تخطٍ إلى المحتوى

KORATEŞ

الفصل 4 · قراءة 9 دقيقة

KORATEŞ

الفصل 4

🔥 4

Babamın gerçek kimliğine dair pek bir fikrim yoktu. Her zaman uzakta olan, ismi baba olarak konulmuş bir figürdü. Yazları eve gelen, sürekli tatillere gittiğimiz bir adamken atladığı ilk yaz tatilinden sonra onu nasıl tanımlayacağımı ben bile bilememiştim.

Geleceğimizi haber verdikten sonra alışveriş merkezine girdik, babam buraya gelirken onlara hediyeler getirmiş olsa da Gurur’un zaferine özel bir hediye almak adına pahalı saat markalarının önünde dikilirken yanaklarımın içini dişleyerek camın ardına baktım. Hiçbir zaman geçim sıkıntısı yaşamamıştım, babam anneme kağıt üzerinde olmasa da ayrılmalarına rağmen nafaka öder gibi her ay düzenli olarak ödeme yapmayı sürdürüyordu ancak almayı düşündüğü markadan herhangi bir şeyi hayal etmemiştim.

Hayal etmek, arzulamak demekti.

Arzulamak, para biriktirmeyi gerektirirdi.

Para biriktirmek de sabır işiydi.

Ve ben sabırsız biriydim.

Parmaklarının arasındaki saati bana gösterirken “Bu nasıl? Sever mi?” diye sorduğunda kan kırmızısı kadranına baktım.

Başımı iki yana sallarken “Ona göre değil,” diye karşılık verdim.

Gözlerim camın üzerinde gezerken cebinden telefonunu çıkardı “Hey, babe,” diye telefonu açtığında vitrinin köşelerinde duran yumruklarımı sıkıştırdım. “Hey. Did something happen? Uh, no. I'm with my daughter, we're going to a friend's celebration... Yeah, she's with us... No, baby... Listen... My daughter's mom, I thought we talked about all this before you came here...I can't talk right now. I'll call you…"diye mırıldandıktan sonra nefesini sertçe vererek yeniden yanımda belirdiğinde silüetini parlak camın üzerinde görebiliyordum.

“A1 seviyesinden ileri gidememiş İngilicen,” dediğimde güldü.

“Derdimi anlatacak kadar işte,” derken gülümsemesine karşılık ifadesizliğimi koruyarak camın üzerinden siyah, deri kordonlu Piaget saatin üzerine parmağımı bastırarak “Bunu istiyorum,” dedim.

Annem dakikalardır süren sessizliğini, gölgeye çekilmiş ve yoksayılmış varlığını ortaya çıkararak “Ne kadar? Çok pahalı bir şey seçme, Lema, baban çok çalışıyor,” dediğinde dudaklarımın içini dişledim.

Babam araya girerek “Kızım seçtiyse ne kadar olduğunun bir önemi yok. Lema, kendin için de bir şey seç,” dediğinde omuz silktim.

Seçtiğim saat paketlenirken “Hediye edeceksen sen seç,” diyerek koltuğa yürürken gülümsedim ve annemin yanına siyah süet koltuğa oturdum. Bana alacağı hediye yahut bugün aldığı saati Gurur’a hediye etmek benim için bir anlam ifade etmiyordu, o telefonu açıp o kadınla kavganın eşiğinden döndükten sonra soğuk kanlı bir şekilde gülümsüyorsa bu babamdı. Bize sus payı niyetine paralar döküp çapalayan, kendisi özgürlüğe uçan o adamdı.

Mağazadan çıktıktan sonra arabaya doğru yürürken aynı sıradaki Cartier mağazasına girmiş ve bana takmayacağım bir bileklik satın almak için işlemlere başlamıştı. Her doğum günümde gönderdiği Tiffany küpeler, Cartier bileklikler ya da Van Cleef kolyeler umurumda değildi. Tek istediğim onun yanımda olmasıydı ancak o, konuşarak anlaşmak yerine hediyelerle anlaşmayı, kendini affettirmeyi deniyordu.

Elinde bileklikle bana döndüğünde annem gülümsemem ve onun beklediği şekilde hevesle karşılamam için sırtımı sıvazladığında kocaman gülümseyerek bileğimi uzatıp takmasına izin verdim. Kocaman gülümsememi yüzümden indirmeden ona teşekkür ettim. Tüm bu süreçte annem sırtımı sıvazlayarak beni ona itse de sarılmadım. Ona sarılmak sıcak hissettirmeyecekti, tıpkı bir kayaya sarılmak gibi buz gibi olacağı için yapmadım.

