EJDERHALAR
Soldier_Tomme Profitt&Fleurie
Katherina Blacklight
Prensin çalışma odasına doğru hızla ilerliyordum. Dün henüz akşam bile olmadan uyuyakalmıştım, bu sabah prensin saraya geldiği haberiyle uyandırıldığımda hala yorgun hissediyordum
Son zamanlarda hissettiğim yorgunluk ve halsizlik alışkanlık haline gelmişti. Bazen o kadar yorgun oluyordum ki yorgunluğumu dahi hissedemiyordum. Kimi zaman yemek yemeye mecalim kalmıyordu, karnım bile acıktığını unutuyordu.
Çift kanatlı kapılar benim için açıldığında Dominic ve prens çalışma masasının başında dikilmiş beni bekliyorlardı. Neredeyse aynı boydalardı. Dominic’in kuzgun rengi saçları prensin altın rengi saçlarından daha hacimli duruyordu. Belki de bu yüzden birkaç santim daha uzun görünmesine neden oluyordu.
Geldiğimi gördüklerinde konuşmaları yarım kalmıştı. “ majesteleri beni emretmişsiniz. “ reverans yaparken her şeyi bir anda anlatmamak için zor duruyordum.
“ evet, leydi Blacklight. Bize anlatman gereken çok önemli şeyler olduğunu söyleyen sizdiniz. “
“ evet efendim. Dün elime çok önemli bilgiler geçti.”
Ellerini arkada bağladı ve yine omuzları dimdik oldu. Benden zaten uzun olması yetmiyormuş gibi şimdi ona bakarken daha da yukarı bakmam gerekecekti.
“ biz araştırma için onca yol gitmişken, malikânede kaldığın sürede bu kadar önemli bilgiye nereden sahip olmuş olabilirsin? “
“ içimdeki ejder. “ dedim. “ bana savaşın çıkma sebebi olabilecek bir şeyden bahsetti. “
Şimdi ilgisi daha çok bana yönelmişti. Ağzımdan çıkacak her şey hayatlarımız ona bağlıymış gibi ciddiyetle beni dinliyordu.
Belki de gerçekten ağzımdan çıkacaklar geleceğimizi şekillendirecekti.
“ çıkacak savaşın sebebi mi? “ dedi. Sir Nikolas, onları buraya aceleyle çağırırken konunun başkalarının kulağına gitmesine engel olmak için prense dahi bir şey anlatmamıştı anlaşılan. “ neymiş o sebep. “
“ Darvell’in ipi. “
“ bunu sen nereden bil… “ kaşları çatılmıştı. “ bunların varlığından kimseye bahsedilmez. Kraliyet ailesine ait bir bilgidir sadece. “ dedi konuya girerek.
“ konuşulanların aramızdan çıkmadığından emin olmalıyız. “ bir yandan çevredeki pencerelerin kapalı olduğundan emin olmak için onları teker teker kontrol ediyordu.
“ bahsettiğin ip, o bu ülkenin kurucusu olan Aeris’a aitti. Tıpkı efsanede bahsedildiği gibi her kardeşin bir silahı vardı. Krallıklar bu güçlü silahları korumak için gizli yeminler etti ve her biri kendi silahını kendi krallığında sakladı. Etraflarına yaydıkları enerjiler o kadar güçlüydü ki iki tanesinin yan yana gelmesi bile kötü ellere geçtiği durumda felaketle sonuçlanabilir. “
“özellikle de Darvell’in ipi.” Dedi.
“ çünkü tüm silahları arada tutacak tek cisim o. “ sözünü tamamladığımda kafasıyla beni onayladı.
“ ulu ejder haklı olabilir. “
Dominic konuşmamızı ciddiyetle dinlerken keskin yüz hatları daha da keskinleşmişti. Gözlerindeki denizler düşüncelerle dalgalanırken anlattıklarımızdan ne sonuç çıkarabileceğimizi analiz ediyordu.
Gördüklerini analiz etme konusunda benden çok daha iyiydi.
