تخطٍ إلى المحتوى

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 2 · قراءة 14 دقيقة

İÇİMDEKİ EJDER

الفصل 2

2.Bölüm

ESKİ BİR DOST

Dharia_left untold

Katerina Blacklight

Sahadaki herkesin gözleri Bay Butler ve benim aramda gidip geliyordu. Yaptığım şeyi herkes görmüştü ve aralarından birisini öne sürüp neler olup bittiğini anlatacak bir kurban seçmeye çalışıyorlardı. Çünkü itiraf eden kişinin de gazabıma uğrayacağını sanacak kadar korkaktılar.

Hiçbir şey söylemeden ve acele etmeden gözlerimi Bay Butler’a çevirdim. Sinirden kızaran yüzümü olduğu yerden çok rahat seçebiliyordu, zaten bu sayede sahaya girdiği ilk anda olaydan kimin sorumlu olduğunu anlamıştı. Ama bir eksiği vardı ya da bilerek görmezden geliyordu, ilk sataşan kişi Jennifer’dı.

Sahadaki sessizliği ilk bozan Bay Butler oldu. “Bayan Voyelte, Bayan Felixia’a revire kadar eşlik et lütfen.”

Cümlesi kibardı ama sesi buz gibiydi. Normal tutmaya çalıştığı yüzünün öfkeyle karardığını birkaç metre öteden bile çok rahat fark edebilirdiniz. Diana, verilen emri yerine getirmek için hareketliğinde bakışları tekrar bana yöneldi. Yanıma gelmek için hiç acele etmiyordu, adımları yavaştı. Çünkü ne söyleyeceğini biliyordu. Ben de ne söyleyeceğini az çok tahmin ediyordum.

Tam önümde durduğunda hala bana bakıyordu ve hala öfkeliydi. “herkes işine dönsün, Bayan Blacklight’a hatırlatmam gereken birkaç kural var.” Bay Butler’ı ikiletmeden herkes dağıldı. Arkadaşlarım da dâhil. Uzaktan bana endişeli bakışlar attıklarını arkamı dönmeden bile hissedebiliyordum ama bu onların suçu değildi. Yine Jennifer’ın oyununa ayak uydurmuş ve kendi öfkeme yenik düşmüştüm.

“Bayan Blacklight bu size son uyarım. Eğer bir daha fiziksel veya sözlü şiddete başvurursanız sizi eğitimden atmak zorunda kalırım. Anlaşıldı mı?” şu an başka biri benim yerimde olsa tir tir titrerdi ve anında itaat ederdi ama ben başkası değildim, ben boyun eğmezdim.

“sözlü şiddet mi? Sanırım yanlış…” sözümü bitirmeme izin vermeden Bay Butler elini dur işareti yaptı ve kendisi konuşmaya başladı. “yanlış anladığım bir şey yok. Bundan sonra sözlü veya fiziki olması fark etmeksizin herhangi bir şekilde insanlara saldırman durumunda bu antrenmandan atılacaksın. Şu an seni atmamamın en büyük nedeni sendeki potansiyel Kate. Kendine hemen bir çeki düzen ver çünkü Aragons’da böyle bir şeye asla müsaade edilmez.”

Kafam karışmıştı. Konu ne zaman Aragons’a gelmişti. Tek kaşım havaya kalkmıştı. Bu halimi gören Bay Butler konuşmasına devam etti. “Bunca zamandır sırf Aragons’a girmek için bu kadar çabalamıyor muydun?” sahaya girdiği andan beri elinde tuttuğu kâğıt ancak şimdi dikkatimi çekiyordu.

Bakışlarımın nereye kaydığını gördüğünde o da elindeki kâğıda baktı ve daha bir dakika önceki öfkeli yüzü yok olduğunda gülümseyerek elindeki kâğıdı bana uzattı. “tebrik ederim Bayan Blacklight, işte Aragons’a giriş biletiniz.” Kafamda bir anlığında acil durum sirenleri çalmaya başlamıştı.

Ben başarmıştım! Aragons’a kabul edilmiştim!

