2.BÖLÜM
"Her dua nasibine, her nasip vaktine esirdir."
Hz. Mevlana
"Namaz mı?" Sesiyle gelen nefesi resmen bir şaşkınlık ve aynı zamanda öfkeyle karışık bir küstahlık barındırıyor gibiydi.
Tek kaşımı kaldırıp başımı hafifçe yana eğerek, "Evet?" dedim, bana ilk kelimesi gibi, sorar gibi...
İster istemez tepkisini anlamak için tekrar ona baktığımda şarabından bir yudum aldığını görüp bütün yargılayıcı bakışlarımı kendisine ilettim. Yüzünde alaycı bir ifade var gibiydi. Kollarını göğsünde birbirine bağladı. "İçeri giremezsiniz, yani burada namaz kılamazsınız."
"Sebep?" İstemsizce verdiğim ve biraz kaba sayılacak cevabıma bir de ters bakışlarımla eşlik etmiştim. Deminden beri önümde şarap kadehini sallayan bu adamla daha fazla konuşmak istemediğime emindim.
Cevabıma daha çok sırıttı adeta. Bu esnada içeriden gelen, "Hadi ama Seyit, gönder şu kızı da gel artık!" sesi daha da gerilmeme sebep olmuştu. Aynı koca mutfakta ve görüş açılarındaydık fakat muhtemelen bizi duymuyorlardı.
"Her gelen davetliyi içeri alamayız, öyle değil mi?" dedi. "Fakat mutlaka yakınlarda bir camii bulursunuz."
"Zaten niye sana sorduysam?" diye homurdanarak oradan anında çıktım.
Arkamdan, “Sen?” diyerek “sana” dememi vurguladığını duydum. Dönüp baktığımda küstah bir gülümsemesi vardı.
Annem buraya gelmeden önce, “Damat tarafı çok zenginmiş, düğün onların villasında olacakmış.” demişti. Bu adam da bu villada bu kadar rahat takıldığına göre Esra Teyzelerin akrabası falan olmalıydı. Kimdi, hangi akrabaydı, kendini buranın padişahı falan mı sanıyordu, zerre fikrim yoktu fakat ben de Leyla'ysam burada namaz kılacak bir yer bulacaktım.
Sinirle masamıza ilerlerken Esra Teyze ve Hasan Amca'nın babamların yanında olduğunu gördüm. Muhtemelen geçmişe dair bir şeyler konuşuyorlardı. Orada olmaları benim için iyiydi. Fırsat ayağıma gelmişti.
Yanlarına geldiğimi gören babam, "Ee ne oldu kızım? Bir yer bulabildin mi?" diye sordu.
"Hayır baba," dedim. "Maalesef garsonun yönlendirdiği yerde beni içeri almadılar. Bulamadım."
Bu cevabım zaten düğün sahibi için son derece dikkat çekiciydi, öyle değil mi? Esra Teyze'nin de Hasan Amca'nın da bakışları olduğu gibi bana dönmüştü. "Ne o kızım?" dedi Hasan Amca. "Kim nereye almadı seni? Ne oldu?"
"Ya..." dedim önce sadece. Fakat içimden üç'e kadar saydığımda tahmin ettiğim gibi babam konuşmaya girdi.
"Bizim kız namaz kılacak bir yer arıyordu da... Haber edince biz de gelecektik."
Hasan Amca'nın birden kaşları çatılıverdi ve bana döndü. "Öyle mi kızım?" Durup düşündü. "İyi de sen nereye gittin ki? Seni kim içeri almadı?"
"Genç bir adam..." diye mırıldandım. "Garsonun beni yönlendirdiği şu muftak girişinden girdim ve genç bir adam bana içeri giremeyeceğimi söyledi."
"Seyit mi yoksa?" diye sordu birden Esra Teyze yaklaşarak, sorduğu soruyu muhtemelen sadece ben duyuyordum. "En son arkadaşlarıyla oradaydı."
