
8. BÖLÜM
(Yazarın Anlatımıyla)
Seyit Alp'in içinin huzursuzluk, sanki bir yerlerde dargınlık ile mühürlendiği bir akşamdı. Neler oluyordu ona? Neden artık hiçbir şey ona keyif vermiyordu?
Bir hafta içinde birkaç gün boyunca teyzesinin evindeydi, büyüdüğü o kocaman evde. Şirkete gidip geliyordu ama bir haftadır okul projesini tetkik için okula uğramamıştı.
Teyzesine geldiğinde kardeşi Beyza'yla bolca vakit geçirmişti. Kendisi üniversite sınavına hazırlanıyordu ve çok stresli bir dönemde olduğu söylenebilirdi. Alp ona ne olmak istediğini, hangi bölümü istediğini sorduğunda ise cevap veremiyordu. Dillere merakı vardı ve bu yüzden dil sınavına girecekti fakat tam olarak bölüm hedefine karar verememişti. Tek bildiği dilden hazırlandığıydı ve Alp'in en sevmediği mantık olan "puan nereye tutarsa" kafasındaydı. Bir kere, Alp'e göre, hedef en önemli şeydi bu işlerde. Bu yüzden bu sıralar onunla bu konuda da ilgilenmeye, konuşmaya çalışıyordu.
Ve hayır, maalesef İngilizce bilmiyordu. Kardeşinin işinin kolaylaşması için ona İngilizce dersi verecek birini bulmak istiyordu.
Kuzenlerinden biri evlendiği için artık bu evden gitmişti. Alp'i de sayarsak (çünkü hâlâ sık sık burada da kalıyordu), kalmışlardı üç kişi: Seyit Alp, Beyza ve kuzenleri Berat.
Ve şu anda da bilgisayarı ve kulağında sık sık telefonla konuştuğu için kulaklığıyla işine odaklanmaya çalışıyordu ama kafası başka yerlerdeydi.
Leyla'yı gördüğünden beri ailesi aklına daha sık gelir olmuştu zaten ama Leyla ona yıllardır adeta yasaklı kelime olan "Alp" ismiyle seslenmeye başladığı an bir dönüm noktasıydı. Alp, Leyla'yı yıllar sonra ilk gördüğü ânı hatırladı:
~
Arkasında bir yeri gösteren işaret parmağı sebebiyle önce anlamasa da istemsizce arkasını döndü genç adam. Davetsiz bir misafirleri vardı. Ne olduğunu anlamak için ona doğru ilerledi. Tesettürlü bir kızdı, uzaktan gördüğü sadece buydu, yüzü net bile değildi. Bugün lenslerini takmamıştı ve gözlüğü yakasındayken, bu mesafeyle, kızın yüzünü ayırt edebilmesi mümkün bile değildi.
İstemsizce başını yere çevirerek ilerledi. Kadehi tezgâha bırakmayı unuttuğunu ancak o zaman fark edebilmişti. Adımları, görüş açısına kızın ayakkabılarının girdiği anda durdu ve sorar gibi, "Evet?" diyerek başını kaldırdı. Fakat kızın yüzünü net bir şekilde gördükten sonra adeta donakalmıştı. Aklından geçen tek bir kelime vardı: Leyla.
Bu, o olabilir miydi? Gözleri kısıldı ve sadece kızın yüzünde kalakaldı bakışları, sonra bakışlarını kızın yüzünden çekmeye çalıştı. Bu kız Leyla mıydı? Neden ona bu kadar benziyordu? Bunu düşünmek istememişti ama aklından geçen fakat dudaklarından dökülmeyen bir cümle vardı: "Çok güzel..." 'Hangi aptallıkla bunu düşünüyorum şu an?' dedi içinden. Onu Leyla'ya benzetmesi mi bunu sağlamıştı? Hayır, muhtemelen sadece karıştırıyordu. Sıradan bir kızdı işte.