Ama bu nasıl olmuştu? Geçen sene düzenlenen yarışmaya katılmak için kayıt yaptırdığım hafta o sene için yarışmanın iptal edildiğini öğrenmiştim. Muhtemelen torpille giren öğrenciler o sene o kadar fazlaydı ki kontenjan dolmuştu. Girmediğim bir yarışmayı kazanmam mümkün değildi. Her geçen saniye kafamda yeni bir soru işareti oluşuyordu.

“bu kabul mektubu, Bay Reband tarafından sana özel yazıldı. Anlaşılan tüm askeri akademiler krallık genelinde yetenekli öğrenciler arıyorlarmış ve Bay Reband bu yetenekli öğrencileri ona yönlendirmem için ricada bulununca aklıma ilk sen geldin. Birkaç evrak işi halletmem gerekti ama sonuç olarak Bayan Blacklight, atık gerçek bir Aragons öğrencisisin. Bu hafta sonu yerleşmek için gitmeni öneririm çünkü önümüzdeki haftadan itibaren seni inanılmaz yorucu antrenmanlar bekliyor olacak.”

Hala kulaklarıma inanamıyordum. Heyecandan ne diyeceğimi bilemiyordum. “haftaya mı?”

Bunu biraz bağırarak söylediğim için Bay Butler ve benim ne konuştuğumu anlamaya çalışan meraklı bakışlara birkaç kişi daha eklendi. Arkadaşlarım artık daha endişeli bakıyor ve aralarında fısıldaşıyorlardı. Ama herkesin tahmin ettiğinin aksine sesimin yükselmesi mutluluktandı.

“ne diyeceğimi bilemiyorum. Her şey için çok teşekkür ederim Bay Butler.” Sesim artık daha normaldi.

“hemen havalara girme, bugün yaptığın şeyi göz ardı etmemin bir sebebi var. Biliyorum, Bayan Felixia seni zorluyor ama unutma ki bu oradakiler için hiçbir şey. Kendini kontrol altında tutmayı öğrenmen gerek.” Gözleri elimdeki kan lekelerine baktı ve tekrar yüzüme bakarak konuşmasına devam etti. “şimdi git ellerini yıka. Ondan sonra da banklardan birine otur ve bugünkü antrenman boyunca orada bekle. Bu durumun bir daha tekrarlanmasını istemiyorum Katerina.”

“bu durumda sadece ben mi ceza alacağım?” dediğimde Bay Butler bıkkın bir nefes verdi. “ eğer duymak istediğin cevap Bayan Felixia’nın ceza alıp almayacağıysa cevabım hayır, almayacak. Ama uyarılacak.”

Ben cevabına göz devirirken Bay Butler çoktan arkasını dönmüştü ve antrenman sahasının ortasına ilerliyordu. Jen’e yaptığım şeyden sonra bile benimle bu şekilde konuşması bir mucizeydi bu yüzden ben de daha fazla bu meseleyi uzatmayacaktım.

Sağ elime bulaşan kan damlalarına baktım. Jennifer sözlü saldırının ben ise fiziksel saldırının sınırını bilmiyorduk. O bir insanın kalbini nasıl kıracağını çok iyi bilirdi bense kemiklerini nasıl kıracağımı.

Sonunda elimdeki lekeyi yıkamak için revire doğru yürümeye başladım. Yürürken aklımda hala Bay Butler’ın söyledikleri vardı. Gerçekten de Aragons’a gidiyordum. En başından beri gitmek istediğim o yere; hayatım boyunca girmek için çalıştığım, her sabah ve her akşam antrenman yaptığım, derslerimi yüksek tutmak için gecemi gündüzüme kattığım o saatler sonunda işe yaramıştı.

Revirin kapısından girdiğim anda Jennifer ve Bayan Lupucade ile karşılaşmıştım. Diana ise biraz daha yanda duruyor ve Jen’in tedavisinin bitmesini bekliyordu. Bayan Lupucade’in kendi elleriyle hazırladığı karışımlardan gelen yoğun bitki kokuları burnuma dolarken revirin lavabosunda ellerimi yıkadım. O sırada tedavisi devam eden Jen hala bir şeyler söyleniyordu ve Bayan Lupucade’in uyarılarına rağmen susmak bilmiyordu.