Annem için de bir çift küpe hediye almıştı. Annem arabaya yürüyene kadar ona aldığı küpeler için teşekkür ediyor ve bir yandan da bir çocuk gibi sevecen davranıyordu. Yüzüne bakmak istemiyordum çünkü göreceğim şey annemin pembeleşmiş yanakları olurdu. Babam sadece kibar davranıyordu ancak annem bunu farklı anlamlara çekecek kadar aptaldı.

Yılmazların evinin önüne gelene kadar babamla kısa ve öz cümlelerle sohbet ederek zaman geçirmiştim. Kendisi direksiyonda, annem ön koltukta ve ben de annemin arkasındaydım. Yıllar öncesinden alma eski bir fotoğraf çerçevesine sığmaya çalışan çürümüş bedenler gibiydik, leş gibi kokuyorduk ancak bu görmezden gelmeye devam ederek ailemizin cesetlerinin üzerinde gülümsüyorduk.

Arabadan indiğimde halihazırda mesajlaştığım Afra bizi kapıda karşılamıştı. Birlikte evin dışından arka bahçeye doğru yürürken babamı gördüğüne sevindiğinden bahsedip benim ne kadar iyi göründüğümü söylemişti. Bunun doğru olmadığını o da ben de biliyorduk.

Kucaklaşmaların ardından kahvaltı masası etrafında ayak üstü sohbet edip babamın geri dönüşü, Amerika hayatı -ikinci kadını atlayarak, hiçbir şey olmamış gibi- üzerine konuşarak ayak üzeri hararetli bir konuşma ailelerimiz arasında filizlenirken bıkkınlık boğazıma tasma gibi dolanıyordu.

Sesli bir şekilde iç geçirmek üzereyken “Kimleri görüyorum,” diyerek tüm neşesiyle Gurur bahçeye açılan kapıdan çıktığında tüm enerjim yenilenmişti. Onu en son gördüğümden bu yana değişen bir şey vardı, kırık kemerli burnu yerindeydi, sol kulağı kulak zarı patladığı için şişti… Ve artık sağ gözünün kenarında, göz kapağını takip eden yarık izi vardı. Korateş ile son karşılaşmasında aldığı yaranın izi kalmıştı.

Mavi gözleri beni bulduğunda gülümsedim, buna karşılık aynı gülümseme yüzünde yankılanıp güneşte sararan kısa sakallarının arasındaki gamzeler belirirken bana kollarını açtığını, kucaklaştığımızı hayal ettim ancak olmadı. Sadece gülümsedi ve babamla kucaklaşarak selamlaştı.

Kolunu kardeşinin omzuna atarak aramızda durduğunda “N’aber patates?” diye bana laf attı. Küçükken kilolu olduğum için beni patatese benzetmiş ve o günden bu yana adımı kullanmak yerine bana patates diye seslenmeyi tercih etmişti.

“Kıllarınla birlikte iyice gorile benzemişsin,” diye homurdanarak kahvaltı masasına yöneldiğimde Afra başını geriye atarak abartılı bir kahkaha attı.

“Abartma, o kadar kıllı değilim,” dediğinde onu baştan aşağı süzerek dudaklarımı büktüm. Kıl konusu göreceli bir kavramdı, tedaviye gelen hastalarımı düşününce göğsündeki bir avuç kıl onu benim gözümde kıllı yapmazdı ancak Süper Ağır Siklet olarak bir gorile benzediğini rahatça söyleyebilirdim.

“Seni en son kaç yaşında görmüştüm hatırlamıyorum,” dedi babam diğerleri gibi kahvaltı masasında yerini alırken “O zamanlar da kaslıydın ancak şimdi…” derken derin bir nefes aldı ve aksanlı bir şekilde “Vaov,” diye mırıldandığında Afra ile göz göze geldik.

Sandalyesine otururken “Okey okey,” diye mırıldanarak üst dudağını ısırırken Kerem Bürsin’in yıllar öncesinden kalma Altın Kelebek konuşmasını taklit ediyordu. İkimiz sessizce kıkırdardık. Elimle ağzımı gölgeleyip kendimi durdurmaya çalışırken yanıma oturan Gurur’un kolunun koluma sürtmesiyle irkilerek sırtımı dikleştirdim. Teni güneşin altında ısınmış sıcacık ve sertti.

“Pardon,” diye mırıldandı. Elleriyle omuzlarını işaret ederken “Biraz genişim,” dediğinde sadece başımı sallayarak önüme döndüm.

