تخطٍ إلى المحتوى

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 25 · قراءة 18 دقيقة

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 25

25.Bölüm

BELA MIKNATISI

Drang_2WEI

Katherina Blacklight

Dominic ve ben aracın arka koltuğundaydık. Cervus’dan apar topar çıkarılmıştık.

Yaklaşık yarım saat önce yaşanan şey üzerine tiyatro tamamen boşaltılmış ve olay yerine kraliyet askerleri gönderilmişti. O adam kimdi? Nereden gelmişti? En önemlisi de, benden ne istiyordu?

Olay hızla prensin kulağına ulaşmıştı. Bunu duyar duymaz da bizi almaları için adamlarını yollamıştı.

Göze batmamam gerektiği halde koca bir kasabanın gözü önünde bir suikast ve bir intihara karışmıştık. Benden istenen şeyin tam tersini yaparak her şeyi berbat etmek üzereydim. Ama bu kesinlikle istemeyerek olmuştu.

Arkadaşımı tiyatroda ziyarete gittiğim günü böyle bir hadiseyle sonlandırmak hiç beklenmedikti doğrusu.

Dominic sükûnet içinde yola bakıyordu. Ben de kendi tarafımdaki camdan geçtiğimiz yerleri seyretmeye döndüm. O da ben de ne diyeceğimizi bilemiyorduk.

Onun benden daha çok saha deneyimi vardı elbette ancak bu yaşananlar onu bile afallatmıştı.

Aklımın hala almadığı şey ise bu yabancının benimle ne alakası olduğuydu. Dönüp dolaşık aklıma devamlı bu soru geliyordu.

Cervus’dan bir tanıdığım değildi. Belki tanıdığım insanları tanıyan biriydi ancak Cervus’da yaşayan herkesin de bildiği gibi bu kasabada yaşayan ve ateşe hükmeden ailelerin sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Hatta genel olarak gökadaya pek ateş hükmedenler gelmezdi.

Suya hükmedenlerin denizi olmayan gökadaya gelmesi ihtimali ne kadar az ise ateşe hükmedenlerin gelmesi de o kadar düşük ihtimaldi. Tabi onların burayı tercih etmeme sebepleri su kaynağı olmaması değildi. Ateş ülkesi yani Puraignisia insanlarının buraya gelmeme sebebi, kendi kültürlerine çok bağlı olmalarıydı.

Yerada sakinlerinin tamamı teknoloji ve modernizme ne kadar karşı ise Puraignisia bu konuda diğer yerada sakinlerinden daha katıydı. Onlar için modernizm, kökleri unutmak demekti. Teknoloji, eylemleri kısıtlıyor ve insanları da bir nevi robotlaştırıyordu. Makineler kolaylık sağlarken bir yandan insan hayatını monotonlaştırıyor ve onları da bir makineye dönüştürüyordu.

Onlar her şeyi insan ve hayvan gücüyle yapmayı tercih edenlerdendi.

Aslında bu düşüncelerine katılıyordum. Gökada sakinleri, özellikle de çocuklar ve gençler ellerine verilen teknolojik zımbırtılarla fazla ilgileniyor ve onlara fazla kaptırıyordu. Birbirlerini taklit ederek yeni trendler ortaya atıyor, birbirlerini kovalayan trendleri yakalamak için de adeta bir yarışa girişiyorlardı.

Oysa gerçek hayata yöneldiklerine görebilecekleri güzelliklerden mahrum kalıyorlardı.

İletişimin kolaylaşması aslında çok hoş gibi görünüyordu ancak bu bir açıdan da korkunçtu. Kendimden örnek vermem gerekirse, içimde bir ejder taşıyordum.

Bu ulu ejderin varlığını tüm halktan saklıyorduk ancak yanlış bir hareketimle tüm sosyal ağlarda konuşulan kişi olabilirdim. Tüm krallığı hatta belki diğer krallıkları bile ayağa kaldırabilirdim. İnsanların panik olması internet ağına düşebilecek tek bir yorum, fotoğraf veya videoya bakıyordu.

Tüm bu saydığım gerekçeler ele alındığında kraliyet ailesi de kraliyet mülkleri içerisinde teknolojik herhangi bir araç ve cihaz bulundurmuyordu. Halkın eskilerin korunmasını gerektiğini savunan yetişkin kesimi, özellikle de yaşlılar, bile isteye teknolojik cihazlardan uzak duruyordu.