Genizden gelen o uyuz sesi duymamak için musluğu biraz daha çevirdim ve akan su sesinin diğer tüm sesleri bastırmasını dinledim. Bayan Lupucade’in dakikalar içinde tedavi ettiği kırık buruna son bir bant yapıştırmasıyla işi bitmişti.

“üzerine fazla dokunmamaya çalış tatlım, kemiğin kaynaması henüz tamamlanmadı ama yarın sapasağlam olacak. Geçmiş olsun.”

Jennifer oturduğu sedyeden ayaklandı ve artık daha normal olan sesiyle Diana’ya seslendi. “bir an önce gidelim buradan. Vahşi hayvanların her an ne yapacağı belli olmaz.”

Bayan Lupucade ve beni revirde yalnız bıraktıklarında Bayan Lupucade yanıma gelip elimi işaret etti ve “eline bir sorun var mı tatlım? Ellini çok sert vurmuşsun.” Dedi. Yeni yıkadığım için yere su damlatan elime baktım ve parmaklarımı açıp kapatarak test ettim. Herhangi bir acı veya ağrı yoktu. “herhangi bir acı yok, teşekkür ederim.”

“eğer ilerleyen saatlerde bir ağrı hissedersen yine gelebilirsin.”

Kafamı olumlu anlamda salladım ve hafifçe tebessüm ettim. Etraftaki ağır ilaç kokusuna burnum alışmaya başlamıştı fakat hala etrafta çok yoğun bir hava vardı. Bir an önce dışarı çıkmak ve temiz havayı ciğerlerime çekmek istedim. Çünkü bu yoğun kokulara katlanabildiğim tek vakit Bayan Lupucade’in hikâye anlatmak için bizi revire topladığı saatlerdi.

Revirden çıkmak için tekrar kapıya yöneldim. Sahaya çıktığım anda hemen banklara yönelecektim çünkü bugünkü tek gayem antrenman boyunca cezalı kalmak olacaktı. Kapıdan dışarı adım attığımda karşılaştığım ilk manzara yine Jennifer’dı. Başta buna aldırış etmemiştim, Jennifer’ın yanaklarını iki elinin arasına alıp onu teselli etmeye çalışan kişiyi görene kadar. O da kimdi?

Bu sahadan biri değildi çünkü bu sahadaki herkesi tanıyordum. Ama onda bana çok tanıdık gelen bir şeyler vardı… O anda banklara oturmak aklımdan tamamen çıkmıştı. Gördüğüm bu yeni çocuğun kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Simsiyah saçları vardı. Beyaz tenliydi ve ayrıca gözleri… Gözleri buz mavisiydi… Lanet olsun!

O anda başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Çünkü artık onun kim olduğunu biliyordum. Dominic Swortan…

Benim ona baktığımı fark ettiğinde o da bana döndü. Kaşlarını biraz çattığında gözleri de kısılmıştı. O da benim kim olduğumu anlamaya çalışıyordu. Bunun olmasına izin veremezdim.

Direk gibi dikildiğim yerden hemen kıpırdandım ve sahanın dışına hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Beni tanımasına engel olmasını dileyerek onları arkamda bırakmıştım. Daha da hızlı olmalıydım, daha hızlı, daha hızlı…

“Volentia?”

Olduğum yerde durdum ve uzun zaman önce bana böyle seslenen tek kişiye arkam dönük şekilde beklemeye başladım. Gerçekten de Oydu. Geri gelmişti, ama neden? Bunca yıl sonra neden?

“Katerina’yı tanıyor musun?” dedi Jennifer. Yavaşça arkamı döndüm ve onlara baktım. Dominic Jen’in sorusunu duymamıştı sanırım ya da görmezden gelmişti. Doğruca bana bakıyor ve gördüğü kişinin gerçekten ben mi olup olmadığını kafasında tartıyordu. Anladığındaysa kaşları havaya katlı ve dudaklarının kenarları kıvrıldı. Bu görüntü, gören çoğu kızın hafızasından asla silinmeyecek o görüntülerdendi.