“ onu almaya ne zaman geldiler? İlk yağmanın üzerinden bir ay geçti bile. “ dedi sonunda.
Ailemin ölümünün üzerinden bir ay geçmişti demek. Zaman korkunç derecede hızla akıyordu ve benden kopardığı parçaları geçmişe savuruyordu. Geleceğimden çalacağı daha ne çok şey olacaktı acaba.
“ bu olaylarla bir bağlantısı olduğunu düşündüğümüz olayların başlangıcı, ejderin ortaya çıkışı. Yaklaşık onun üzerinden bir hafta geçtiğinde ise ilk yağma gerçekleşti. İkisinin arasında geçen süreçte buraya ayak basmış olmalılar. “
“ peki, bunca süredir aradıkları şeyi nasıl bulamadılar. “
“ daha önce de dediğim gibi aradıkları ip, krallığımız tarafından korunuyor. Varlığını bile gizli tuttuğumuz şeyin nerede ve nasıl muhafaza edildiğini bilen insan sayısı bir elin parmağını geçmez. Her biri onu korumak adına soyları üzerine yemin eden çok önemli insanlar. “
“ yani onu asla bulunmayacak şekilde sakladınız. Bu yüzden aylardır burada kalan bir grup kasabaları birer birer yağmalayarak onu arıyor. “
“ galiba haklısınız Bay Swortan. Bu kulağa gayet mantıklı geliyor. “
“ büyülü ipten haberi olanlar kimler. İpi kim koruyor? “
“ bu bilgi yalnızca krallığa ait. Bunu sizinle paylaşamam. “
Dominic prensin farkında olmadığı şeye parmak basarak “ yağmalar daha ne kadar devam edecek bilmiyoruz. Onlardan daha kaç tanesi serbestçe dışarıda dolanıyor bilmiyoruz. Her an başka bir yağma daha gerçekleşir ve ele geçirdikleri kişiler o ipi bilen insanlardan biri olursa bu gizli bilginin hiçbir önemi kalmaz. “
“ adamlarımız yakalansa dahi ötmeyecektir. “
“ onlar sadık askerler efendim biliyorum, ancak onların da koruma altında olmaları gerekiyor. İpin yerini bilen herkesin katledilmesine izin veremezsiniz. Onları kraliyet sarayına çağırıp güvenliklerinden emin olmalıyız. “ dedim.
“ hayır, bu riski alamayız. Kraliyet sarayına toplanmış bu insanlar daha büyük bir açık hedef olurlar. “
“ onların güvenliğini önemsemiyorsanız halkı düşünün. Bir grup insanı arayan suikastçılar kasabaları ardı ardına yağmalıyor. O insanların canını düşünün. En azından hedefledikleri tek yeri savunabiliriz. “
“ kralın evine suikastçıların hedeflerini toplayamam. “
“ ne yani herkesin birer hiç gibi ölüp gitmesine izin mi vereceksiniz? “ dedim öfkeyle. Sesim yüksek çıktığı için Dominic bir adım öne çıktı. “ Volentia, kendine gel. O bir prens. “ dedi sakin bir sesle.
Ama benim içimde bir çağlayan vardı. Onlar yüksek statüdeki insanlardı, onlar ellerinin altındaki milyonlarca askeri kukla gibi öne sürebilirlerdi. Canlarını tehlikeye atacak bir şey yapmak zorunda değillerdi. Ama dışarıda belki de yüzlerce insan can ve mal kayıplarından perişan olmuştu.
Onlar için bu hiçbir şeydi. Can kayıpları az olduğu müddetçe kimin ailesi ya da çocukları oldukları önemli değildi.
Ama orada can veren sayılı insanlardan ikisi benim ailemdendi. Ölen kişiler annem ve babamdı.
“ Darvell’in ipini korumak üzere görevlendirilmiş herkes görevini yerine getirmeye devam edecek, oldukları yerde. “ dedi vurgulayarak. “ yağmaların durdurulması için askerlerim elinden geleni yapıyor zaten. Halkım, benim sorumluluğumda. “
İçimdeki öfke çalkalanmaya devam ediyordu. Ona kafa tutacak birisi değildim belki ama bu ona olan öfkemi azaltmıyordu.