Babam “Ah, Lema hediyeleri arabada unuttuk, birlikte getirelim mi?” diyerek ayaklanırken bana pek fazla tercih hakkı kalmamıştı. İç geçirerek masadan kalkıp peşinden ilerlerken annem çok güzel hediyeler aldığımız konusunda önden heyecan yaratıyordu.

Arabaya doğru ilerlerken bana döndü “Bu nefretten aşka olayına mı dönüştü?” dediğinde gözlerimi devirdim. “Ah, bir saniye, sen Gurur ve Önyargı aşığıydın değil mi?”

“Hiç alakası yok, onlar daha nüktedan bir ahenk içindeler. Nasıl söylenir… Şiir gibi,” dediğimde güldü.

“Evet, biraz önce adama goril dediğini düşünürsek biraz nüktedan ama şiirsel değil,” dediğinde başımı sallayarak onayladım. Babam bagajdan kutuları çıkarırken ben de arka koltuktaki siyah karton alışveriş torbasını aldım. Ellerinde torbalarla bagajı kapatırken “Biliyorsun, ben her zaman aşktan yanayım,” dediğinde yüzümde filizlenen gülümseme saniyeler içinde solmuştu.

“Sen aşta değil özgürlükten yanasın,”

“Lema…”

“Neyse işte, babamla aşk konusunu konuşmak isteyeceğim bir durumda değilim. Biliyorsun… Annemi terk ettin,” diyerek ona dudaklarımı birbirine bastırarak yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdiğimde iç geçirerek gülümsedi.

“Haklısın ama konuşsak beni anlarsın,”

“Anlamam. Bir insan iki kişiyi aynı anda sevemez. Birini seviyorsan, ikinciye kalbini açamazsın. Aşk bu, bir kere olur,” diyerek arka kapıyı açıp saatin karton torbasını aldım.

“Ya ilk hissettiğin aşk değilse ve bunu ikinci kez aşık olduğunda fark ediyorsan?” dediğinde derin bir nefes alarak arabanın kapısını kapattım.

“Mümkün değil, inan bana. Genç olabilirim ama benim de tecrübelerim var, olmuyor. Birine aşıksan, ikincisi olmuyor,” dediğimde sadece konuyu kapatmak istediği için dudaklarını birbirine bastırarak başını aşağı yukarı salladı. Mimikleri onaylasa da gözleri aksini söylüyordu. Gözlerini ikna etmek istercesine bakarken bana eliyle bahçenin yolunu işaret ettiğinde bakışmamızı sonlandırarak önden yürüdüm.

Derin derin nefesler alarak kendimi sakinleştirip elimdeki torbanın iplerine sıkıca tutundum. Hediyeyi vermek için ilk önce kendimi hazırladım lakin köşeyi döndüğümde elimdeki paketin yok olmasını istiyordum. Sarı saçlı kadın saçları Gurur’un yüzüne düşerek onu öpmüş, gülümseyerek doğrulup benim oturduğum yere, annemin yanına otururken dişlerimi sıktım.

Herkesin bir kez aşık olma hakkı vardı ve ben bunu Gurur’un karşılıksız aşkından yana kullanarak kendimi lanetlemiştim. Bu, mecburiyetten yahut hayatımdaki bir boşluğu kapattığı için minnetten olmamıştı. Onu gördüğümde kalbim heyecanla atmaya başlamış ve bu hep devam etmişti. Onu ilk gördüğüm günden bu yana kalbim hala aynı atıyordu.

“Hediyeler geldi,” derken benimle aynı manzarayı gören babamın sesi ne kadar hiddetli yükseldiyse bir o kadar da hızlı dibe çökmüştü. Masayı çevreleyen kalabalık bize döndüğünde gülümseyerek elimdeki tek hediyeyi, Gurur’un hediyesini havaya kaldırarak gülümsedim.

Sarı saçlar, beyaz ten, mavi gözler, pembe dudaklar ve kusursuz incelikte vücut her zaman Gurur’un takıldığı kadınların profili olmuştu. Ben, herkes gibi görünürken onun dikkatini çekemezdim. Kadın yüzünü bize çevirdiğinde onu tanımam kolay olmuştu, henüz birkaç gün önce Korateş’le yüz yüze geldiğim için onun eski sevgilisi olduğunu anlamıştım. Güzel kadındı, ben de kendimi beğenirdim ancak o önümden geçse başımı çevirir bakardım.

“Gurur, senin hediyen ayrı,” dediğinde Gurur kolunu Buse’nin omzuna atarak onu kendine çekti.