Yani, gökadanın gelişime olan yatkınlığına ve yerada sakinlerinin yeniliklere meraklı kesimini buraya çekebilecek kapasitedeki güzelliklerine rağmen buranın halkında bile teknolojiyi savunan ve onu şiddetle reddeden iki ayrı kesimin çatışması vardı.

Sonuç olarak kendi kültürlerine karşı fazla korumacı olan Puraignisia ne gökadaya ne de benim kasabama yerleşecek bir halktı. Onlar kendi topraklarının savunucusuydular.

Ancak istisna sonucu buraya yerleşmiş olanlar şu anda en büyük şüphelilerimizdi.

Prensin bizim için tahsis ettiği aracı bizi kraliyet merkezine, ardından da şehrin dışındaki ormanlık alanlara götürdü. Ben kraliyet sarayına gideceğimizi zannederken ormanın ötesinde, ağaçların yaprakları arasından zar zor seçtiğim başka bir binanın kubbeleri dikkatimi çekmişti.

Biraz daha orman içinde dolandıktan sonra karşımızda saray yavrusu denebilecek kadar ihtişamlı ancak abartılacak kadar da büyük olmayan bir malikâneye gelmiştik. Bahçeden içeri girerken tıpkı saraydaki gibi bol yeşillik ve el işçiliği sanat eserleriyle karşılaştık.

Kraliyet ailesinin en sevdiğim özelliklerinden birisi de doğa dostu ve aynı zamanda da tam bir sanatsever olmalarıydı.

Sanat ve doğa bir aradayken daha da mükemmel oluyorlardı, onlar da bunun farkında olmalıydı.

Araçtan indiğimizde bizi tıpkı saraydaki gibi birkaç asker karşıladı. Bizi malikanenin koridorlarında dolandırarak kraliyet ailesinin bir üyesi için hazırlanmış olduğu belli olan çalışma odasına götürdü. Kapıdan içeri girdiğimizde karşılaştığımız manzara, tüm ciddiyetiyle elindeki kâğıt yığınlarına gömüşmüş prensti.

Bu manzara bana ne kadar Bay Reban’ı çağrıştırsa da bir o kadar da farklıydı. Çünkü Bay Reband ne zaman kapıdan biri girse hemen kafasını kaldırır ve giren kişi kim olursa olsun samimi bir selam verirdi. Herhangi bir konta kıyasla onunla konuşurken rahat etmek veya onunla doğal bir konuşma yapmak için hiç zorlanmıyordunuz. O herkese anı gözle bakıyor ve olduğu gibi kabulleniyordu.

Yeri geldiğinde ciddi olmasını, statüsünün gerektirdiği işleri kolayca halletmeyi, insanları nasıl kontrol altında tutacağını ve gözetleyeceğini bilen biliyordu. Tüm bunların haricinde, kendi askerleri içinde fazlasıyla normal birisi gibiydi. Gülüyor eğleniyor, yeri geliyor espri yapıyordu.

Tüm bu özellikleri birleştiğinde ise ona güven duygusu beslemeniz işten bile değildi.

Ancak şimdi karşımda duran kişi, tam bir iş adamıydı.

Bizim içeri girmemiz için aralanan iki kanatlı kapının kıpırtısına veya içeri girdiğimizi belli eden ayak seslerine bile aldırış etmeden tüm ciddiyetiyle işine odaklanmıştı. Anlamadığım şey ise, bizi fark etmediği için mi böyleydi yoksa bizi umursamamış mıydı?

“ majesteleri, bizi çağırtmışsınız. “ diyerek ona bir selam verdim. En azından varlığımızın farkında değilse bile fark etmesini sağlamak istemiştim. “ evet, şöyle geçin. “

Bu sözler bana o kadar donuk ve duygusuz gelmişti ki, bir an karşımdaki insanın davet gününde karşılaştığım kişi ile aynı insan olup olmadığını anlamaya çalıştım. Veliahdın bir ikiz kardeşi mi vardı? Çünkü az önce sezdiğim soğuk hava ile o gün bana güldüğünde hissettiğim o sıcacık havanın birbiri ile alakası yoktu.