"Sanırım," dedim, harika gidiyordu her şey. "Biri öyle seslendi ona."
Karı koca birbirilerine baktılar. "Ben ilgilenirim," dedi Hasan Amca. "Kusura bakmayın, lütfen buyurun gelin."
Annem ve babam kalktı. Mehmet Ali ortalıkta bile görünmüyordu. Muhtemelen yine, “Sonra kılarım.” deyip namazı kaçıracak, sonra da kaza kılacaktı. Onun dışında diğer akrabalarımda pek namaz kılmıyordu maalesef. Ahsen ablam ve teyzem, hatta anne tarafım tesettürlü değildi, dini hassasiyetleri çok yüksek değildi. Namazı da büyükler tek tük kılıyordu belki ama gençlerde pek yoktu. Demiştim ya, zaten annem de babamla evlendikten sonra dinine yaklaşmış, tesettüre girmiş, namazlarını düzenli kılmaya alışmış. Benim de Allah'tan en büyük isteğim ilerideki hayat arkadaşımın beni Allah'a daha çok yakınlaştıracak biri olmasıydı, babam gibi. Çünkü kalpler yalnızca Allah'ı anmakla huzur bulurdu ve aşkın en güzeli önce Allah'a olandı. Bu en büyük temennimdi.
Hasan Amca'nın arkasından ilerledik ve mutfak kapısını açıp hızla sürgüyü atar gibi çektiğinde içeridekiler adeta korkudan sıçradı. Seyit denen adam da bizden tarafa dönmüştü fakat yüzüne bakmadım. Hasan Amca, ilerideki koridordan bir çalışanı eliyle işaret ederek çağırdı. "Bu aileye namaz kılabilecekleri bir oda gösterir misin?"
"Tabii Hasan Bey."
Gelen görevliyle oradan ayrıldığımız sırada kollarımı onun gibi göğsümde birbirine dolamıştım ve geçip giderken Seyit denen adama adeta, "Böyle içeri girerler işte." bakışı attım. Gözlük takmıştı gözlerine; bildiğimiz görme bozukluğu için olan şeffaf camlı, numaralı gözlük. Kaşları çatıktı ve anlam vermeye çalışan, şaşkın bakışlarında bu sefer tuhaf bir duygu vardı ama oralı olmadım. Fakat biraz daha ilerleyip tekrar arkama baktığımda Hasan Amca'yla ikisini karşı karşıya bir şey konuşurken gördüm.
Bir odada kıldığım namazımı bitirdiğimde içimi tuhaf bir his kapladı. Ellerimi semaya kaldırdığımda içimden geçenler sessizce, annem ve babamın, hatta kendimin de duyamayacağı şekilde döküldü dudaklarımdan. Sadece Rabbim duydu söylediklerimi. "Allah'ım, Alp'i bana göster."
***
Bir süre geçmişti, namaza gittikten sonra o adamı hiç görmemiştim. Görmediğim de isabet olmuştu zaten. Eminim Hasan Amca'dan azar yemişti, artık her kimse. Namaza saygısı olmayanın neye olurdu ki?
Dans etmeyi ne kadar sevdiğimi anlatmama gerek bile yoktu, Hint danslarından Kore danslarına kadar koreografi ezberlemeyi ya da kendimce kafama göre dans etmeyi çok severdim, geleneksel oyun havalarını da. Düğünde çalan şarkılar ayağımın sabit durmamasına sebep olsa da kendimi piste çıkmamak için tutmalıydım. Kadın erkek karışık ortamda oynamak istemiyordum, bunu yapmaya kalkarsam kendimi kaptırır ve fena oynardım. Ayrıca o adam yakınlardaysa onu görmek de istemiyordum, olduğum yerden görmediğim için burada kalmak güzel bir fikirdi.