“Benim zafer hediyem burada,” dediğinde istemsiz güldüm.

“Hediye fiyonklu paketlerde gelir, aksi ganimetten sayılır,” Buse gözlerini bana çevirirken ona sadece durumu ima eden bir bakış atarak karşılık verdim. Buse, Saygın’ın sevgilisiydi. Altın kemeriyle birlikte Gurur, Korateş’in elinden hayatının aşkını da almıştı.

Evet, Gurur böyle bir adamdı.

Elimdeki kutuyu Gurur’un önüne bırakırken babam “Lema özellikle senin için aldı,” diye ekledi.

Afra’nın yanına geçerken “Benim fikrim değildi, babam almak istedi. Ben sadece seçtim,” diyerek sandalyeme otururken yüzündeki hafif tebessümle gözlerini üzerime dikmişti.

“Sonuçta sen benim için seçtin,” dedi kutuya uzanırken.

“Anlamsız bir hediye,”

Torbadan saat kutusunu çıkarırken sol yanağına doğru kıvrılan çarpık gülümsemesiyle “Öyle olsun,” dedi. Kutuyu açana kadar gözlerini gözlerimden ayırmamış, gülümsemesini yüzünden silmemişti. Saati çıkarıp bileğine takarken bile ifadesi değişmemişti. Buse, parmaklarını saatin üzerinde dolaştırana kadar kendi yarattığım hayal dünyasında bir an için sevgime karşılık alabileceğimi düşünsem de onun parmakları değdiği anda her biri kırık aynalar gibi parçalandı.

“Çok yakıştı, bu senin en sevdiğin markaydı değil mi?” derken parmakları saatin üzerinden kayıp parmaklarını parmaklarının arasından geçirerek elini tutmuştu.

“Dikkatini çekmiş,” diye karşılık verdi Gurur.

Onları yok sayıp dikkatimi hediyesini alan Afra’ya çevirmek istedim ancak hala onları duyuyordum “Seninle ilgili her şey dikkatimi çekiyor,” dediğinde bakışlarım Afra’ya dönük bir halde gözlerimi devirdiğimde beni yakalamış, kaşlarını sorarcasına havaya kaldırmıştı.

Bileğimdeki çita kafalı bilezikleri gösterirken “Bak, aynısı,” dedim.

Babam araya girerek “Arkadaşlığınızın bir simgesi olsun istedim,” dediğinde Afra bilekliği takarak diğer takılarıyla birlikte şıngırdatarak bileğini salladı.

“Kaplan gibi kızlara kaplan gibi bileklikler,” dediğinde dudaklarımı büküp güldüm.

Kahvaltı boyunca tam önümde birbirlerine dokunan, gözleriyle birbirini yoklayan Gurur ve Buse’yi izlemek tadımı kaçırmıştı. Onlara bakmaktan kaçsam da bir şekilde gözüm sürekli onlardaydı. Gurur’un yanında pek çok kadın görmüştüm ancak belki de güzellik olarak en güzeli Buse olmasına rağmen en çok onu yakıştırmıyordum. Hırsın ürünüydü. İhanetin beden bulmuş haliydi. Gurur kendi cephesinde haklıydı, sürekli Saygın’ın altında kalmaktan nefret eder ve her daim onu yenmenin hayalini kurarak kendini güdülerdi. Lakabını bile buna göre seçmişti ancak Buse… dört yılı aşkın bir süredir birlikte olduklarını ve çocukluktan gelme aşk hikayelerini biliyorduk. Neden vazgeçmişti? Bir kez kaybetmişti sadece, tüm olay ününde miydi? Şöhreti mi onu cezbediyordu yoksa namağlup Korateş oluşu mu?

Gerçi hiçbiri ihanetini kabul ettirmezdi.

Ona karşı hiçbir zaman empati yapmayacaktım ve onu her görüşümde sonunu bilecektim. Gurur bir başkasını kendine rakip seçecek ve bugüne kadar yaptığı gibi elinde ne var ne yoksa alacaktı. Saygın da onlardan biriydi, namağlup lakabını, çok sevdiği kız arkadaşını, kemerini ve sponsorlarının yarısını almıştı. Şimdi kendine yeni bir rakip seçecek, aynı şeyleri ona da yapacaktı. Onun şanını alacak, sponsorlarını mıknatıs gibi kendine çekecek ve sevgililerini çalacaktı.

Hepsine aynısını yapmıştı.

Ona da aynısını yapacaktı.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.