Kızın bu garip sessizlikten rahatsız olmuş gibi gözlerini kaçırdığını fark etti, kız göz temasından kaçınıyordu. Onun ise bakışları istemsizce bir şey arıyordu kızın yüzünde; bir iz, bir işaret, bir ipucu. Onun Leyla olduğuna dair bir ipucu... Bir anda ne yaptığını, ne düşündüğünü sorguladı. Gerçekten, şu an ne yapıyordu? Bir anda kalakalmak da ne demekti? O Leyla olsaydı bile ne olacaktı? Gözlerini yavaşça kızın üzerinden çekti. Bir an için, sadece bir an için kendisini o çocuk mu sanmıştı? O, artık o çocuk değildi, olmak istemiyordu. Gözlerini kapatıp acıyla yutkundu, senelerdir hiç hissetmediği şeyleri hissediyordu. Sinirlenmişti, neye ya da kime sinirlendiğini kendi de bilmiyordu.
Tüm bunlar aslında belki sadece birkaç saniye içinde olmuştu.
Kız, birden tekrar ona döndü ve bir şey söylemeye hazırlanır gibi bir ciddiyete büründü. "Namaz kılacak bir yer sordum ve bir garson bana bu girişi gösterdi." dedikten sonra yine bakışlarını kaçırdı.
Seyit ise şu anda kendisine fazlasıyla sinirliydi. Ne diye aklına Leyla gelmişti? Aklına Leyla'nın gelmesi daha pek çok şeyle bir anda boğuşuyor olması demekti. Alp'i hatırlaması demekti. Karşısındaki bir yabancıydı, her şeyden habersiz bir yabancı. Siniri sadece şaşkın gibi çıkan nefesine eşlik eden bir soruya yansıdı. "Namaz mı?" Şu an neden böyle davrandığını bile anlamıyordu.
Genç adam, kızın onun tavrını anladığını düşündü. Çünkü karşısındaki kadın tek kaşını kaldırıp başını hafifçe yana eğdi. Söylediği, "Evet?" kelimesi Seyit'in ona ilk söylediği kelimeyi bire bir taklit eder ve geldiği yere geri gönderir nitelikteydi.
Mesaj genç adam tarafından alınmıştı. Şarabından bir yudum aldı. Kız ona iğrenir gibi bakıyordu. Kızın ona bu bakışları ve yüz ifadesi yine adamın aklında bir şeylerin canlanmasına sebep olmuştu. Leyla ne zaman ona sinirlense ve kötü bakışlar atsa, "Leyla, bana öyle bakma!" diye geçirirdi içinden, henüz küçük bir çocukken.
Bunlar tahammülsüzce yutkunmasına sebep olurken bu düşünceleri kafasından atmak ve karşısındaki kadına belli etmemek için yapmacık bir şekilde gülümsedi. Kollarını göğsünde bağladıktan sonra, "İçeri giremezsin, yani burada namaz kılamazsın." dedi.
"Sebep?" Kendisi kabalaştıkça karşısındaki kadın da geri duracak gibi değildi. Bu esnada içeriden gelen, "Hadi ama Seyit, gönder şu kızı da gel artık!" sesi daha da gıcık bir tavırla kıza bakmasına sebep olmuştu.
"Her gelen davetliyi içeri alamayız, öyle değil mi?" dedi. "Fakat mutlaka yakınlarda bir camii bulursun." Bu cevabın hoşuna gitmeyeceğine ve onu buradan göndermeye yeteceğine emindi. Bir daha buraya gelmezdi artık.
"Zaten niye sana sorduysam?" diye homurdanarak çıktı kız.
Seyit arkadaşlarının yanına döndü fakat yalnızca birkaç dakika sonra mutfak kapısının sürgüsünün büyük bir gürültüyle açılmasıyla adeta yerlerinden sıçradılar. Hiçbiri bunu beklemiyordu. Evet, net göremese de emindi, gelen eniştesiydi, yanındaki ise... Gülkurusu renkte o elbise, o başörtüsü... Bu, o kızdı. Eniştesi, bu kız ve yanındaki iki kişiyle bir şey konuşuyordu. Eniştesi, bir hizmetliye seslendi.
Net görebilmek için gözlüğünü hemen yakasından çıkarıp apar topar üstüne sildi ve taktı. Fakat net görebildiği ilk saniyeyle gözleri büyük bir şaşkınlıkla açıldı.
"Ne oldu abi ya? Niye geldiler buraya?"
Arkadaşlarından gelen sesler umurunda değildi. Gördüğü o kadın ve o adamı tanıyordu, çok iyi tanıyordu. Bunlar, yıllar önce "Yavuz Amca" ve "Ayşe Teyze" diye seslendiği insanlardan başkası değildi.