Yaklaşık beş dakikadır üzerimde bir bakış hissediyordum, sanki biri bana bakıyordu. Fakat ne yana baksam bana bakan birini görmüyordum, herkes kendi hâlindeydi.
"Yavuz, sizin kız kaç yaşındaydı?"
Masada benden bahsedildiğini fark ettiğimde bakışlarım ışık hızıyla ortama giriş yapmıştı. Deminden beri bizim masada olan Hayri Amca'nın eşi Sultan Teyze sormuştu bu soruyu, şu an burada olan nadir tanıdıklardandı. Konuştukları konuların hiçbirini dinlememiştim ama konu bana nasıl geldi bunu da merak etmiştim.
"Yirmi iki," diyerek konuya atladım. "Yirmi iki yaşındayım Sultan Teyze." Bakışlar bana dönmüştü, garip bir tebessüm ettim. Konunun benle alakasını soruyor gibiydim, gerçi herkes konuyu baştan beri dinlediğimi sanıyordu muhtemelen.
“Tam da bizim oğlanın yaş-” cümlesini duyarken usulca ayağa kalktım. Ortamdan çıkışım da böyle, ya da bir şekilde olmalıydı gibi. Hayır, kimseyle görüşmek istemiyorum teyze, evet atanacağım inşAllah teyze, derdim bu teyze, öğrencilerime kavuşmak teyze, evlenmek değil teyze, daha değil teyze.
“Ben bir lavaboya gideyim müsaadenizle.” Lafı kadının ağzına tıkmış gibi olurken babam derdimi anlamış olacak ki, ufak bir tebessüm etmişti diğerlerine belli etmeden.
Oradan ayrılırken nereye gideceğimi asla bilmiyordum, lavaboya falan gideceğim de yoktu. Aklıma yine tek bir kişi gelmişti: Alp. Buradaydı, burada olmalıydı. Biliyordum, hissediyordum. Onun burada olduğunu hissedebiliyordum ama onu göremiyor, bulamıyordum. O beni görüyor muydu, farkıma varmış mıydı? Vardıysa ne düşünüyordu, neden karşıma çıkmıyordu? En önemlisi ben onu görmeyi neden bu kadar istiyordum? O geçmişte kalmış bir arkadaş değil miydi? Yıllarca izini kaybettiren o değil miydi? Sanki ona ulaşamayım diye her şeyi yapmış olan o değil miydi?
Bu düşünceler eşliğinde villanın bahçesinden çıktığımı daha ancak fark edebilmiştim. Bir çocuk parkına gelmiştim, bomboş bir çocuk parkına. Etrafıma göz gezdirdim, kimse yoktu. Fakat düğünden gelen yüksek ses her yerden duyuluyordu.
Gittim ve salıncaklardan birine oturdum. Salıncağa göre uzun gelen boyum yüzümden ayaklarımı yere sürüye sürüye sallanmaya başladım önce. Sonra geriye doğru toplayabildiğim kadar topladım onları ve salıncağa iyice kaptırdım kendimi. Hızlı, daha hızlı, yıldızlara doğru…
Bir anda bir hışırtı duydum. Bunu duymamla salıncağı aniden durdurmam bir oldu. Bu villa biraz ormanın içinde sayılabilirdi, etrafta bir sürü ağaç ve çalılık vardı. Ve bu ses de bir yaprak hışırtısı olmalıydı. Orada, bir yerde biri vardı. Korkmalı mıydım? Villanın fazla mı dışındaydım? İstemsizce ürpermiştim, bir an önce düğün yerine geri dönmeliydim. Hızlı adımlarla geldiğim yoldan geri dönmeye çalıştım ama korkuyordum da. Bir hışırtı daha geldi ben ağaçların yanlarından geçerken. Hızlı adımlarım nefes nefese kalmama sebep olmuştu. “Kim var orada?” derken bir kez daha, etrafıma bakındım. “Kim var dedim?”