“bu gerçekten de sensin.”

Hala bir şey söylemeden öylece duruyordum. Söyleyecek bir şey bulamıyordum çünkü son konuştuğumuzdan beri ona söyleyecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Hayatlarımızdan birbirimizi çıkarmış ve hafızalarımızdan silmiştik. Ve ben onu yine silecektim. Şu anı, söylenen cümleleri, bugünü tamamen silecektim.

Arkamı dönmeye çalıştım. Kapıdan çıkıp gitmek için bedenimi hareket ettirmeye çalışıyordum ama bir şeyler bana engel oluyordu. Belki de bu şeyler kafamdaki soru işaretleriydi.

“Norah, iyi misin?”

Bella, bembeyaz kesilmiş Norah’a seslendiğinde ilgim bir anda o yöne kaydı. Norah, gözlerini Dominic’e dikmişti ve çok korkmuş bakıyordu. Sahaya gelmeden önce aralarında bir sorun mu olmuştu? Birbirlerini nereden tanıyorlardı?

“Norah! İyi misin? Neye bakıyorsun?” Bella’nın ikinci uyarısıyla Norah gözlerini kırpıştırdı. Yüzüne yeniden renk gelmeye başlamıştı. “sorun yok, sadece dalmışım.”

Norah’ın açıklaması kulağa hiç inandırıcı gelmiyordu. Dominic cidden ona bir şey yapmış olabilir miydi? Hayır, bu da kulağa hiç inandırıcı gelmiyordu.

Tekrar Dominic’e döndüm. Farkında olmadan kaşlarım çatılmıştı çünkü kafam karışmıştı. Şu an burada neler olup bittiğini bana açıklamasını ister gibi bakıyordum. Aslında böyle bir açıklama yapmasını istediğimden emin değildim. Hatta onunla konuşmak istediğimden emin değildim.

Dominic’in açıklama yapmayacağını anladığımda daha fazla burada durmak için nedenim kalmamıştı. Soru işaretlerimi de alıp bir an önce burayı terk etmek istiyordum. Çatık kaşlarım daha da çatılmıştı, ne açıklamasını beklemiştim ki ondan. Ondan sadece uzak durmak daha iyi olacaktı.

Arkamı döndüm ve hızla çıkış kapısına ilerlemeye başladım. Artık buradan çıkmanın vakti gelmişti.

“orada dur bakalım Bayan Blacklight.” İkinci kez olduğum yerde durmak zorunda kalmıştım. Bu kez beni durduran Bay Butler olmuştu. “nereye gittiğini sanıyorsun? Ben cezan bitti diyene dek sahadan ayrılamazsın.”

Ceza tamamen aklımdan çıkmıştı. Çifte lanet olsun.

Ceza adlığımı artık herkes biliyordu ve buna en çok sevinen Jennifer olmuştu.

“ burnumu kırıp ceza almadan kurtulabileceğini mi sanıyordun? Bay Butler, her ne ceza vermiş olursa olsun benim de sana bir cezam olacak küçük Blacklight. Ailenizin gelir kaynağı kesildiğinde ne olacak görelim bakalım. Babanı işten attıracağım.”

Jennifer bugün normalden daha fazla üzerime geliyordu. Muhtemelen Dominic’in geleceğini bildiği için kendini daha önemli birisi sanıyordu. Ama kesinlikle değildi, özellikle de benim gözümde hiçbir değeri yoktu.

“hadi Nic’cim gidelim artık buradan. Daha fazla bu canavarla aynı ortamda bulunmak istemiyorum.” Dedi. Sanki ben onunla aynı ortamda olmaktan memnunmuşum gibi…

Okaliptüse yapışan koala misali Nic’in koluna dolandı ve çekiştirmeye başladı. Nic yerinden bile kıpırdamıyordu, gülümseyerek Jen’e döndü ve “canavar mı? Benim tanıdığım Benivolentia’dan mı bahsediyoruz şu an?” dedi. Dikkatini antrenmana vermeye çalışan son birkaç kişinin de ilgisini çekmişti böylece. Kimisi söylediği şey için kimisi de, özellikle de kızlar, gülüşü için Nic’e bakıyordu.

