Sormak istediğim milyon tane soru olsa da tapınağın girişine gelmiştik bile. İçerisi yanımdaki adam gibi inanılmaz güçlere sahip insanlar ile dolu olmalıydı. Gerçekten gerilmiştim. Ben neden ordaydım ki?
“Gökyüzü tapınağına hoş geldin genç adam.”
Avucunun içi ile kalın kütüklerden yapılma kapıyı iterek açtı ve…
“Burası bomboş.”
Evet orası bomboştu. Şaka yapmıyorum, bahçenin her yeri toprak içindeydi. Ağaçlardan hiçbiri sağlam değildi, çalılıkların tamamı kurumuştu ve dört köşenin görünen ikisinin dibi boş bira şişeleri ile doluydu. Ayrıca açık alanın nasıl bu kadar kötü kokabildiğine ihtimal bile veremiyordum.
“Ne bekliyordun ki?”
“İnsan, insan bekliyordum.”
Tapınağın içine doğru ilerlerken 3 karınca kolonisini ezmek zorunda kaldım. Kapıdan içeriye girer girmez ise gerçekten büyük bir nostalji yaşadım. Çünkü Gökyüzü Tapınağının içi eski evimden farksızdı.
“Eee, nasıl buldun?”
“Bulamıyorum, buranın neresi tapınak sayılıyor.”
Kafama üstten bir tane geçirmişti. En azından ilk defa.
“Gelip bir de evime laf mı ediyorsun lan!”
“Üzgünüm, aniden yaşadığım yerden kopartılıp bambaşka bir yere atıldım, terbiyemi bozabiliyorum.”
“Yüz elli santimlik bir çocuğa göre ağzın iyi laf yapıyor.”
Saçlarımı karıştırarak kahkaha atıyordu. Halkın arasındaki ile evdeki kişiliklerinin çok farklı olduğunu düşünmeye başlamıştım.
“Yüz elliden uzun olduğuma eminim.”
Eliyle sağdaki aynayı göstererek “Bir daha bak derim.” Demişti. İyi hatırlıyorum.
Aynaya bakar bakmaz neye uğradığımı şaşırdım. O gün şok üstüne şok yaşıyordum galiba.
“Ben, neden bu kadar küçüğüm?”
Elimi yüzümde gezdiriyor, yanaklarımı sıkıyordum.
“On ikilerinde olman lazım.”
“On dördüm ben!”
“Ne büyük fark ama.”
Boran bulunduğum salon ile tek duvar olan mutfağa yöneldi. Buz dolabını açarken beni de tezgâhın yanındaki taburelerden birine oturttu.
“Şimdi biraz konuşalım… hmm”
Eline bir kutu bira aldı. Ardından kısa süreliğine bana düşünür gözler ile baktı.
“Dokuzunu geçmiş miydin?”
“Ne cevap vermem gerektiğini bilmiyorum.”
“Sanırım sen bunu içsen daha iyi olur.”
Önüme pipetiyle beraber bir kutu kakaolu süt koydu ve karşıma oturup birasını yudumlamaya başladı. Devasa kılıcı kınının içinde masanın üzerinde duruyordu. Elindeki kutuyu masaya sertçe vurduktan sonra “Onca koşuşturmadan sonra iyi gidiyor ha?” dedi gülerek. Gerçekten ikinci yılındaki bir memur gibi davranmayı kesebilir miydi? Benimle konuşmaya başladı.
“Neyi bilmek istiyorsun?”
“Bunun muzlusu var mı?”
“Yok.”
“Peki-”
[…]
“-ah bir de şeyi soracaktım. NELER OLUYOR?”
“Dört seçilmiş çocuk var. Sen bunlardan kaplanın seçtiğisin.”
Konuya biraz hızlı girmişti, bense sadece akışına bırakmanın mantıklı olacağını düşünmüştüm. Mağarada bahsedilen “Karar.” muhabbeti bu olmalıydı.
“Ve o sen değilsin.”