"Seyit, ne oldu? Bir şey mi oldu?"
Evet, olmuştu. Kimseye cevap vermiyordu çünkü ayakta durmak bile ilk kez ona bu kadar zor gelmişti. Bu kız, gerçekten Leyla'ydı. Leyla Kaya. Bu kız oydu. Daha az önce buradan kovduğu kız Leyla'nın ta kendisiydi. Gülleri seven Leyla'ydı, gece kızı Leyla'ydı, Seyit'in değil belki ama Alp'in en yakın arkadaşı Leyla'ydı, İlhan Amca'sının ve Oya Teyze'sinin çok sevdiği Leyla'ydı, Seyit'in kaybettiği çocukluğu Leyla'ydı ve en önemlisi Alp'in ilk aşkı Leyla'ydı.
Sadece öylece bakarken Leyla'nın ailesiyle geçip gitmesini ve arkasını dönüp ona adeta kötü bakışlarıyla, "İşte böyle namaz kılmaya girerim!" demesini izledi.
Uzaklaştıklarında istemsizce, tüm şaşkınlığıyla fakat adeta içgüdüleriyle hareket ederek Hasan Enişte'sine ilerledi. "Onlar... O?"
Hasan Bey, Seyit'in arkada meraklı gözlerle onları izleyen arkadaşlarına baktıktan sonra Seyit'i kolundan tuttu. "Dışarıda konuşalım." Fakat Seyit'in, evet ya da hayır deme, yahut herhangi bir şey söyleme gibi bir durumu bile yoktu. Öylece eniştesinin peşinde dışarı sürüklendi. Şoktaydı, dalıp gitmişti. Sanki yıllar önce uçan balonunu kaybeden bir çocuk misali kaybettiği çocukluğu birden geri gelmişti. Anne ve babasıyla birlikte unuttuğu çocukluğu, yani Alp, ikisinin elinden tutarak yanına gelmişti. "Bak," demişti sanki. "Bak, kimleri getirdim? Leyla'yı da getirdim!"
Dışarı geldiklerinde Hasan Bey onu adeta omuzlarından salladı. "Seyit. Seyit!"
Seyit irkildi. "O, Leyla mı?"
Eniştesi ağır ağır başını salladı. "Evet, o Leyla."
Seyit'in gözleri hafifçe kısıldı, ne zaman bir şey düşünse ya da aklından derin şeyler geçmeye başlasa gözleri aynı bu şekli alırdı. Bakışları keskin fakat bir o kadar duygu taşıyan bir ifade yansıtırdı.
"Nasıl hissettiğini anlıyorum."
Seyit bakışlarını hızla kaldırıp eniştesinin daha fazla konuşmasına izin vermeden, "Bir şey hissetmiyorum." diyerek kestirip attı ve oradan uzaklaştı.
"Git ve yüzleş." dedi içindeki ses. "Git ve yakından gör, git ve çık karşısına. Ben o'yum, de." Elbette bu ses Alp'e aitti.
Sonra başka bir ses dedi ki: "Unuttun, bitti. Hepsi bitti, gitti. Bunca yıldır hayatında değildi, yine olmasın." Bu ses Seyit'e aitti, dinlediği sese.
~
Ve o andan beri Seyit, anne ve babasını, o günü daha çok hatırlar olmuştu adeta. Bunca yıldır kaçtığı gerçeklik birden onu esir almış gibiydi. Hele de Leyla'nın ona ilk kez "Alp" dediği an, yıllar önce kullanılmasını çevresine yasakladığı o isim birden kalbini delmişti.
Anne ve babası hep o ismi kullanırdı, çünkü tam tersi çocukken de bu ismi severdi ve "Alp" denmesini isterdi. Fakat bu isimle birlikte yaşadığı acıyı bastırmaya çalıştı küçük Alp ve o zamanlar ailesiyle geçirdiği yılları da sanki o isimle gömmeye çalıştığının farkında değildi.
Şimdilere kadar hiçbir şeyi umursamamaya çalışan, sorunlarından kaçan bir adam olarak yetiştirdi kendini. Hayatında bir problem mi vardı, arkadaşlarla takıl, geçsin. Üzerine düşünme, unut gitsin, ya da göm gitsin... Sanki bir gün su üstüne çıkmayacaklarmışçasına...