Bir insanın bu kadar farklı iyi yönü olabilir miydi? Bir an seni o kadar sıcak hissettirirken bir diğer yönü seni buz kesebilir miydi?

Yine de anlamıştım ki, odaya girdiğimizden beri bizim farkımızdaydı. Yalnızca umursamamıştı.

Çalışma masasının azıcık ilerisinde odanın sol yanındaki deri kaplı koltuklara yöneldik. Dominic teklilerden birine otururken ben ikili koltuğu tercih etmiştim. Bir süre sessizlik içinde dakikaları sayarak prensin işini bitirip bize dönmesini bekledim. Dominic iyice sabırsızlanmaya başlamıştı, yine de beklediğimiz kişinin sıradan birisi olmadığının gayet farkında olarak bacağını sallayarak kendini sakinleştiriyordu. Ancak gözlerindeki sabırsızlıkla yanan alevi görebiliyordum.

“ sizi beklettim, kusura bakmayın. “ prens bize doğru gelirken saygıyla ayağa kalkarak reverans yaptık.

“ emriniz bir lütuftur efendim. “ dedim. “ bu kadar resmi olmana gerek yok Blacklight. Seninle birebir tanışma şerefine eriştiğimiz gün tavırların çok hoşuma gitti. O gün bana koridorda eşlik eden arkadaşım olmaya devam et lütfen. “

“ ve sizde Bay Swortan. En az leydi Blacklight kadar arkadaşım sayılırsınız. Onun dostu benim de dostumdur. “

“ onur duyarım efendim. “

O gün yaşananlar tamamen benim boşboğazlığımdan kaynaklanıyordu. Normalde pek konuşkan biri de değildim ancak o gün kendimi kaybedivermiştim. Belki ejder ile yaşadığım tartışma sonunda biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı ve o an karşıma ilk çıkan kişiye kendimi dökmeye başlamıştım.

Ancak kendimi dökmek için seçtiğim kişinin yanlışlığı, prensin arkadaş canlısı yaklaşımı sonunda tatlıya bağlanmıştı.

Yine de bunu bir daha bu kadar abartarak yapmamalıydım, yapmayacaktım. Her ne olursa olsun o bu krallığın prensiydi, hiçbir koşulda sıradan bir arkadaş olamazdı.

“ sizi apar topar çağırmamın sebebi aslında sizin de gayet farkında olduğunuz bir olay. “

Bugün yaşanan şeyden bahsediyordu. “ olay çok büyük ses getirdi. Kasaba halkı büyük şaşkınlık ve dehşet içinde. “

“ tiyatro salonunu kontrol altına almak için seyircileri oradan tahliye etmeye uğraştım ancak kalabalık bir salonda çıkan kargaşa insanların daha çok paniklemesine neden oldu. Suikastı düzenleyen şahsın yanına geri döndüğümde ise tiyatro tamamen boşaltılmıştı, şahıs ile yaşadığımız son münakaşayı gören olmadı. Yine de onların şahit olduğu o kısacık hadise bile onları fazlasıyla etkiledi. “

“ evet, sorunda bu. “ ellerini arkasında bağlayarak dikleşti. Yeşil gözleri Dominic’in mavilerine bakıyordu. “ henüz yeni bir yağmadan çıkan bu kasaba şimdi de güpegündüz gerçekleşen bir suikasta ev sahipliği yapıyor. Bu onlarda güvensizlik duygusu uyandıracak. Krallığın onlara karşı sorumluluğunu yerine getirmediğini ve yeterince güvence altında olmadıkları hissine kapılacaklar. “

“ haklısınız majesteleri. “

Prens bu kez bana döndü. Gözlerini kısarak beni bir süre inceledi. “ asıl anlamadığım şey tüm bu olayların bir şekilde sana çıkıyor olması. “

“ nasıl yani? Yanlış bir şey mi yaptım efendim. “

“ şu şekilde özetlemem gerekirse; askerlerimin bugün bana verdikleri raporda, suikastçı özellikle seni hedef almış. Siz de bunu onlara verdiğiniz ifadede dile getirmişsiniz. Soyadını bildiğini de eklemişsiniz. “

Başımı onaylar anlamda oynattım. “ krallığın yapılan ilk yağması aynı kasabada gerçekleşti. Olay yerine gönderdiğimiz ekiplerin uzun araştırmaları sonucu, henüz nedenini bilmediğimiz şekilde, yağmanın başlangıç noktası ailenin eviymiş. Tüm bunlar sence bir tesadüf mü? “

Son duyduklarım karşısında küçük bir şokun etkisinde kalmıştım.