“nereden tanıştınız bilmiyorum ama üzülerek söylemem gerekiyor ki seni kandırmış Dominic’cim. Sana ne söylemiş olursa olsun hiçbirine inanma, ben sana onunla ilgili tüm doğruları anlatacağım ama ilk önce buradan gidelim.” Jennifer, hala Nic’in kolundan çekiştiriyordu.

Bay Butler bir adım öne çıktı ve konuşmaya başladı. “madem bu kadar erken ayrılacaksınız, ondan önce sizi takdim etmeme izin verin.” Dominic ile konuşmuştu. Neden Dominic’e karşı bu kadar saygılı konuşmuştu ki? Dominic, artık benim tanıdığım Dominic’den çok uzaktı anlaşılan.

“elbette efendim, onur duyarım.”

“herkes buraya baksın lütfen.” Dedi Bay Butler. Herkesin ilgisini Dominic’e yöneltmek için yapmıştı bunu fakat herkesin ilgisi ondaydı zaten. “karşınızda gördüğünüz kişi, üç sene önce düzenlenen askeri okul sınavında en yüksek başarıyı elde eden eyalet şampiyonu. Aynı zamanda da Aragons’un değerli komutanlarından, Yüzbaşı Dominic Swortan.”

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Duyduklarım gerçekten doğru muydu? Dominic ne zaman yüzbaşı oluştu? Üstelik o da Aragons’taydı. Benim gideceğim yere çoktan gitmişti demek.

Şimdi benim üstüm olacaktı ve ona boyun mu eğmem gerekecekti? Yok, daha neler!

Bugün nasıl bir gündü cidden. Gün boyunca iyi haberlere sevinmeme fırsat tanımayacak kadar kötü haber duymuştum.

“buraya kadar gelip bizi şereflendirdiğiniz için çok teşekkür ederiz...” Bay Butler tekrar bana döndü ve “…Bayan Blacklight’ı size emanet ediyorum. Ne kadar buna ihtiyacı olmasa da.” Dedi. Gururla gülümsüyordu. İlk kez Bay Butler benimle gurur duyduğunu bu kadar açık bir şekilde gösteriyordu.

Fakat o sırada bunu fark edemeyecek kadar şaşkındım. Hala Dominic’in nasıl yüzbaşı olabildiğini düşünüyordum.

“emriniz oldu bilin efendim. Bayan Blacklight’a orada çok iyi bakacağım. Gözünüz arkada kalmasın.”

Dominic’in gülümsemesi silinmişti. Bana yine yıllar önce baktığı gibi bakıyordu.

…

“seni orada asla yalnız bırakmayacağım Volentia…”

“seni asla yalnız bırakmayacağım…”

…

Kafamda eski anılar canlanmaya başlamıştı. Hatırlamamak için çok uğraştığım, eğer uzun bir süre düşünmezsem silineceğini sandığım tüm hatıralar yeniden canlanıyordu.

…

“senin yardımına ihtiyacım yok, Nic. Ben çok güçlü olacağım, hatta senden bile güçlü olacağım!”

Nic söylediklerime gülmeye başladı. Sıcak güneşin altında onun gülüşü bana daha sıcak ve parlak gelmişti.

Gülümsemesiyle gözleri kısılmıştı ve o görmeyi çok sevdiğim buz mavisi irislerini göremez olmuştum.

Kahkahası bittiğinde bana döndü ve saçlarımı karıştırmaya başladı. Bu yaptığına oflayarak saçlarımı düzeltmeye başladım. Şimdi yine gülmeye başlamıştı ama daha sakin güldüğü için kısılan gözlerinin arasından hala mavileri seçebiliyordum.

“onu göreceğiz. Savaşçı prenses.”