“Ne diye geldim ki buraya kadar. Allah’ım sen yardım et.” Aklımdan hışırtıların bir hayvandan gelme ihtimali de geçiyordu. İnsan ya da hayvan? Hangisi daha tehlikeliydi, tartışma konusuydu. Düğünden gelen yüksek ses yüzünden sanki bağırsam da kimse duymayacak gibi hissettim, daha çok korktum.
Yerde gördüğüm kalın ağaç dalını elime aldım. Hızlı hızlı yürürken bir hışırtı daha geldi. Hışırtı daha yakından gelmişti bu sefer. Bir anda karşımda bir adam gördüm ve sopayı ona vurmak üzere yukarı kaldırdığım esnada, bunun az önceki adam olduğunu fark ettim.
“Dur! Ne yapıyorsun?! Dur!” Yerde dizleri üzerine eğilmiş vaziyetteydi elleriyle de bana karşı siper alıyordu. Çatık kaşlarla ona bakarken sopayı indirdim. Karşımdaki, Seyit denen o adamdı. Aslında, bu hali çok komikti.
Ayağa kalkıp dikilirken bir açıklama yapmasını bekliyordum fakat pek de yapacak gibi durmuyordu. “Beni mi takip-”
“Yo… Ne münasebet?”
“Ediyorsunuz?” diye cümlemi tamamlayamadan cevap vermişti. “Beni ne kadar korkuttuğunuzun farkında mısınız?”
Derin bir nefes verirken başını hafif yere eğip tekrar kaldırdı. “Sizi takip etmiyordum, s*gara içiyordum.”
O da eksik olmazdı zaten, diye geçirdim içimden. Az önceki küstah ve alaycı halinden pek eser yoktu, fakat kibar ve ılımlı göründüğü de söylenemezdi. “Burada benimle karşılaştığınıza sevinmelisiniz. Tek başınıza bu ıssız yerde hayvanı da çıkar önünüze, sarhoşu da.”
“Mesela sizin gibi mi?” diye sorduğumda bozulmuştu.
“Ben sarhoş değilim yalnız,” dedi. “Emin olun, sarhoş olsaydım sizinle bu kadar güzel konuşmazdım.”
Sabırla nefes aldım. “Sizinle uğraşamayacağım cidden.”
Onu umursamadan ilerleyeceğim sırada arkamdan, “Yolu biliyor musunuz?” dediğini duydum.
Arkama bakmaya bile tenezzül etmeden, “Biliyorum.” dedim.
“İyi, peki.” deyip farklı bir yöne ilerlemeye başladı.
Yolu bulamama ihtimaline karşın çaktırmadan arkasından ilerlemeye başladım. Fakat kendisi fazlasıyla çakal birine benzediği için, “Ne o?” dedi arkasına bile dönmeden, ona yaptığımı yapıyordu. “Beni mi takip-”
“Yoo… Ne münasebet?”
“Ediyorsunuz?”
“Villaya gidiyorum sadece. Bu yoldan çünkü.” dediğimde bana döndü, aramızda iki metre kadar vardı.
“Ben villaya gitmiyorum yalnız.”
Aferin Leyla, rezil ol şu küstah adama. “Napayım?”
Bakışlarını kaçırıp gülümsedi, dalga geçer gibiydi. “Oraya gidiyorum, siz de oraya gidecekseniz benimle gelmek istemediğiniz için iki-üç metre arkamdan gelebilirsiniz, pardon, takip edebilirsiniz.”
Hiç cevap vermeden gözlerimi devirdim. Yine de, maalesef, arkasından gittim. Hemen varmıştık, kısa bir yoldu fakat çok ağaç olduğu için nasıl döneceğimi şaşırmıştım. Şaşırmasaydım keşke.