Demek yağma ilk benim evimde gerçeklemişti. Dökülen ilk kanlar benim annem ve babama aitti. Onların diğerleri kadar bile kurtulma şansları olmadan saldırıya uğramış ve kendi yatak odalarında katledilmişlerdi. “ bunu söylediğim için üzgünüm, ailen hakkında öğrendiğin yeni bir bilginin bu kadar iç karartıcı olması hiç hoş değil. “

“ yine de tüm bu tesadüf olamayacak kadar üst üste gerçekleşen olayların nedenini anlamalıyız. “

Dominic “ aslında bir teorim var. “ dediğinde ikimiz de merakla ona döndük. Gerçekten de tüm bu şeylerin nedeninin anlamış olabilir miydi?

“ nedeninden emin olamadığım bir şekilde, olayların Volentia’dan değil içindeki ejderden kaynaklandığını düşünüyorum. “

Kendinden emin bir şekilde konuşmaya devam etti. “ olayların her biri, ejderin ruhu ortaya çıktıktan daha sonra gerçekleşti. Belki de birileri onun varlığından haberdar oldu ve peşine düşmeye karar verdi. Sonuçta onun ne kadar güçlü olduğunu henüz bilmiyoruz. Bir krallık için ne kadar güçlü bir silah olacağını da. “ bir silah olmak düşüncesi ne kadar objeleştirildiğim gerçeğini bir iğne gibi tenime batırarak rahatsız ettiği hissi uyandırsa da tüm söyledikleri kulağa gayet mantıklı geliyordu.

“ bunu bilen sayılı kişi var. “ dedim.

“ davette bulunanlar dışında bu bilgiye kimler hâkim? “ dedi prens. Hala dimdik duruyordu. Gerçek bir otoriter gibi görünüyordu. Tıpkı babası gibi nasıl görünmesi gerektiğini iyi bilenlerdendi.

“ arkadaşım. Norah Dimitre. Ancak o, içime ejderin girdiği sabah beni korulukta bulan kişi. Üstelik bunun olacağını rüyasında gören ve bu şekilde beni kurtaran kişi. “

“ içindeki şeyi isteyen birinin yapacağı bir harekete benzemiyor. Yine de olayı onun ağzından da dinlemek isterim. Onun başka kimseye de anlatmadığından emin olmalıyız. Şimdiye dek ejderden haberi olan herkesi sorguya alacağım. “

Arkasını dönerek masadan bir kâğıt çekti. “ böylece topladığımız bilgiler ile çıkacağımız yolculuğa nereden başlayacağımıza da karar verebiliriz. “

Elindeki kağıdı bize uzattı. “ krallıkta son zamanlarda anlamlandıramadığımız çok fazla olay gerçekleşmeye başladı. Aralarında bir bağlantı olduğunu düşünmek istesem de şimdi bir şey demek için çok erken. “

“ ama her şeyin başladığı gün, ilk yağma ve saldırıların gerçekleştiği gün. “

Listeyi gözden geçirdim. Çok fazla madde yoktu, ama her madde kendi içinde maddelere ayrılmıştı.

“ yağmaların sorumlularına ne oldu?” dedim ilk günden beri aklımı kurcalayan şeyleri sorarken. Sonuçta ailemi öldüren insanlar onlardan biriydi. Hala dışarıda başıboş gezdiklerini bilmek canımı sıkıyordu. İntikam belki hiçbir şeyi düzeltmeyecekti ama bu onların canını alırken duyacağım keyfi arttıracaktı.

Ben cani değildim, ama canilerin yaşamasına göz yummaktansa en büyük caniye dönüşebilirdim. Canımı yakanın, canını yakardım. Canımın parçalarına zarar verenleri ise sağ koyamazdım.

