzelim, bu çiçeği de taşıyacağım."
Başını salladı, sallana sallana peşimden geldi. Buraya taşıdığım yoğurttan bir kaşık daha aldım. "Minel, gel babacığım." Beni dinledi, uysalca yoğurdundan iki kaşık daha yedi.
Az önce videosunu izlediğim için çiçeklerin nasıl dikileceğini biliyordum, yeşil gözlerini dikip beni izleyen kızıma da açıkladım. "Toprağı şununla kazıp çiçeklerimizi ekeceğiz." Bir dizimi yere koyup gösterdiğim ufak küreğe baktı.
"Ben yapabiyiy miyim?"
"Tabii ki yaparsın bebeğim benim." deyip küreği ona uzattım. Çömeldi, tavşanını yanına oturtup küreği benden aldı.
"Buyayı kazıcam." deyip önündeki toprağa küreği batırıp toprağı attı, küçücük bir çukur oluşturdu.
"Çiçekimizin evi hazıy!"
Saksıdaki fidelerden birini ona uzattım, dikkatle tuttu, çukura koydu.
"Şimdi toprakla kapat kökleri babacığım."
Anlamayıp bana baktığında "Bak, şöyle." deyip gösterdim. "Anyadım!" diye cıvıldadıktan sonra başka bir çukur açtı, bu sefer çiçek fidesini de kendisi aldı, çukura koyup köklerini minik avuçlarını kullanarak toprakla örttü.
Bu sırada ben de dikkatinin çiçeklerde olmasından faydalanıp üç kaşık daha yoğurt yedirdim.
Yarım saat böyle geçti. Yoğurdu bitti, çiçeklerin çoğunu ekmişti. Kolları bir süre sonra yorulduğu için çukurları ben açmıştım, o fideleri koymuştu sadece.
En son fideyi de dikecekken "Hıı, dev adam!" dedi telaşla. "Ne oldu?" diye sordum bir yerini mi vurdu diye gözlerimle üzerini kontrol ederken. Normal duruyordu.
"Kayıncayay vay, biy süyü. Bir şey taşıyoyyay."
İşaret parmağıyla gösterdiği yere baktım; arka arkaya dizilmiş karıncaları ve özellikle de büyük bir ekmek kırıntısı taşıyan karıncayı gösteriyordu. "Ne taşıyoy?" diye sorduğunda "Ekmek kırıntısı." diye cevap verdim.
"Neyden aydı ekmeki?"
"Bizim evimizden."
Bana döndü. "Ne?" diye sorduğunda şoke olmuş gibiydi. Haline gülüp saçlarının üzerinden birkaç kez öptükten sonra tekrarladım.
"Ekmeği bizim evimizden aldılar."
Gözlerini kırpıştırdı birkaç kez, sonra kaşları çatıldı. Karıncalara döndü. "Hıysıs oymuşyay!" dediğinde sesi normal tonundan yüksekti. Melekten hallice kızımın ekmek taşıyan karıncalara sinirleşini izliyordum şu an.
"Poyise gideyim, ekmekimizi aymışyay. Bis ne yicez?"
Sesli bir şekilde güldüm dayanamayıp, bana bakmadı, çatık kaşlarla karıncalara bakmaya devam etti. Bir iki saniye sonraysa siniri uçtu, yüzüne bir üzüntü geldi.
"Dev adam..." dedi yavaşça. "Aç oydukyayı için mi aydıyay?" Cevap vermemi beklemedi. "Ben onyaya kısdım, üzüymüşyey midiy? Ama kısmak iştemedim."
Her saniye daha da fazla üzülüyordu. "Önemli değil, babacığım." diye müdahale ettim. "Üzülmemişlerdir. Hem onlar da izin almadan ekmeğimizi aldı."
Söylediklerim işe yaramadı. "Ama açyay." diye mırıldandı karıncalara bakarken. "Eve götüymek için aydıyay, ben de kısdım." Başını kaldırdığında gözlerinin dolduğunu gördüm. "Kötü inşan mı oydum?"
"Hayır, güzeller güzelim, hayır." dedim yere oturup Minel'i kucağıma çekerken. Başını boynuma sakladı. Bu aralar çok ağlıyordu ve ben engel olamıyordum. Derin bir nefes aldım; benim gibi kaba bir adamın nasıl böyle kırılgan, nahif bir kızı olabilmişti?
"Özüy diyesem oyuy mu? Affedeyyey mi?"
"Özür dilemene gerek yok, sen kötü bir şey yapmadın babacığım. Karıncalar ekmeğimizi izinsiz aldığı içim birazcık kızdın, buna kızmak da hakkındı, suçlu onlardı, tamam mı?"
Karıncalardan bahsetmemize rağmen ciddi bir şekilde açıklama yapıyordum çünkü ileride bir gün hakkını savunduktan sonra haksız olduğunu düşünüp özür dilemesini istemiyordum. Zaten bu dünya için fazla hassastı, daha fazlası olmamalıydı. Tabii olursa başım gözüm üstüneydi, minik bebeğimdi o benim, orası ayrıydı.