“ nasıl isterseniz efendim. “ Dominic ortamın daha fazla gerilmesini önlemek için araya girdi. “ araştırmaya nereden başlamak istersiniz? “
Prens gözlerini benden ayırmıyordu. Ne zaman ona meydan okuyacağımı görmek için sabırla bir süre daha bekledi ancak durulmayan öfkemin patlamayacağını anladığında Dominic’in sorusuna döndü.
“ daha fazla kanıta ihtiyacımız var. Elimizde olan tek kanıt ip ve onun duyulmasına izin vermeyiz. “
“ halka başka bir bahane uydurabiliriz. “
“ ne önerirsiniz? “
Dominic ipuçlarını birleştirmeye çalışarak bir süre düşündü. “ aradıkları başka bir şey olduğuna inandırabiliriz. Prenseslerinin buraya kaçırıldığını söyleyebiliriz. “
“ bu krallığın imajını zedeler. “
“ bunu krallığımız dışından gelenlerin yaptığını söyleriz. Yeradada çıkan bir kargaşa sonucu prensesleri gökadaya kaçırılan Puraignisia, prenseslerini geri almak için gökadaya çıkar. Yeradadan gelen bir grup eleman prensesi geri vermeyince gökadadan yardım isteyen Puraignisia, Planicia krallığından da olumlu yanıt alamayınca sinirlenir ve savaş ilan eder. “ Dominic’in dakikalar içinde uydurduğu yalan haberi duyan prens “ bunu halka sunabiliriz. “ dedi.
“ kargaşanın sebebinin şimdilik bu olduğuna inanırlarsa endişelerini bastırması kolaylaşacaktır. “
Onları sakinleştirmek için ortaya bir yalan atacaktık. Aman ne güzel.
“ ejderhalar.” Dedim sesim sakinliğine dönerken. “ haberlerde bir süredir yayımlanmakta olan kayıp ejderha haberleri gündemde. Onlar Puraignisia tarafından kaçırılıyorlar. “
“ yerada ile gökada arasında kolayca seyahat edebilmek için. “ Dominic beni tamamladığında kafamı salladım. “ yine de bu bir savaş başlatmak için yeterli olmayacaktır. “
Ona nasıl yani diye baktığımda sözlerine devam etti. “ ipi arıyorlar ve bulamayacaklar. Sonunda bir ordu onu almaya gelecek. Savaş bunun için. Ama gezegen üzerindeki tüm kanatlı ejderleri toplasalar dahi koca bir orduyu gökadaya çıkarmaya yetmez. “
“ o zaman saldırı gökada ve yerada’nın kavuştuğu gün gerçekleşecek. “ dedi prens Dominic’in ne demek istediğini anlayarak. “ o zaman nereden başlayacağımızı bulduk. “
Masasının başına geçti. Üzerinden kâğıt yığınları asla eksik olmuyormuş gibi duran ahşap masaya yaslanarak tekrar bize döndü. “ henüz kaçırılmamış ejderleri bulmamız gerek. “
***
Malikânede geçirdiğim iki günün sonunda buradan ayrılmıştık. Prens nereden başlayacağına karar verdiğinde bir saniye bile beklemeden yola koyulmak istemişti.
Hepimizin de gayet farkında olduğu gibi kaybedecek tek bir dakikamız bile olmayabilirdi.
Prens kendi makam arabasındaydı. Dominic ve ben de farklı araçlardaydık. Yanımda olması için çağırdığım tek kişiyi den benden uzaklaştırmışlardı. Belki de o gün prense çıkışarak onu gerçekten kızdırmıştım, o da beni bu şekilde cezalandırıyordu.
“ haberlerin sesini biraz daha açar mısın? “ şoför radyonun sesini biraz daha açtığında gündemdeki yağma haberlerinden birkaç tane daha gerçekleştiğini anlatan spikerin sesi araçta yankılanıyordu.