“ Cervus’dan başlayan yağma hız kesmeden diğer şehirlere ilerledi. Can kayıpları çok yüksek değil ancak mallara gelen zararlar bile onları sarsmaya yetti. Soruna gelecek olursam, sorumlulardan bazılarını yakalamayı başardık. Ancak ne yaparsak yapalım konuşturamıyoruz. “

Masadan aldığı bir diğer kâğıt destesini uzattı. Bu kez uzattığı kâğıtlarda, raporlar yer alıyordu.

Yağmadan sorumlu olan insanların sorgularında tutulan raporlardı bunlar.

“ sizin verdiğiniz raporlara çok benziyor. “ elimdeki raporun birkaç sayfasını çevirerek asıl okumamız gereken yeri işaret ederek “ zanlı anlamsız şeyler söylüyor, psikolojik veya şiddet içerikli sorgulara sadece gülüyor. Bir insan tırnakları sökülürken nasıl kahkaha atabilir? “ dedi gözlerime bakarken.

“ bilemiyorum efendim. “ kanım donmuştu. Bu insanlar normal olamazdı. “ tiyatrodaki suikastçı kadar delirmiş bir insan olmalı. “

Onunla ilgili hatırladığım son şey kendi dilini kopardıktan sonra bile kahkaha atmaya devam etmesiydi. Ancak ağzı kan ile dolarken boğulmaya benzer seslerle bunu duyulması gittikçe zorlaşırken öylece bizi izlemeye devam etmişti. Ne pişmanlık duymuş ne de acı hissetmişti.

“ onların insan olduklarına emin miyiz? “

“ bunu biz de merak ettik, Bay Swortan. Kesin olarak eminiz ki onlar birer insan. Ve tüm bu araştırmaların sonunda bir bilgiye daha ulaşmayı başardık. Yağmaya karışan tüm zanlılar ateş elementini kullanabiliyor. Bugün karşılaştığınız kişinin de kullandığı okun bir anda alev aldığını söylenişsiniz. Yani o da ateşe hükmedenlerdendi. “

“ Volentia, Norah’ın rüyada düşmanları betimlemek için söylediği sözler neydi? “ dedi Nic bir ayrıntıyı hatırlamış gibi.

“ bedenleri alevle çevreliydi demişti. “

“ düşmanımızın Puraignisia olduğunu mu söylemeye çalışıyordu? “ dedi prens.

“ vizyonlarını kesin bir şekilde yorumlayamıyor. Bana sadece gördüklerini betimlemeye çalıştı. “

“ peki, neden bize savaş açtıklarını görebildi mi? “

“ vizyon olduğundan emin olduğumuz hiçbir rüyada konuşma duymadığını söylemişti. Betimlediği şeyler arasında savaş nedeni sayılabilecek bir şey hatırlamıyorum. “

Odayı aydınlatan üç devasa camdan birine yöneldi. Etrafımızı saran ormandan öteye, gözünün alabildiği en uzak yere bakıyordu. “ o zaman bunun sebebini de bizim bulmamız gerekecek. “

“ sizi birkaç günlüğüne burada konuk edeceğim, böylece başınıza daha fazla iş açmayacaksınız. “

Bunu bana hitaben söylediği çok belli oluyordu. Ne söyleyeceğimi bilememiştim, çünkü yaşadığımız şeyler tamamen kontrolüm dışında gerçekleşiyordu.

Resmen ayaklı bir bela mıknatısa dönüşmüştüm.

“ artık içindeki şeyin ne kadar güçlü olabildiğini öğrenmeden seni gözümün önünden salamayacağım gibi duruyor. “

Bu iyi bir şey miydi yoksa kötü müydü emin değildim. Beni yanında bulundurmak istemesi büyük bir onurdu, tabi bunun sebebi başımıza daha fazla iş açmamam için olmasaydı. Yanında olacağımı bilmek beni heyecanlandırsa da onun beni gözetlemek için yanında tuttuğunu bilmek biraz can sıkıcıydı.

Sonuçta ben birilerinin izleyebileceği bir deney faresi değildim.

“ efendim, Aragons’da görevlendirilmiş bir yüzbaşı olarak o okula ve ülkeme karşı sorumluluklarım var. Burada kalacağımız birkaç gün bile işleri aksatabilir. “

“ merak etmeyin Bay Swortan, Bay Reband ile çoktan iletişime geçtim. Yerinize bakabilecek kişiler tahsis edildi. Bu yolculukta bize katılmanız için her şey hazır. Bu birkaç günü çıkacağımız uzun yolculuktan önce güç toplama molası gibi düşünün. “

“ teşekkürler efendim. “ dedi Dominic saygıyla.