…

“söyleyecekleriniz bittiyse artık gidebilir miyiz Bay Butler?” Jennifer’ın sesi bıkkın geliyordu.

“aslında söyleyecek son bir şey kaldı.”

“burası sizin malikânenize benzemez Bayan Felixia, bu yüzden her önünüze gelen insanı istediğiniz şekilde aşağılayamazsınız. Bir daha böyle bir durumun yaşanmayacağına inanıyorum…” Bay Butler baş selamı vererek “…size iyi günler dilerim.” Dedi ve çaylakları eğitmek üzere arkasını dönerek yanımızdan uzaklaştı.

“sanım artık gidebiliriz, yolu göster lütfen Jennifer” Nic, eliyle önden gitmesi için işaret etti. Gözleri parlayan Jennifer mutlulukla bir yandan Nic’in kolunu çekiştiriyor bir yandan da gidecekleri yerlerin adlarını sayıyordu. Jen’in bu haline alayla gülümsediğimde yine Nic’in radarına yakalanmıştım. Onun da gözlerinin içi tıpkı Jen’inki gibi parlıyordu. Birbirlerini bu kadar seveceklerini kim tahmin edebilirdi?

Farkına olmadan yine yüzüm düşmüştü. Sahanın dışına yürüyen çiftimiz yanıma vardıklarında durdu ve Nic “seninle de görüşeceğiz savaşçı prenses.” Dedi. Ardından hiçbir şey olmamış kapıya doğru yürümeye devam ettiler.

Sonunda kapıdan çıkıp gittiler. Kasabanın, antrenman sahasına bakan evlerinin arasında kaybolduklarında ne kadar gergin olduğumu ancak fark edebiliyordum.

Sıkmaktan uyuşmuş elimi yavaşça açtım ve tırnaklarımın etime batan yüzeyini nasıl kırmızıya çevirdiğine baktım. Biraz daha sıkarsam kramp girecek olan bacaklarımı da biran önce kıpırdatmam gerekiyordu. Bacaklarımı kıpırdatabileceğimden emin olduğumda en başından beri oturmam gereken banklara geçtim ve kendimi yeni cilası parlayan tahta bankın yüzeyine bırakıverdim.

Şimdi tüm yapmam gereken şunca yıldır Nic hakkında ne kaçırdığımı nerden öğrenebileceğimi bulmaktı. Ve şansa bakın, bunu düşünmek için önümde koca bir gün vardı.

***

Saatlerdir etrafımı izleyip hiçbir şey yapmamak artık canımı sıkmaya başlamıştı. Bay Butler’ın en katı kurallarından birisi olan telefon yasağı da bu durumu zorlaştırıyordu. Kilit ekranımdan saate bakmak dışında hiçbir işe yaramayan telefonum gelen bildirimlerle titreşirken meraktan çatlamak üzereydim. Israrla atılan bu mesajların sebebi neydi?

Telefonum yine titreştiğinde artık dayanamayacak duruma gelmiştim. Bildirimlere hemen göz ucuyla bir bakıp çıksam Bay Butler beni yakalar mıydı acaba?

Muhtemelen yakalardı.

Ama ya yakalamazsa?

Bunu gerçekten merak ediyor musun kara Işığım?

İç sesim haklıydı ama benim merakım her geçen saniye artıyordu. Sadece göz ucuyla mesajları okuyup çıkacaktım. Telefonu tekrar elime aldım. İkilemde kalmanın verdiği endişeyle telefonun ekranını kendime çevirdim ve açma tuşuna bastım. Gördüğüm şey ile rahatlayarak ferah bir nefes verdim. Kilit ekranındaki saate göre antrenmanın bitmesine yaklaşık yirmi dakika kalmıştı.

Haftada bir gün anlatılan hikâyelerimiz için ayırdığımız gün antrenmanı normalden yaklaşık yirmi ya da otuz dakika erken bitirirdik. Bu demek oluyordu ki şimdi antrenman bitecekti ve koca hafta boyunca beklediğimiz o hikâyemizi dinleyecektik.