Ölü sayısı tahminlere göre elli kişiyi geçmişti. Yaralılar oldukça fazlaydı, bir kısmı yoğun tedavi altına alınırken bazılarının ucuz atlattıklarını söylüyorlardı.
İşte bu yüzden ona kızmıştım. Orada hala can veren insanlar vardı. Halkı panikten uzak tutmak isterken onları daha çok ateşe atıyorduk.
Bilgi sızdırılmasın isterken herkesi kendi düşüncelerine terk ediyorduk. Onlar da krallıktan bir şeyler yapmalarını beklerken, sırada kimin öleceğini tartışıyorlardı. Hangi kasabaların daha yağmalanacağını.
Bunları tekrar ve tekrar düşünmek her seferinde öfkelenmeme neden oluyordu. Ellerim sinirden buz keserken kafamı koltuğa yasladım ve sinirimi yatıştırmaya çalıştım.
Araçta benimle birlikte seyahat eden birkaç asker daha vardı. Onlar dün prens ve Dominic ile yaptığımız konuşmalardan bir haberdi. Henüz ne yaptıklarını bile bilmeden bizimle yolculuğa çıkmışlardı.
Prensin bir grup kuklası daha.
Saatlerce durmadan seyahat eden araçlar Selenta eyaletinde olduğumuzu gösteren tabelayı geçtikten bir süre sonra durduğunda geldiğimiz yer bir asker üssüydü.
Kocaman bir bina ve çevresi taş duvar örülmüş kocaman bir alana ev sahipliği yapan asker üssüne girerken dikleştim ve etrafa bakındım.
Burası sıradan askerlerin giremeyeceği yerlerden birisiydi, özellikle de benim gibi çaylakların girmesi neredeyse imkânsızdı.
Etrafta oradan oraya koşuşturan krallık askerleri ellerinde tuttukları daha önce görmediğim ilginç savaş malzemeleriyle oradan koşuşturuyordu. Bazılarının elinde tuttukları gerçekten çok ilgimi çekmişti. Çelikten değil, kristallerden yapılmış kılıçlar, kabzaları kristal kaplı yaylar. Yıllarca kullandığım çelikten daha sağlam olduklarını duymuştum ancak daha önce hiçbir tanesini canlı görme şansım olmamıştı.
Araç üste daha da derinlere ilerlerken gördüklerim beni daha da şaşırtmaya devam ediyordu. Burada askerlerin kullandıkları kıyafetler bile çok farklıydı. *Teknoloji ile silahları birleştirmeye çalışıyorlardı.
-ara bilgi-
________________________________________________________________________
*bu evrende gökada halkının orada doğan ve hava elementine sahip olan kısmı büyük çoğunlukta olduğu için yeni teknolojiler uçak denilen kanatlı makineleri icat etmeye uğraşmamıştır. Gökada teknolojisi ile tanışmış ancak hava elementini kontrol edemeyen bazı mühendisler ilk uçağın temellerini atacak projeler üzerinde çalışmışlardır ancak bu tarz projelerin yerada da kötü emelli insanların eline geçmesinden endişe enden krallık bu projeleri durdurmuştur. Böylece kanatlı hiçbir makine icat edilmemiştir, ancak şu an girdikleri üs krallıktaki en saklı üslerden biridir ve orada üretilen bazı araçlar asla halka sunulmamıştır.
Ayrıca evrenimizle ilgili ilginç bir bilgi daha. Çok eski çağlarda yaşanan savaşların vahşetine tanıklık eden bazı ulu ejderler bomba gibi patlayıcı şeylerin tekrar kullanılmasını önlemek için belirli elementlerin içerikleri ile oynamışlardır. Herhangi iki patlayıcı ve yanıcı madde bir araya geldiğinde hiçbir patlama emaresi göstermez. Mesela barut ve bomba. Bu yüzden bu evrenin sakinleri milyarlarca yıldır bomba denilen şeyi yalnızca hayal etmiştir ancak daha önce hiç görmemişlerdir. Yine de unutulmamalıdır ki tabancalar, içinde barut olmadan da, hava veya yaylı sistemle üretilebilmektedir.