İçeri girdiğimiz gibi arkasından kaybolup gittim, insanların içine karıştım. Arkasına dönüp bakarsa beni göremeyecekti. Bir daha karşılaşmamak dileğiyle…
Dakikalar dakikaları kovaladı, sıkıcı anlar geçti gitti. Birazdan gidecektik fakat ben önce tuvalete gitmeliydim. Villanın içinde, bu sefer o adamla karşılaşmama gerek kalmadan, tuvalete girip çıktım. Geniş koridordan ilerlerken iki hizmetli kadının konuşmasına sahip oldum. Sesler kapısı aralık bir odadan geliyordu.
“Bu belgeler kimin ki?” diyordu bir kadın sesi. Çok da kulak asmıyor, koridordan hızlı adımlarla ilerliyordum ki adımlarımı kaskatı kesilecek şekilde durduracak bir şey duydum.
“Görmüyor musun abla? Seyit Alp Kahraman yazıyor. Seyit Bey’in işte. Çok kızar bak, geri yerine koy bunu.”
Yutkundum, sadece yutkundum. Etrafıma bakındım hızlıca. Nedensiz bir şekilde gözlerimin dolduğunu hissettim. Tüm anılar, o gece, o siren sesleri, o çığlıklar… Hepsi birer birer şimşek gibi çaktı zihnimde. Ve en önemlisi, Seyit Alp de ne demekti? Seyit Alp… Başından beri, o adam… O adam, o muydu? Hayır, o kaba adam o olamazdı. Elinde şarap şişesini sallaya sallaya karşıma gelip namaz kılmama bile izin vermeyen, küstah küstah konuşan o adam o olamazdı. Alp böyle değildi ki… Alp kimseyi incitmezdi, kırmazdı; hele beni, asla… Ben bir kabahat işlesem üstüne alır, azarı o yerdi. En istemediği şeyleri bile ben istedim diye yapardı. O, benim sakarlığımdan yaralanırdı da bir kere kızmazdı bana. O çocukluğuma dair en güzel, en nadide parçaydı. Çocukluğumu güzelleştiren kişiydi. O Alp’ti işte. Seyit denen adam öyle miydi sanki?
Her ne kadar o adamın Alp olmasını asla istemesem de, o adam Alp’in ta kendisiydi. Nasıl tanıyamamıştım ki? Hakkım var, çok değişmişti. Az önce, daha az önce onu bir daha görmemeyi dilemiştim ama şimdi istemsizce çoktan bahçeye çıkmış; bir oraya, bir buraya gidiyordum. Onu görmeyi istemek istemiyordum, o çok farklı bir adam olmuştu, ama onu görmek istiyordum. Alp’i bulmak istiyordum. En azından, “Ben Leyla’yım.” demek istiyordum. Ve bunu neden istediğimi bilmiyordum. Belki de çocukluğumdaki Alp’e olan sevgimi bile tamamen bitirecek bir hale gelmişti, öyle bir adam olmuştu. Ama bir yanım şu an onu arıyordu, bu çocukluğumdu.
İstemsizce gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Niyeydi, bilmiyordum. Yıllarca ulaşmak için uğraşıp en sonunda pes ettiğim o adam buradaydı. Düğünün başından beri karşılaşmak istediğim o çocuğu görmüştüm. Görmüştüm ama fark edememiştim. Ve şimdi de sanki yer yarıldı da içine girdi, hiçbir yerde yoktu.
Dört dönmüştüm o düğün alanında, insanların arasında. Sanki tek ben vardım, kendimi öyle soyutlamış ve tek ona odaklamıştım ki, Mehmet Ali’nin üçüncü bağırışında kendi üstüme alınıp bakabildim.
“Abla, gidiyoruz!”
O an ben bir şekilde o bahçeden çıktım, ki Hasan Amca ve eşi buradaydı, bizi uğurluyorlardı ama o yoktu. Ben bir şekilde o arabaya bindim ama onca yılın ve küçük Leyla’nın hayalkırıklığı vardı içimde. Ben Alp’i görememiştim ki, ben Seyit’i görmüştüm, bambaşka bir adamı…