“ şimdilik bu kadar, çekilebilirsiniz. “

İkimiz de aynı anda reverans yaptık ve ardından yine bizim için açılan iki kanatlı kapıdan dışarı çıktık.

Kapıda bizi bekleyen iki uşak bizleri burada ağırladıkları süre boyunca kalacağımız yerleri göstermek üzere tahsis edilmişti. Aynı zamanda istek ve ihtiyaçlarımızı da karşılayacaklardı. Prens planlarını çoktan devreye sokmaya başlamıştı bile. Bize kalan ise ona ayak uydurmak, gerektiğinde emirlerini yerine getirmekti.

***

Benim için ayrılan oda geniş ve ahşap rengi ağırlıkta dekore edilmişti. Kocaman çift kişilik bir yatak kocaman çift kapılı bir balkona bakıyordu. Balkonum pek büyük değildi ancak yarımay şeklindeydi ve manzarası muhteşemdi.

Bana Cervus’taki evimi hatırlatıyordu.

Benim yatağım da her an ormanı görebilmem için camın hemen yanındaydı. Böylece vakit buldukça yatağıma oturur ve uzun uzun ağaçları seyrederdim. Buradaki boş vaktimi de bu şekilde değerlendirebileceğimi düşünüyordum.

Yatağımın karşısındaki koca ahşap dolaba benim için birkaç kıyafet bırakılmıştı, bunların elbise değil de hepsinin tam olarak bedenime uygun üniformalar olması beni afallatmıştı. Prens bana leydi diye hitap ediyordu ancak onun gözünde yine de bir askerdim. Bu beni çok mutlu etmişti, insanlarda istediğim imajı oluşturduğumu görmek gururlanmama neden olmuştu.

Tüm bu güzel jeste rağmen geceleri giymem için verdikleri şeyler, pijama olduklarından emin değildim çünkü biraz fazla… Dantelliydi.

Ben asla bu kadar dantelli ve dekolteli şeyler giymezdim, gece giyecek olsam dahi.

Elimde bu garip gecelik parçalarından başka rahat kıyafetim olmadığı için şimdilik mecburen giyecektim. Gerçi bunların rahat olduğundan da şüpheliydim.

Uyurken deli yatmazdım ancak bazı parçalar o kadar kısaydı ki, uyanıkken bile kapatamayacağım bölgelerim olacaktı. Özellikle bacaklarım ve karın bölgem.

Akşamın serinliği Planicia’ya çökerken neredeyse soğuk denebilecek bir rüzgâr balkonumdan içeri esiyordu. Prens’in arabası yaklaşık bir saat önce malikâneden ayrılmıştı. Gerçekten de ejderden haberdar olan herkesi sorgulamak üzere gizli bir operasyona çıkmıştı. Ben, Dominic ve saray hizmetlileri dışında malikâne boştu.

Şimdilik işlerimin bittiği ve rahatlama zamanı geldiğini düşünerek üzerimdeki üniformalardan kurtulmak üzereydim ki kapı tıklatıldı.

Neyse ki gelen kişi hizmetlilerden yaşlı bir hanımdı. Benim için banyoyu hazırlamaya gelmişti.

Krallığın mülklerinde su tesisatı vardı ancak suyu ısıtacak bir şey yoktu. Bu yüzden bu işi de hizmetliler üstleniyorlardı.

Ona içeri girmesi için izin verdim.

Yardım edebileceğim bir şey olup olmadığını sorduğumda beni ısrarla reddetti. Buraya prensin misafiri olarak gelmiştim ama sonuçta ben de bir leydi sayılmazdım. Bana çıtı pıtı birisi gibi muamele yapılmasına gerek yoktu.

Yine de o bildiğini okudu ve banyoyu tek başına hazırladı.

Rahatça yıkanabilmem için odadan ayrıldığında ben de üstümdekilerden kurtuldum.