________________________________________________________________________
Bazı silahlar tabanca dedikleri şey olmalıydı. Yaylı silahların daha da geliştirilmiş halleriydi. İçerisine yerleştirilen kristal mermileri bir yaya takılan ok kadar hızlı fırlatabiliyordu. Onları da daha önce hiç kullanmamıştım.
Kullanımlarının tehlikeli olabileceği söylense de ondan daha tehlikeli şeyler de vardı. En basit örnekle yaylar ve kılıçlar. Bunlar daha kültürel şeyleri temsil ettiği için onlardan vazgeçilmemişti ancak yeni üretilen savaş aletlerine açık olmak da pek fena olamazdı.
Pek kas gücü gerektirmeyen şu tabanca denilen şeyin halk tarafından kullanımına izin verilse belki kadın savaşçıların sayısı da artardı.
Belki de ataerkil topluluğumuz bunu öngörmüş ve yine krallığın sıkı sıkıya bağlı kalmaya çalıştığı kültürel mirasa ters düşen bir hareket olduğu için bunun önüne geçmişti.
Araçlarımız binanın altına ilerleyen kapalı otoparka bizi indirdi ve hep birlikte üssün daha üst katlarına ilerledik.
Burada elektrik alt yapısı olduğu için merdiven kullanmamıza gerek kalmamıştı, asansör ile kolayca istediğimiz yere varmıştık.
Genişçe bir odaya girdiğimizde gördüğümüz manzara karşısında hayran kalmıştım. Yüzlerce asker aynı anda aynı hareketleri kusursuzca sergiliyordu. Prensi gördüklerinde hepsi selam durdular.
Üzerlerine giydikleri siyah üniformalar vücutlarına yapışıyordu. Üniforma birçok cebe ve göze sahipti. Tahminimce bazıları hançerler gibi küçük kesici aletler içindi bazı derin gözler ise tabancalar içindi.
Biraz daha ilerlediğimizde poligon denilen atış bölgesine geldik. Buradakiler ellerinde tuttukları tabancaları ateşlerken adeta büyülenmiştim. Tek bir parmak hareketiyle kristal mermi karşıdaki hedefi tam on ikiden vurmuştu. Ayrıca tahminimden daha hızlıydılar.
“onlardan birini kullanmak ister misin?” dedi Nic, yanıma kadar geldiğini fark etmemiştim. “ hayır. “ o da apaçık yalan söylediğimin farkındaydı. Hala gözlerimi poligondan alamıyordum.
O silahlardan birini elime almayı çok istesem de şimdi prensin yoldaşları olarak buradaydık, ikinci bir emre kadar izlemekle yetinecektim.
Biraz daha ilerledik ve buradaki diğer tüm askerlere tezat oluşturan beyaz üniformalar içinde biriyle karşılaştık. O da bizi gördüğünde prens için reverans yaptı. “ ekselansları, sizi burada görmek büyük bir onur. Bu şerefin nedenini sorabilir miyim? “ bu kadar resmi kelimeleri bu kadar arkadaşça konuşan birini ilk kez görüyordum. Bu biraz garipti doğrusu.
Planicia krallığının sembolünün üzerinde, omzuna takılan apoletteki yıldız sayısı onun üst rütbeli bir asker olduğunun kanıtıydı ancak bu kadar günlük sohbet havasıyla konuşan bir komutan görmek şaşırtıcıydı doğrusu.
“ Albay Skyler Wayson. “ kaşlarım istemsizce havaya kalktı. Rütbesi Dominic’in rütbesinden daha yüksekti. Gerçi buna şaşırmam anlamsızdı, böyle bir üste albay gibi rütbelerin daha üstündeki askerlerle karşılaşmak çok olasıydı.
Ayrıca hayatımda bu rütbenin üzerinde kişiler de tanımıştım.
Örneğin Bay Butler. Bazen eski anılarından bahsederdi, bir zamanlar korgeneral olduğu söylemişti. O gün bunun ne demek olduğunu bilmesem de şimdi onun ne kadar büyük bir adam olduğunu kavrayabiliyordum.