“Adı üzerinde bir kaplan, ben olabilmesinin imkanı var mı?”
Bu durumu daha da karmaşık bir hale getiriyordu. Kaplan bir lakap mıydı yoksa… bir kaplan mı?
“Tamam seçildim ama tam olarak ne için, Kaplanı bulmam neden gerekiyor?”
Boran ensesini tutup biraz dalgınca bakmaya başlamıştı. “Nereden başlasam bilemiyorum” un jest ve mimikler ile tercüme edilmiş hâliydi bu bildiğin.
“Dünyayı korumak için.”
Bir şeyleri korumak ve ben ha? Ufak bir çocuğa söylenecek bir şeye benzemiyordu fakat Boran’ın yüz ifadesinde çokta dalga geçen bir tip yoktu.
“Dünyayı korumak mı?”
“Poyraz, bu senin adın değil mi?”
“Evet.”
“Seçilmenin nedenini bilmiyorum, ya da nereden geldiğini. Bildiğim bir şey varsa o da geldiğin zamanın yaşanmaması gerektiği.”
“Bunu açman gerekiyor.”
“İlk görevim bu hikâyeyi sana anlatmak: Bundan bilinmeyen yıllar önce, insanlık büyük bir hata yaptı: İdeaları yarattılar. Simyacılar her düşüncenin yeni ve paralel bir varlık oluşturabileceğini kanıtlamıştı fakat bu işe yaramaz bir teoriden ibaretti. Yalnızca içinde bulundukları anın bir kopyasını oluşturuyor ve zihinleri içinde yaşatıyorlardı. Doğa üstünü yaratamıyorlardı. Dört kişi hariç. Sahip oldukları bu güç, bir grubun dikkatini çekmişti. Dünyadan elleri çekilerek bir mağaraya kitlendiler. Yalnızca duvardaki gölgelere bakmalarına izin vardı. Bir süre sonra boşalan ve bir oyuncaktan ibaret olan akılları diğer insanların emellerine araç olmaktan başka işe yaramadı. İdealar adı verdikleri ideal ve gerçek dışı dünyayı kurmalarını sağladılar, onlara gerçeğinden farklı gölgeler ve sesler sundular. Varlık sahipleri bu dünyayı terk edip ideallerin dünyasında yaşamayı hedeflemişti. Bu insanlığın yapacağı en büyük hata olacaktı. Ait olmadıkları bir dünyaya hükmetmeye çalıştılar, sonucunda o dünyanın insanları doğdu. Her yönü ile insan üstü olan mükemmel varlıklar: İdealar.”
Mağara bana kaplanın seslendiği yerdi. Bunu düşünmeden edemiyordum.
“Hata dedin. Buradaki hata ne ki?”
Boran gülümsedi. “Kendilerine birer efendi yaratmak. İdealar insanların dünyasına hükmetti, onları oyuncakları olarak kullanarak zengin kaynaklardan yararlandılar, kendilerine benzemeyen insanları yok ettiler. Mükemmel olmaya zorlanan dünya bunu kaldıramıyordu. Sonuç olarak ideaların kazandığı ve dünyanın onların oyuncağı haline geldiği milyarlarca zaman dilimi oluştu. Sen bunların yalnızca birindensin.”
İdealar geldiğim yere hükmediyordu, bu imkansızdı. “Çevremdeki insanlar… insan mıydılar?” Bu gerçeği anlamam uzun sürmemişti. Varoşların birbiri ile asla konuşmadığı gerçeği, dedeme çarpan adamın neden hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ettiği.
“İnsanlar kusursuz olabilmek için çalışıyordu.”
“İdeaların dünyası dört insanın mükemmeliyete zorlanmış hayal ürünüdür. Bu yüzden Geçmiş ve geleceğin mükemmeliyetlerini birleştirerek bu özel zaman dilimi oluşturuldu: Mükemmel Çağ.”
“Bunu nasıl yaptılar?”