Cervus’a ziyaret ederken üniforma giymemiştim elbette, Nic de aynı şekilde. Ancak buraya geleceğimizi ve bir süre burada kalacağımızı öğrenen Bayan Wisetoun her ikimiz için de hızlıca bir şeyler ayarlamıştı. Dolabımız içinde birkaç parçayı seçenin o olduğunu öğrendiğimde geceliklerin nereden geldiği gizemi de ortadan kalkmıştı.

Tüm bunları banyomu hazırlayan kadından öğrenmiştim. Herkesin de bildiği gibi saray çalışanları dedikodulara bayılır ve çok konuşurdu.

Üzerimdekilerden kurtulmanın rahatlığıyla banyoya geçtim. İçerisi beklediğimden çok daha iyi görünüyordu. Desenli fayanslar, altın varaklı bir küvet, her yana serpiştirilmiş gibi duran mumlar, ılık bir su ve ormanlık alana bakan bir pencereden içeri vuran neredeyse natura evresine gelmiş Celth’in ışığı.

Ilık suya önce ayaklarımı soktum daha sonra yavaşça tüm vücudumu. Hizmetli kadının suya karıştırdığı belli olan tatlı çiçeksi kokular burnuma dolarken küvete kafamı yasladım ve kaslarımın gevşemesine izin verdim.

Benim için bıraktıkları sabun ve şampuanlar da kesinlikle çok hoş kokuyordu. Daha önce kullandığım hiçbir ürüne benzemiyorlardı. Kalitelerinin ne olduğunu anlayacak kadar bir bilgim bile yoktu, tek söyleyebileceğim gerçekten çok kaliteli olduklarıydı.

Ayrıca birkaç parfüm şişesi de gözüme çarpmıştı. Banyodan sonra onları denemek istiyordum.

Ne kadar süre suda kaldığımı bilemiyorum. Sonunda parmaklarım buruş buruş olmuştu ve ben de yeterince rahatlamış hissediyordum.

Vücudumu ter ve kirden arındırdım, küvetten çıktım. Çıplak vücuduma benim için seçtikleri parfümlerden sıktım. Gerçekten de enfes kokuyorlardı.

Her şeyin bu kadar lüks olması beni biraz geriyordu açıkçası. Çünkü daha önce böyle şeyler kullanmak şöyle dursun, bu tarz şeyler almak aklımın ucundan bile geçmiyordu. O kadar pahalıydılar ki ailemin maddi gücünün farkında olarak asla bu tarz ürünler satın almazdım.

Ayrıca kendine pek önem gösteren bir insan da sayılmazdım.

Yüzümde çıkan sivilcelere bakım ürünü kullanmazdım, yaralarıma merhem sürerdim. Makyaj yapmazdım, vücudumda yara izleri taşırdım. Süslü aksesuarlar takmazdım, yara bantları ve sargı kullanırdım. Saçlarımı şekillendirmezdim, sadece en uzun saç tutamımı örerdim.

Artık orada olmayan örgüye elimi uzattım. Onu ne zamandan beri taşıyordum kim bilir. Belki on yıl olmuştu belki daha fazla. O benim totemim haline gelmişti, şimdi ise yoktu.

İtiraf etmem gerekirse beklediğimden çok daha kolay benimsemiştim yokluğunu. Yine de ara ara onu geri istiyordum.

İstiyorsan yenisini kime ördüreceğini biliyorsun.

Ona gidip, benim için bir daha örer misin diyecek halim yok ya. Kendim örebilirim.

O örgüyü kesmemenin sebebi, o tutamı ilk onun örmüş olmasıydı.

Hayır, o benim totemimdi.

O totemi senin için ören kişi sayesinde totem haline geldi.

Belki de gerçekten öyle olabilirdi. Onu ilk ördüğümüz zamanlar daha çocuktuk, çocukken totemlerimiz daha da değerli olurdu. Örneğin, oyuncaklarımız. En sevdiğimiz ortadan kaybolduğunda sanki dünyanın sonu gelecekmiş gibi olurdu. O olmadığında her şey sıkıcılaşır ve kötüleşirdi. Onlar da bir nevi totemdi.

Bu saç örgüsü de çocukken her oyun buluşmamızda ördüğümüz bir tutam haline gelmişti. Günümü güzel kılan şey sanki oymuş gibi her buluşmamızda bu tutamı örmesini Dominic’den isterdim.