“ sizi görmek de büyük şeref. Buraya ejderhalarınız hakkında bilgi alamaya geldik. “
Bay Wayson kollarını birbirine bağladı. Bu adam kesinlikle çok iriydi. Boyu en az bir doksan olmalıydı. Yaklaşık yirmilerinin sonunda olduğunu tahmin ediyordum. “ demek ejderhalarım için buradasınız. O zaman beni takip edin de size on tonluk devasa pençeli kızlarımı göstereyim. “
Bu adam kesinlikle normal birisi değildi.
Hep birlikle onu takip ederek aşağı katlara geri indik. Bizi askeri üssün arka kısımlarındaki koca ahırlara yönlendirdiğinde kulağıma çalınan kükreme benzeri seslerle içimi heyecan benzeri bir korku kapladı.
Ne korkuyordum ne de kalbimi sakinleştirebiliyordum.
Bay Wayson abartıyla “ karşınızda Planicia’nın gözdeleri. “ dedi ve bizi ahırlara açılan koca bir düzlüğe çıkardı.
Hemen solumuzda kalan ahırlara doğru kafamı çevirdiğimde bana yaklaşık beş metre yukarıdan bakan kocaman altın rengi gözlerle karşılaştım.
Kalbim hızla atıyordu. Hayatımda ilk kez bir ejderhaya bu kadar yakındım. Argnes’i saymazsak tabi.
Sonuçta o bir ruhtan ibaretti, ancak şu anda karşımda duran şeyler tamamen canlıydı. Gözlerini bana dikmiş bakarlarken istemsizce ürpermiştim.
“ onları nasıl buldunuz. “ dedi gururlu bir edayla. “ her birini bizzat ben yetiştirdim. Hepsi de çok uslu kızlar. “
“ hepsi dişi mi? “
“ evet ekselansları. Onların hepsi dişi. Erkekler ve dişiler uzun süre bir arada kalamıyor. Bilirsiniz, üremeden duramıyorlar. “ hınzırca gülümsedi. “ biz de erkekleri farklı bir üste tutuyoruz. Hatta bazen onları ayrı ayrı üslere dağıtmamız gerekiyor, bazılarını zapt etmek inanılmaz zor oluyor. “
“ hiç ejderhanız kayboldu mu? “
“ hayır. Aksine, şu baştaki ejderhamız içinde bir misafir taşıyor. “
Gördüğümüz ilk ejderha hamileydi demek. Ejderhaların çiftleşse bile çok fazla üreyemediklerini duymuştum. Üstelik doğru eşle çiftleştirilmezse ölme ihtimalleri bile vardı bu yüzden bu türlere inanılmaz özenle bakılırdı.
“ bu fevkalade. “ dedi prens. “ ancak bu güzel haberi geride bırakırsak…”
Biraz daha öne yürüdü ve Bay Wayson’un hemen yanında durdu. “ çok büyük bir sorunumuz var. Krallığın ejderhaları bildiğin gibi birer birer ortadan kayboluyor. “
Prens ve Bay Wayson ciddiyetle konuşurken sıcak bir hava dalgası neredeyse omuzlarıma kadar uzayan saçlarımı havalandırdı. Hemen yanımızdaki ejderha yapmıştı bunu. “ bunun sebebinin Puraignisia olduğunu düşünüyoruz. “
Yanımızdaki birkaç askere uzaklaşmasını işaret ettiğinde askerler boş sahanın kapısına geri döndüler. Nic ve ben konunun ne olduğunu bildiğimiz için prensin yanından ayrılmadık. Böylece prens dün konuşulan savaş hakkındaki tüm gerçek detayları albaya da anlattı.
Bu kadar detayı verdiğine göre o da çok güvendiği birisi olmalıydı.
“demek ejderlerimize bu yüzden göz dikiyorlar. “
“ sana geldim çünkü krallıktaki en iyi ejder uzmanı sensin. diğer ejderhaların güvenlikleri konusunda senin elinden bir şeyler gelebilir diye düşündüm. “
“ elbette ekselansları, isteğiniz bir emirdir, ayrıca… “ gururla ejderlere baktı. “ kızlarımı kimse benden ayıramaz. “ ilk kez ciddi bir tonda konuştuğunda ejderhaları ne kadar sevdiğini anlamıştım.