“İnsanlar yapmadı. Bunu yapan Kaplan’dı.”
Bu onun hakkında öğrendiğim ilk büyük gerçekti.
“İdeaların dünyasının bel kemiği, yaratıcılara -dört insana sonradan verilen isim- gösterilen ilk dört hayvanın gölgesidir. Onlar sonradan “Dört Hayvan Ruhu” olarak anılacaktı. Ruhlar idealar tarafından hükmü hızlandırmak için bu dünyaya çekildiğinde bu gaddarlıktan rahatsız olmuşlardı. Geri dönmek istediler. Bunu fark eden idea halkı ise onları mühürlemeye kalkmıştı. Bunun sonucu olarak ruhlar bu dünyaya hapsoldu. Onların iyi niyetini fark eden, özgür olmak isteyen insan toplulukları ise yardım etmek istedi. İdealara karşı ayaklandılar. Ruhların desteğine rağmen bu başarısız olmuştu. İdealar insanların sahip olmadığı doğa üstü güçlere hükmediyordu. Ruhlar son çare olarak güçlerini birleştirdi, kendilerini tam anlamı ile mühürlemek pahasına Mükemmel Çağ’ı yarattılar. İnsanları idealara yaklaştıran güçlerin doğduğu çağ. Ardından ise kendilerini uyandırmaları için seçtikleri dört çocuğu beklemeye koyuldular.”
Bir çeşit seçilmişlik durumu ve ben… inanması zor bir meseleydi. Alışmanın zaman alacağından emindim fakat iyi olduğum bir şey varsa şartlara uyum sağlamaktı.
“Üzgünüm, tüm bunları anlamaya çalışmak zor. Sadece idealar o kadar güçlüyse…”
Boran sözümün bitmesini beklemeden ayağa kalktı, kılıcını masadan aldı.
“Hava kararıyor, sana odanı göstereyim.”
Bana salonun ortasına inen merdivenlerden yukarısını gösterdi. İlginç bir şekilde dekoratif duran tablolar ile dolu güzel bir koridorun ikinci kapsını açtı.
“Burada kalabilirsin. Dağınıklık için kusura bakma.”
Dağınıklık? Burası şüphesiz o gün içinde gördüğüm eve benzeyen tek alandı.
“Sorun değil.” Odaya sağ köşeden açılan kapının karşı duvarında bir çalışma masası vardı. -bildiğiniz genç odalarında bulunan türden- Karşı duvar aynı zamanda pencereye sahipti. Sağ komşu duvarına yaslı eski yatağımdan daha düşük fakat daha rahat görünen bir yatak vardı, çarşafları yeni değiştirilmiş gibiydi. Tavanda bir ip ile çalışan uzak doğu tarzı bir gömülü bambu lamba vardı. Sol komşu duvarındaysa gömülü bir dolap vardı, içi kıyafet doluydu.
“Şey, bir erkek çocuğu geleceğini bildiğim için ona göre biraz hazırlık yapmıştım. Evinde gibi hissetmeye bak”
“Evim..”
Bunu istemsizce mırıldanmıştım. Şüphesiz orası, artık içinde hissetmek istemediğim bir yerdi.
“Sen dinlenmene bak, sabah sorumu cevaplarsın.”
“Soru sormadın ki.”
“Sormadım mı? soru… boş ver, sabah cevabımı almış olurum zaten.”
Kapıyı kapattığı an odayı karanlık kaplamıştı. Yalnızca pencereden içeriye vuran ayın ışığı bir nebze etraftaki eşyaları ayırt etmeme yarıyordu. O an sadece yatağa uzanmak istedim, yaptım da. Karanlığa alışan gözlerim ile, daha önce görmediğim bu ahşap tavanı izlemeye koyuldum. Her şeyin bir rüya olduğuna içten içe inanmaya devam ediyordum.
“Hayır, değil.”
Bu kısa sürmüştü. Sonuçta rüya olsaydı, kendim olmazdım.