Kasabamızdan taşındıkları gün, örgümü kendim örmüştüm. O günden sonra da her gün yine ben örmeye devam etmiştim. Yine de hiçbir şey o eğlenceli günleri geri getirmiyordu, hiçbir şey eskisinden daha iyi olmuyordu.

Hatta büyüdükçe her şey daha da zorlaştı.

İlkokulda yalnızca bale kurslarına gidiyordum. Ortaokula geçtiğim sene ise dövüş sanatları ile ciddi anlamda ilgilenmeye başlamıştım. Asker olmak istediğime karar vermiştim ve spor hayatımın can taşı haline geldi. Hayatımın geri kalanını bunun için çabalayarak geçirdim.

Tüm bunlar olurken saç örgüm hep yanımdaydı.

O olmadan bir gün bile geçirmemiştim. Benim için her daim yanımda taşıdığım bir eşya gibiydi, ona totem dememin bir diğer nedeni de buydu.

Yine de elimden alınması saniyeler sürmüştü.

Belki o saç tutamımı yine uzatır ve örmeye devam ederdim.

Bayan Wisetoun’nun, özellikle seçtiği belli olan gecelikleri üzerime geçirdim. Hala çıplakmışım hissinden kurtulmak biraz zamanımı alacaktı. Bazı abartılı dantel detaylarının kısacık şeyi daha açık bir hale getirmesini saymıyordum bile.

Saçlarımı bir havluyla kurutmaya başladım. Kısa oldukları için kurumaları pek uzun sürmüyordu zaten.

Odamın kapısından gelen bir ses ile banyodan çıktım ve benim için ayrılan odaya döndüm. Gelen kişinin yaşlı hizmetli olduğunu zannederken karşımda hala üniformalar içinde olan Dominic’i görünce şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemedim.

Saç havlumu vücuduma sarsam bile geceliklerimden daha çok yerimi örtemeyeceği için öylece kalakaldım.

“ ha s*ktir. “ dedi beni gördüğü anda.

Onu ilk kez bu kadar afallamış görüyordum. Ancak şu anı normalleştirmek için ne söyleneceğini bilemiyordum.

“ affedersin, böyle bir anda gelmesem daha iyi olurdu. “ dedi ve aceleyle kapıya döndü.

“ sorun değil… yani şu an pek müsait değilim. Ama şey… “ dilim sürçüyordu.

Bana döndü ama vücuduma bakmamak için kendini tuttuğu belli oluyordu. Üniformasının ceketini çıkardı ve bana doğru yürümeye başladı. Yine fazla yaklaştığını hissetmiştim, yanaklarım utanç hissiyle alev alırken ceketini omuzlarıma atarak birkaç adım geri çekildi.

“ ben sadece… yarın yürüyüşe çıkmak ister misin? Ayrıca ahırlarında birkaç at varmış, belki at da binebiliriz. “

“ bu çok güzel olur. “

Üniforması buram buram onun parfümü kokarken benim yeni sıktığım parfümler bu kokunun şehvetiyle alev alıp buhar olmuştu. Bir anda her şey o kokmaya başlamıştı.

“ o zaman sabah görüşürüz. “

“ görüşürüz. “

Bir süre daha bana baktı. Bir şey daha söylemek istiyordu sanki ama ne söyleyeceğini de bilemiyor gibiydi. “ iyi geceler. “ dedi sonunda, daha önce tanık olmadığım kadar sakin sesiyle.

Kapı kapanırken çıkan tık sesi ile tekrar nefes almaya başladığımı hissettim. “ iyi geceler. “ dedim ancak o çoktan gitmişti bile. Sesim duvarlardan sessizce sekerek bana geri döndü.

Üniformasını omuzlarıma bırakıp gitmişti. Ne olmuştu az önce.

Nabzım normale dönerken balkona çıktım ve biraz soluklandım. Yüzümü yalayıp geçen yaz rüzgârı altında biraz geceyi seyrettim ve az önce olanları unutmak için kafamın içinde çalan şarkıya kulak verdim ve uçsuz bucaksız gibi görünen ormana doğru mırıldanmaya başladım.

Belki söyleyemediğimiz sözleri o duymuştur diye, belki söylenmemesi gereken şeylerin farkındadır diye.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.