“ buna ne kadar karşı çıkacağını bilsem de bir isteğim daha olacak. “
Soru soran gözlerle prense bakmaya devam etti. “ bazı ejderhaları yem olarak kullanmayı düşünüyoruz. Böylece onları kaçırmaya çalışan birkaç kişiyi daha yakalayacağız. “
“ kızlarımdan birini feda etmemi mi istiyorsun? “ sesi daha da ciddileşmişti.
“ onlardan birini güvenli bir alandan izleyeceğimiz şekilde açığa çıkaracağız. Onu kaçırmalarına ben de göz yumamam. “
Uzun bir sessizliğin sonunda “ pekâlâ, ama bir şartım var. Bu operasyonu ben yürüteceğim. Başka hiç kimse karışamaz. “
“ nasıl istersen. “ prens ellerini yine arkasında bağlayarak dikleşti. İstediğini neredeyse almıştı.
“ o zaman küçük bir gösteriye ne dersiniz? Size kızlarımın neler yapabildiğini göstereyim. “ Albay Wayson bir ıslık çaldığında birkaç görevli kapıdan içeri hızla girdiler ve ahırların kilitlerini çözmeye başladılar.
Tüm ejderhaları salacaklardı.
İçimde alevlenen bir panikle ahırlardan birkaç adım geri çıktığımda prens elini sırtıma koyarak beni durdurdu. “ merak etme, tehlike arz etselerdi onların salınmasına asla izin vermezdim. “
Kafamı sallayarak onayladım ve prense güvenmek istedim. Yine de içimde panik denilen şeyin küçük kıvılcımları dans etmeye devam ediyorlardı.
Dominic’e baktım. Bana anlam veremediğimim bir şekilde bakıyordu. Gözlerindekini okuyamıyordum, belki de ejderler dikkatimi dağıttığı içindi.
Yaklaşık otuz ahırın hepsi açıldığında devasa ayalar yürürken yer hafifçe titriyordu ve kalbim de bu titreşimlerle eş zamanlı çarpıyordu. Açılmayan tek ahır, hamile olan ejderhanınkiydi.
“ hadi kızlar, en son çalıştığımız gibi. Tek sıra halinde. “ ejderhalar Albay Wayson’un dediklerine tepki vererek yan yana dizildiler. “ hazır… “
Ne olacağını merakla izlerken prense ne kadar yaklaştığımın farkında değildim. Bir eli belimdeydi ve kolum neredeyse gövdesine değecekti, ancak karşımdaki manzaranın ihtişamı aklımı başımdan almıştı. “ havaya! “
Yirmi dokuz çift kanat aynı anda çırpılarak havalandığında nutkum tutulmuştu. Ağzım açılmıştı ve onları görebilmek için boynumu iyice geriye kaldırarak bu bulutsuz günde kafamı doğruca gökyüzüne çevirmiştim.
Güneş ışığı gözlerimi yaşarttığı için bir elimi yüzüme siper etmek zorunda kaldım.
Ejderhalar senkronize bir şekilde sağa sola yatıyor, kendi etraflarında hızla dönerek spiral bir yol çiziyorlardı. Ne kadar özgür ve muhteşem görünüyorlardı. Ağzımdan istemsizce “ vay be “ cümlesi dökülüverdi.
“ çok etkileyiciler değil mi? “ Albay Wayson bize döndüğünde gözlerindeki gurur dolu ifade bir anlığına hınzır bir hal aldığında bana ve prense baktığını anladım. O anda prense ne kadar yakın olduğumu ancak hissettiğim için vücudum gerginlikle kasıldı ve bir adım yana kayarak prensin kolundan sıyrıldım.
Bay Wayson bunu çoktan yakalamıştı ve imalı bir gülüş attığında ona kesinlikle çok yanlış anladın diyen bir bakış yolladım. Ancak o kafasında kurmuştu bir kere.