Âni bir kararla ve kararı niye verdiğini bile bilmeden kulaklığını çıkarıp masaya koyduğu ve bilgisayarı da çat diye kapattığı gibi üzerini değiştirip fırladı, okula gidiyordu. Şu an orada yapacak herhangi bir şeyi olmamasına rağmen!
***
(Leyla'nın Anlatımıyla)
"Iıııı, yeni sesimiz neymiş? Iıı!" Adeta viral videodaki 'brother eeuuu (ııı)" diyen hocaya dönmüştüm.
"Iğdır'ın I'sı mi öörtmenim?"
"Hee," dedim. "Iğdır'ın I'sı yavrum!"
Bir haftada elli yaş emekliliğe az kalmış hocaya bağlamıştım yani! Çok tatlılardı ama bir yandan da zorlardı! Her akşam boğazım ağrıyordu, ağlayacaktım ya!
Zil çalmıştı! "Yaşasın!" demek için doğmuştum, "Öğle yemeği saati çocuklar!" demeye zorlandım.
Hüü!
Okulda köylerden ya da uzaktan gelen çocuklar için yemek dağıtılıyordu ama onun dışında yakında oturanlar öğle arasında evlerine gidiyordu ya da beslenme getirip yiyorlardı. Bugün nöbetçi falan değildim o yüzden huzur içinde öğretmenler odasının yolunu tuttum. Elif buradaydı.
"Bugün yiyeceğini getirdin mi?" diye sordu ben içeri girer girmez.
"Yok," dedim. "Lokanta..." diye ekledim gözümle okulun karşı tarafını işaret ederek. Orada birkaç kere gittiğimiz ve yemeklerini çok beğendiğimiz bir esnaf lokantası vardı.
"Çok iyi," dedi Elif de çantasını alıp yanıma gelirken. "Çünkü ben de getirmedim, beraber gidelim."
"Ben de eşlik edebilir miyim Leyla Hocam?"
Bu Altay Hoca'ydı. Biraz "Ne alaka?" olsam da "tabii" diye karşılık verdim. Bu adamın hareketleri şüpheliydi, şey, biraz benimle ilgilendiğini düşünüyordum. Biraz değil, sanırım baya. Fena adam değildi ama neden bilmediğim bir şekilde ben aynı şekilde hissedemiyordum.
Bu şekilde de lokantanın yolunu tuttuk. İki arada bir derede de Meryem ve Sare'yi aramıştık. Çalıştıkları hastane bizim okula çok yakındı, Sare yoğunluktan gelemeyeceğini söylese de Meryem gelmişti.
Yemeklerimizi aldık ve masamıza geçtik.
Meryem bir anda bugünkü yaşadıklarından bahsetmeye başlamıştı. "Ay asıl şunu dinleyin! Bugün bir teyze geldi, 'yarnım ağrıyo' dedi, şok olduk! Çok tatlı kıyamıyorum da... Biz bir bakakaldık, orası neresi oluyor diye düşünüyoruz biz..."
"Eee anladınız mı bari?" dedim.
"Gösterdi de öyle anladık. Sırt, demekmiş!"
"Nereliymiş teyz-?" derken ben, içeri giren iki kişiyle sorum yarım kaldı ve öyle bakakaldım.
Alp ve yanında, bana yüzü tanıdık gelen birisiydi bu. Hatırladım, Alp'in kuzeninin düğününde görmüştüm bu adamı. Yani aslında Hülya Teyzelerin oğlunun düğününde...
Fakat, burada-ne-işleri-vardı? Benimki de soruydu gerçi... Adamın burada projesi vardı. Bana bir kafa selamı çaktı, ben de selamı aldım fakat bu esnada onun bakışları bizim masa üzerinde gezinmekle meşguldü, yanımdakileri taradı adeta.
Yemeklerini almaya gittiklerinde bizim masadaki bakışlar bana dönmüştü. "Leyla, sahi, sen o adamı nereden tanıyorsun? Akraban falan mı?" diye sordu Elif. Çünkü geçen sefer de ikimizin konuşmasına şahit olmuş olmalıydı.
Meryem de bu esnada çaktırmadan Alp ve yanındaki adama bakıyordu. "Kim ki bunlar?"
"Biri eski bir tanıdık, diğerini ben de bilmiyorum."
