تخطٍ إلى المحتوى

İDEA

الفصل 2 · قراءة 4 دقيقة

İDEA

الفصل 2

2-"DUVARDAKİ GÖLGE"

Hiçbir şey istemiyordum. Bunu her dediğimde dedem çok sinirlenir ve bana marketten atıştırmalıklar alırdı. Aslında çok istiyordum. Yazın sıcağında sokaktaki çocukların ellerinde eriyen dondurmalarını izlerken gerçekten içim gidiyordu. Paramız yoktu. Bu düşünebildiğimi fark ettiğim yaşlarda hakkımızda öğrendiğim ilk şeydi. Buna rağmen karnımı doyurmayacak şeyleri bana alıp duruyordu. “Delirdi mi bu adam?”

“Markete gidiyorum, bir şeyler ister misin?” bu soruya her daim cevabım netti. “Hayır.” Ve onun da öyle. “Neden?” sorma artık! “Canım istemiyor.” çok istiyorum. Ama bunu söyleyemem ki. Bu yanlıştı.

“İstediğini biliyorum.”

“Ama bu yanlış değil mi?”

Değildi, hiç değildi. Onun bunu bana kanıtladığı an ise unutamadığım bir anıdan ibaretti.

“Bir şeyler istemek asla yanlış değildir. Zamanın geleneği böyle.-Kulağımın arkasından bir çikolata çıkarıp bana uzattı.- Bu yüzünde bir gülümseme sağlayacaksa istemelisin.”

Bu onu kaybettiğim günün akşamı aklıma gelen anılardan sadece biriydi.

“Gözlerimi durduramıyorum, neden ağlıyorum? Neden…” Evet. O an sadece bir şey istiyordum:

“Ölmek istiyorum. Lütfen…lütfen canımı al!”

“İstediğin her şeyin istediğin gibi olmasını da bekleyemezsin tabii.” Dedemin bu sözüne hayatım boyu anlam verememiştim. O ana kadar.

Karanlık, bulutlu ve yağmurlu bir havada. Kimseyi suçlayamayacağınız bir ölüm, Dolu gözlerim ile odamı kaplaması saniyeler bile sürmeyen ışığı izliyordum. O kadar hızlıydı ki sesini bile duyamadım. Yalnızca bir ışık büzmesi gökten odama, göğsümün ortasına düşmüştü. Evet, binaya yıldırım düşmüştü.

Kesinlikle istediğim şey bu değildi.

[…]

Gözlerimi açtığımda, etraf açmamın zerre etkisi olmamış gibi karanlıktı. Ellerim ve ayaklarımı hissetmiyordum. Başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Boynumu kıpırdatamıyordum. Dizlerimin üzerinde olduğumu hissediyordum. Bileklerim arkadan bağlanmış, sırtım tüylerimi diken diken eden soğuk bir yüzeye değiyor, hareket edemiyordum.

“Ben, öldüm mü?”

“Hayır, sen ölmek istedin.”

İçten içe huzur verici, sanki kulaklarımın dibinde ılık bir rüzgâr esiyormuş gibi hissettiren bir erkek sesiydi. Bir yandan ise yırtıcı ve tehditkâr geliyordu. Sesi tıpkı rüzgâr gibiydi, asla aynı esmiyordu.

Kafam o kadar ağırdı ki önüme düşüyordu. Sesi duyduğum an irkilmiştim. Aniden karşıma düşen ışık karanlığı bir nebze de olsa yok etmişti. Kafamı asla sağa ya da sola çeviremiyordum. Yalnızca karşımdaki duvara yansıyan ışığı görebiliyordum. Duvarların pürüzü, bir mağarayı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum fakat kesinlikle onlardan birinin içindeydim. Işıkla beraber değişen ortam ısısı yarı çıplak olduğumu fark etmemi sağladı. İyi de ses neredeydi?

“Neden bu mağaradayım? “

Sabit bir şekilde karşımdaki duvara bakarken, aniden bir gölge duvarın üzerine düştü.

Korkunç, yırtıcı fakat bir o kadar da asil.” Yalnızca gölgesinden bile pençelerini ve dişlerini görebiliyorum. Gölge giderek büyüyor. O arkamda, bir kaplan!”

Vücudumu oynatmaya çalışıyordum. “Yapa-mıyorum!” Gölge büyümeye devam ediyordu. Kaplan arkamdan bana doğru geliyordu. “Ne oluyor, yardım edin! Kimse yok mu?” Aah, anılar…

“Demek korkuyorsun.”

“O ses, yeniden. Neredesin?”

Tek yapabildiğim artık büyümeyi durduran kaplan gölgesini izlemekti. “Anlaşılan doğru kararlar veremiyorum.” Ses tam arkamdan geliyordu. Hayır, bildiğin kulaklarımın dibindeydi. Neden duvarda kendi gölgem yoktu peki?

“Sen, kaplan mısın?”

“Anlıyorum, demek o kadar da yanlış bir karar değilsin.”

“Gölge yalnızca büyüyor. Şu an fark edebiliyorum, ayaklarının değdiği bir zemin yok, o yalnızca bir gölge değil mi? Beni korkutmaya çalıştığın basit bir gölge.”

O an yalnızca korkmayı bırakmıştım. Hâlen durumu anlayamıyordum. Ölüm cidden böyle bir şey miydi yani?

“Öldüğünü zannetmiyorsundur umarım.”

“Değil mi?”

“Bu gerçek olsaydı bile, bu kadar kabullenebilir miydin?”

“Sonuçta bunu isteyen bendim.”

“Anlıyorum, o kadar da yanlış bir karar değilsin.”

Gerçekten içten bir gülüştü. Sanırım korkumun geçmesinin nedeni onun sesiydi, tehditkâr yapısını daha dostane bir şekle bürümüştü.

“Doğru olan mı?”

“Sen ölmedin insan, yeniden doğuyorsun.”

Kesinlikle bunu yapabilmek için ölmem gerekiyordu ama bu o durumda sorgulamam gereken son şeydi.

“Neden bahsediyorsun?”

“Yaşadığın hayatı bir düşün. Sence her şey yolunda mı?” bununla ne demek istediğini anlayamıyordum, o anlatmaya devam ediyordu. “O insanlar gerçekten var mıydı, varsalar da gerçek miydiler?”

“Gerçek… ne?”

“Sen, asla yaşanmaması gereken olayların sonucunun tam ortasında doğdun. Geçmiş ve gelecek değişmek zorunda.”

“Bunu istemiyorum.”

“Gelecek ve geçmişi avuçlarının içerisine bırakı-yorum. Üç görevin var, İlki beni bulmak ve sahip olmak.”

“İstemediğimi söyledim ya!”

“Senin gibi üç çocuk daha var. İkinci görevin onları bulmak!”

“Anlamıyorum!”

“Geçmiş ve geleceğin tam ortasında bulunacaksın. Son görevin onları korumak ve değiştirmek!”

“Ben…”

“Git, git ve beni bul Poyraz!”

Bu sesin adımı söylemesi, tüylerimi diken diken ediyordu. Nereden bildiğini sorgulamıyordum. Beni tanıdığı belliydi.

“Neden ben?”

Gölge giderek bulanık olmaya başlıyordu.

“Zaman bunu sana gösterecek…”

Mağara sallanmaya başlamıştı. Ben ise bu durumu inkâr etmek istiyordum fakat ışığın kaybolması ile gömüldüğüm derin karanlık içinde kaybolmuştum.

“Neden ben?”

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.