Ejderlerin gösterisi sona erdiğinde yirmi dokuz çift kanat yavaşça aşağı süzüldü ve hemen yanımıza kondu. Bu durum dikkatleri yine başka yöne çevirdiği için minnettardım. “ onlara dokunabilir miyim? “
Neredeyse buraya geldiğimizden beri ilk kez ağzımı açmıştım. Prensten onay bekledim ve o da onaylaması için Bay Wayson’a döndü. “ elbette. Yalnız dikkatli olmanız gereken tek konu duygularınız. “
Tekrar hınzırca gülümsedi. “ onlar hissettiklerinizi sezebilirler. Olumsuz düşünceler onları huzursuz edebilir. “ dedi.
“ anladım. “ dedim ve birkaç adım onlara yaklaştım.
“ yavaşça yanlarına git, aranızda iki metre kaldığından emin olduğunda elini uzat. Senden hoşlanırsa başını eğecektir. “
Kalbim gittikçe hızlanırken kendime, içimde de bir ejder olduğunu hatırlatıyordum. Onlardan korkmama gerek yoktu. Üstelik her biri eğitimliydi.
“ seni koklamalarına izin ver, onlar bu şekilde seni tanırlar. “
Adımlarım en öndeki ejdere yaklaşık iki metre kala durdu ve sağ elimi yavaşça ona kaldırdım. Düşüncelerimi olabildiğince sakinleştirdim. Ona dokunmak istiyordum, onları hissetmek istiyordum. Çocukken bana anlatılan tüm o ejderhalar hakkında kulaktan dolma bilgilerin ötesinde, onları tanımak istiyordum.
Kafasını yavaşça eğerken bir sıcak hava dalgası daha yüzüme püskürdü. Biraz ha yaklaşırken beni koklamaya başlamıştı bile. Her koklayışta emin olarak biraz daha yaklaşıyordu.
Son bir sıcak hava dalgasını o kadar yakınımdan üflemişti ki saçlarım uçuşurken istemsizce kıkırdadım. O anda elimin hemen altında devasa pullar hissetmiştim. Burnuna dokunmam izin vermişti. “ çok güzel. “ dedim içimdeki heyecan durulurken.
Ejderhalar hakkında duyduğum tüm o şeyler artık sadece masal değildi, artık onlar da birer gerçekti. Aralarından bir tanesinin güvenini kazanmıştım bile.
Hepsinin güvenini kazanmak ister misin?
Argnes’in sesi kafamda yankılandığında ejderha sanki şaşırmış gibi bir adım geri çıktı ve gözleri kısılarak bana baktı.
Ne oldu şimdi?
Ejderha güçlü bir kükremeyle kanatlarını çırptığında geri kaçmaya hazırlanıyordum ki Argnes beni durdurdu.
Bekle.
“ Volentia! “ Dominic seslendiğinde bir anlığına ona döndüm, prens ve Albay Wayson da en az onun kadar endişeli bakıyordu.
“ sorun yok! “ sesimi, kalbimin gümbürtüsü kadar kontrol altında tutmaya çalışıyordum. Kanatlarını çırpınan ejderha öbür ejderleri de ayaklandırmıştı. Her biri öne çıkarak kanatlarını savuruyordu ancak uçmuyorlardı. “ geri çıksan iyi olur bayan, bunu yaptıklarını daha önce görmedim. “
Bekle. Dedi Argnes ısrarla.
Sonunda etrafımda hilal şeklinde dizildi ve doğruca bana bakarak başlarını saygıyla eğdiler. Hatta ahırdan çıkmayan ejderha bile. O anda arkamdan gelen birkaç iç çekiş diğerlerinin de en az benim kadar şaşkın olduğunu gösteriyordu.
Artık tüm ejderhalar bana güveniyordu.
Çünkü beni hissedebiliyorlar.
Her biri Argnes için saygıyla eğilmişti. Onlar içimdeki ejderi hissedebiliyorlardı.
“ vay canına “ bu kez sesin sahibi Albaydı.