Bu biraz çocukça görünüyordu farkındaydım. Özellikle de insanların beni dışarıdan gördükleri ilk anda kafalarında kurdukları o karakterden çok uzak bir hareketti ama onların düşündüklerinin aksine hayatta en hoşuma giden şeylerden biriydi bu.

Küçük bir çocuk gibi hikâye dinleyecek olmamın heyecanıyla, az önce okumaya can attığım bildirimleri unutmuştum bile.

“antrenmanımız sona erdi, dağılabilirsiniz.” Antrenman yapan öğrenciler Bay Butler’ın uyarısıyla ellerindeki eşyaları yerlerine bırakmak için hareketlenmeye başladı. Bazıları da soyunma odalarına yönelmişti.

Oturmaktan arka tarafım uyuşmuştu resmen. Aynı zamanda güneşin altında kavrulan cildim de kızarmıştı. Artık kalkma vakti gelmişti, şükürler olsun.

Ayağa kalktığım ilk anda gerinmem gerekti fakat bu bile uyuşmamın etkisinden kurtulmama yardımcı olamamıştı. Antrenmana katılamadığım için kullanmama gerek olmayan çantamı sırtıma taktım ve soyunma odalarından dönen arkadaşlarımın yanına doğru yürümeye başladım.

Onlara doğru yürüdüğümü gören arkadaşlarım koşar adım yanıma geldiler, belle hiç beklemeden sabahtan beri merak ettiği şeyler için direk konuya daldı.

“Kate, sabah ne oldu öyle? Sahaya gelen de kimdi ve sen onu nereden tanıyorsun?” gözleri merakla kocaman olmuştu. Bir açıklama bekliyordu ama ben bu konuyu daha fazla düşünmek istemiyordum, en azından bana neler olup bittiğini anlatabilecek kişiyle konuşana kadar.

“hatırlatmasana şunu. Düşündükçe sinirleniyorum zaten.”

“böyle diyerek kaçamazsın, Kate. Bizi ne kadar endişelendirdin farkında mısın? Peki ya Bay Butler ne dedi?”

“işte bunu anlatabilirim ama ondan önce son hikâyemi dinlemem izin verin.”

“son hikâye mi? Bugün dediklerinden hiçbir şey anlayamıyorum.” Herkes en az Belle kadar kafası karışmış bir şekilde bana bakıyordu. Bir an, işin aslını öğrendiklerinde yüzlerinin alacağı şaşkın ifadeyi düşündüm ve gülmeye başladım.

“biraz sabredin, her şeyi anlatacağım.”

Revire girdiğimizde hikâye anlatmak için ayrılan bölüme ilerledik ve kendimizi yere serilmiş yumuşacık minderlere bıraktık. Revirdeki minderlerin yarısı boş kalmıştı çünkü sahadaki öğrencilerin bir kısmı hikâyeyi dinlemeden çıkıp gitmişti, en başta gidenlerden biri de Diana’ydı.

Antrenman boyunca Jennifer’a yetiştirmek için yine bir sürü dedikodu toplamıştı fakat hiçbiri Jen’in yanındaki misafir kadar dikkat çekici değildi. Bugün daha önce yapmadığı kadar apar topar çıkmasının nedeni buydu belki de.

Bu durum benim işime gelirdi, ne kadar az ses o kadar huzur…

Hikâye dinleyecek öğrencilerin hepsi minderlerine yerleştiğinde Bayan Lupucade de yerini aldı.

“herkes hazır olduğuna göre anlatacağım yeni hikâyeye başlayabiliriz. Bu hafta sizin için özel bir şey seçtim. Bugün anlatacağım şey bir hikâyeden daha fazlası, bir efsane...”

“…ve unutmayın ki her efsane bir gerçeğe dayanır.”

Bayan Lupucade, yaptığı giriş konuşması sayesinde tüm ilgiyi anında kendisine çekmeyi başarmıştı. Herkes merakla, konuşmasına devam etmesini bekliyordu ve o da bizi daha fazla bekletmemek için devam etti.

“evvel zaman içinde küçük bir kasaba varmış…”

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.