"Nasıl eski bir tanıdık?" Altay'ın sorusu şu an fazla sorgular nitelikte olduğundan kaşlarımı çattım istemsizce. Sana ne? Eski sevgilim falan sanmıştı herhalde.
"Çocukluk arkadaşım. Yıllar sonra burada karşılaştık."
Fakat soruları bitmiyordu, arkasına yaslanırken kollarını birbirine bağladı ve bu soruları küçücük esnaf dükkanında sorunun malzemesi olan Alp'in de duyabileceğini hiç umursamadan, "Şu an görüşüyor musunuz?" diye sordu.
Harika, görüş açımda olan Alp muhtemelen bu soruyu duymuştu ve gözleri bizim masadamızdaydı.
"Hocam biraz daha sessiz soramaz mıydınız?" dedim sitemle ve sessizce. "Hayır, kendisi komşum sadece. Görüşmüyoruz."
"Kusura bakmayın, boşluğuma geldi." dedi fakat bunu söylerken bile kafasını hafif arkaya, yani Alp'in olduğu tarafa çevirmişti.
Allah'ım, sen yardım et!
Meryem ve Elif ise rahatsız olduğumu anlamış olacaklar ki, ikisi de konuyu değistirecek şeyler söylemeye başladılar. Yemekleri yedikten sonra da ezan okundu ve daha vaktimiz olduğundan da okulun mescidinde kılmak yerine en yakın camiiye gitmeye karar verdik. Benim zaten iki dersim daha boştu fakat Elif ve Meryem için elbette hızlı olmamız gerekiyordu.
Altay Hoca'ya da "güle güle" demiş olarak üçümüz onlardan uzaklaştık, hepsinden. Camiiye gittik ve zaten abdestliydim, bu yüzden Meryem ve Elif'in de abdest almalarını beklemeye başladım.
Bu esnada sanki takip ediliyormuşum gibi hissettiren o mistik olay yaşandı ve Alp ve yanındaki adam burada belirdi.
"Bekliyorum Berat!" diyerek bir yerde durdu, neredeyse yanımda.
Evet, şu anda kendimi tutmam imkansızdı. "Demek camiiye geliyormuşsun, bana da camiiyi tavsiye etmiştin zaten!" Allah'ım sen beni affet, camii bahçesinde laf çarpıyordum.
Biraz mesafeyle yan yana duruyorduk ve yüzlerimiz camii kapısına çevrili durumdaydı. "Kuzenim namaz kılacak."
"Tüh, ben sen de namaz kılacaksın sanmıştım." Allah'ım dilime ayar ver!
"Niye, üzüldün mü?" diyerek bana döndü bu sefer.
"Kişisel algılama, bir Müslüman bir Müslüman'ın yapmadığı ibadeti, zayıflayan imanı için üzülür de endişelenir de. Gerçi Müslüman mısın, onu da bilmiyorum ama?" dedim.
Hakaret etmişim gibi hoşnutsuz bir şekilde, "Müslümanım tabii ki, o kadar da değil." diye cevap verdi.
"Ne güzel o zaman, Allah kabul etsin." diyerek yanından uzaklaştım ve sonra içeri girdim. Namaz kılmaya değil sadece kuzenini bahçede beklemek için geldiğinin farkında olarak söylemiştim bunu. Ama bir insan "Müslümanım." diyorsa namaz kılmalıydı. Kafirlerle Müslümanları ayıran en büyük şeylerdendi namaz.
Namazımdan sonra acelem yoksa yaptığım gibi tesbih çektim ve dua ettim. Neden bilmiyordum ama ister istemez onu da duama kattım, mutluluğunu ve hidayete ermesini diledim onun için. O senelerin hatrından mıydı onu düşünmem, bilmiyordum.
Kalktığımda ister istemez en köşeye gittim ve perdeyi hafifçe aralayıp aşağıya baktım, acaba içeride mi, namaz kılmaya girdi mi diye. Bu sadece küçük bir umuttu. Kuzeni namazına devam ediyorken onun köşede oturduğunu gördüm. Aslında, sanki, onu izliyordu. Cemaat çoktan gittiğinden namaz kılan sadece birkaç kişi vardı aşağıda.