"Sen çok iyi bir insansın, çok iyi kalplisin, kötü bir insan değilsin."
"Geyçekten mi?" diye sordu geri çekilip burnunu çekerken. "İyi çocuk muyum?"
"Tabii ki öylesin." dedim yanağını okşayıp yaşlarını silerken. "Tabii ki öylesin, küçüğüm." İç çekti, yanağını omzuma yaslayıp bir süre öyle kaldı. Sırtını sıvazladım, saçlarının üzerinden öptüm.
Çok duygusaldı benim kızım. Olsun, ölürdüm onun duygusal kalbine.
"Son çiçeğini de ekmek ister misin?"
Yavaşça başını sallayıp kollarımın arasından çıktı. Gözlerini ovuşturduktan sonra çiçek fidesini aldı, çukura koydu. Toprakla da örttükten sonra "Oydu." dedi durgun bir şekilde. Ağlamasının etkisi vardı üzerinde.
Benim saçlarını okşadığım, onunsa çiçeklerine baktığı bir dakika geçti. Enerjik bir şekilde ayağa kalktğında Neşelenmesiyle rahat bir nefes verip gülümedim.
"Eyyeyim çamuy oydu!" dedi gülerek ellerini bana gösterip. Böyle yapıyordu, sonra ben onu gıdıklayınca "Neden gıdıkyadın?" diyordu şaşkın şaşkın.
Yemediğime şükretmeliydi.
"Gel babacığım, yıkayalım ellerini."
Tavşanını alıp kollarını kaldırdı, kucağıma alıp alt kattaki banyoya götürdüm. Lavabo tezgahının kenarına onu oturttuktan sonra açıp birleştirdiği avuç içlerine sıvı sabun sıktım, ellerini ovuşturmaya başladı.
Baba olmak çok tuhaftı, ellerini yıkaması gibi normal bir şey bile çok şirin geliyordu.
"Yıkadım."
Tamamen ķöpürttüğü ellerini gösterince musluğu açtım, su ılıktı. "Sabunu da yıka güzelim." Başını salladı, köpüğü arındırırken başını iki yana sallayıp şarkı söylemeye başladı.
"Eyyeyim tombik tombik, kiyyenince ne komik. Kiyyi eyyey seviymez, güzeyyiği göyüymez."
Isıracaktım, bu sefer kesinlikle ısıracaktım.
Dişlerimi sıka sıka ellerini yıkamasını bekledim. "Bitti." dediğinde birazdan ısıracağım kızımı kaldırıp havlunun önüne götürdüm, ellerini kuruladı.
"Şimdi..." dedim oturma odasına gelince. "Sen bugün fazla şirindin." Koltuğa oturduğumuzda kollarım arasında kalmıştı, merakla bana baktı. "Bu yüzden seni ısıracağım."
Gözlerini kocaman açıp sesini kalınlaştırarak "Ne?" diye sorduğunda her şeyin tuzu biberi oldu, haftalardır içimde olan ısırma isteğiyle kolunu yakalayıp ısırdım.
Tabii ki sert davranmıyordum, benim kızım narin ve hassas bir prensesti.
"Sen böyle şirin olursan baban sana ölür, ölür."
Boynundan öptüm, diğer kolunu da ısırdım, karnını mıncırdım. Ellerimi yanaklarına koyup burnundan öptüm, yüzünü sevdim elimi alnından çenesine doğru kaydırarak. Avcum kadardı lan yüzü, bir kez daha yanaklarından öptüm.
Yok, yetmiyordu. Doyamıyordum.
"Sen nasıl bir şeysin? Nasıl bir mucizesin sen bana? Nasıl bu kadar sevebilirim?"
Teni tahriş olmasın diye bir dakika kadar sonra durdum, kollarımı sardığım bedenini göğsüme bastırdım. Saçlarından koklaya koklaya öptüm.
"Güzeller güzelim benim, en güzelim..."
Geri çekildiğimde yanakları kıpkırmızıydı, hem öpülmekten hem de utançtan. Alttan alttan bana baktığı, benimse güldüğüm birkaç saniyenin sonunda utanıp yüzünü göğsüme gizledi. Ben de kendimden bile sakladım onu, kollarım arasında kaybettim.
"Tamam babacığım." dedim yumuşacık bir sesle. "Utanman bitene kadar orada kalabilirsin."
Başını salladı, gülüp saçlarından öptüğümde künyemle oynamaya başlamıştı.
Benim minik kızım kollarımın arasında dakikalarca kaldı, galiba bu sefer fazla utanmıştı. Neyse, vakit geçtikçe alışacaktı, alışmalıydı çünkü benim meleğimden uzak durmaya hiç niyetim yoktu.
Babasıydım ben onun sonuçta, değil mi?