"Allah kabul etsin kızlar!" dedi Meryem. "Artık gidelim mi? Neye bakıyorsun?" Meryem yanıma yaklaştı ve ben daha bir şey diyemeden perdeyi aralayıp aşağıya baktı. Bu esnada da maalesef ikisi de (Berat dediği adam namazını bitirmişti.) birden sanki hissetmişler gibi bize döndü. Apar topar perdeyi kapattık, rezil olmuştuk.
"Beğendin mi kız yaptığını?" diye fısıldadım Meryem'e.
"Ne var ya? Ne bileyim ben?" Bir anda konuyu 360 derece değiştirdi. "Onlar da mı buraya gelmiş?"
"Hıhı."
"Kızlar benim dersim var, hadi gidelim artık, boşverin milleti." dedi Elif de aramıza katılarak.
"Siz gidin kızlar," dedim. "Ben biraz burada kalayım, ayaklarımı falan uzatır rahat ederim. Kitap falan da okurum, dersim yok nasıl olsa."
"Tamam canım, hadi görüşürüz!"
"Görüşürüz!"
Biraz kendi kendime vakit geçirip camiide kitap okuduktan sonra çıktım ve okulun yolunu tuttum.
Yolda giderken birkaç kişinin konuşmasına kulak misafiri olarak duraksadım. Turist bir çifte yol tarif etmeye çalışıyorlar ama bir türlü anlaşamıyorlar gibiydi çünkü iki-üç kişi gerek Türkçe kelimeleri bağırarak söyleyip gerek jest ve mimikler kullanarak dertlerini anlatmaya çalışıyorlardı. Müdahale etmek durumunda hissederek yol tarifi etmeye çalışanlara, "Pardon, ben biraz İngilizce biliyorum, sanırım yardım edebilirim." dedim ve onlar da yardımcı olabilecek birisi geldiği için çok sevindiler.
Ankara'nın içini henüz tamamen bilmediğim için kendim tarif etmek yerine tarif edenleri çevirdim. Turistlerle anlaşmayı başarmıştık ve herkes mutlu bir şekilde dağıldı, bir kişi hariç... Arkamı döndüğümde gördüğüm, muhtemelen orada olanlara şahitlik etmiş olan genç bir kız hariç... Saçları at kuyruğu olarak tepeden bağlı, okul kazağı, eşofmanı ve okul çantasıyla sıradan bir liseli olduğu belliydi.
"Merhaba," dedi gülümseyerek. "İngilizce'yi nasıl öğrendiniz? Hayran kaldım gerçekten."
"Teşekkür ederim ama şu an öyle çok da bir şey yapmadım, basit seviye cümlelerdi aslında," dedim. "Lisedeyken bir süre dil sınıfında eğitim görüp sonra başka bir bölüm istediğime karar kılarak alanımı değiştirmiştim. Oradan sonra da yine İngilizce'yi salmadım, birkaç yabancı arkadaşım da olmuştu, onlarla konuşarak geliştirdim."
"Peki, bana ders vermenizi istesem?" dedi kız gülümseyerek.
"Ne dersi?" dedim önce şaşırarak. "Yani, sınava yönelik mi?"
"Evet," dedi kız da. "Üniversite sınavına yönelik."
Kız sokakta gördüğü rastgele bir yabancıdan ders talep ettiğine göre dış görünüşüm ona güven vermiş olmalıydı. Gülümsedim. "Ben zaten sınıf öğretmeniyim ve açıkçası özel ders, hele de İngilizce gibi alanım olmayan bir dersten özel ders vermek gibi bir amacım hiç yoktu. Bence bu alanda uzman birilerini bulmalısın. Verirsem de ücretsiz veririm çünkü bu benim alanım değil."
"Ücretsiz niye veresiniz ki?" dedi kız şaşırarak. "Çok iyi kalpli biri olmalısınız."
"Çünkü uzmanlık alanım değil, ücretli vermek İngilizce öğretmenlerinin ya da o paraya ihtiyacı olanların hakkı olsun," dedim gülümseyerek. "Ve maalesef şu an aklımda pek böyle bir şeyler yok..." diyerek kızı aslında kibarca reddettim fakat yine de benden mail hesabımı istedi ve yollarımız ayrıldı. Rahatsız olabileceğim ihtimalini bile düşünerek telefon numarası yerine mail hesabı istemesi de güzek bir incelikti. Onun için de dua ettim. İnşAllah istediği yeri hayırlısıyla ve kendini çok yormadan kazanırdı.
Ve yeniden okula geçtim.