İKİNCİ BÖLÜM: Dehlizler Arabanın kapısını usulca kapattım. Kapı sesi, arka sokaktaki yağmurun ritmine karıştı. Burası, Kütüphanenin arka tarafıydı; eski, unutulmuş bir servis yolu. Kontrol listem zihnimde teker teker işaretlendi. Susturuculu 9mm tabanca yerinde. bıçak, sol bileğimde, kolay ulaşılabilir durumda. El feneri ve kilidi açacak çok amaçlı alet, kabanımın derin ceplerinde. En önemlisi, soğukkanlılık; o da yerli yerindeydi. Üç gecedir uykusuz olmanın getirdiği keskin, neredeyse transa yakın bir odaklanmayla çalışıyordum. Duygular, bu saatten sonra birer yüktü. Kütüphanenin arka bahçesine giren dar ve karanlık ara sokağa süzüldüm. Sadece birkaç metre ileride, üzeri sarmaşıklarla kaplanmış, neredeyse tamamen çökmüş eski bir sundurma vardı. Tünel girişi onun altındaydı. 21:35. Beş dakikam vardı. Sundurmanın metal çatısı, üzerine düşen yağmur damlalarını boğuk bir ritimle karşıladı. Diz çöktüm. Önümdeki kapı, paslı, ağır bir demir kapıydı; sanki buranın kapı değil de, bir mezar kapağı olduğunu haykırıyordu. Kilide, çok amaçlı aletimi yerleştirdim. Polis Akademisi’nde öğrendiğim her şey, artık bu karanlık düzene hizmet ediyordu. Aleti yavaşça çevirdim, iç mekanizmanın dişlilerini hissederek. Çıt. Kapak açıldı. Soğuk, rutubetli ve yoğun bir toprak kokusu, yüzüme çarptı. Burası, Ege’nin tarif ettiği Osmanlı döneminden kalma, unutulmuş dehlizdi. Kapıyı, arkamdan tekrar usulca kapattım. İçerideki karanlık, fenerin ışığı olmadan bir adım bile atmayı imkânsız kılıyordu. Feneri açtım. Işığın ince, sarı çizgisi, tünelin taş duvarlarında titrek gölgeler çizdi. Duvarlar, yüzyıllık nemden kararmış, bazı yerlerde yosun tutmuştu. Zemin, yer yer su birikintileriyle doluydu. 21:40. Hızlandım. Dar tünelde ilerlerken, kütüphanenin üst katlarından gelen boğuk sesleri dinlemeye çalıştım ama sadece su damlalarının sesi ve kendi nefesim vardı. Elif’in müzayededen sıyrılıp tünele girmesine çok az kalmıştı. Ege’nin planı basitti: onu tünelin ortasındaki, bir zamanlar depolama amaçlı kullanılan küçük, taş odada yakalamak. Tam odaya yaklaştığımda – bir dönemeçten hemen önce – durdum. Adım sesleri. Benimkiler değil. İleride, hafif bir ışık kaynağı gördüm. Bir el feneri. Ve hemen ardından, iki kişinin ayak sesleri duyuldu. Elif Akyaz gelmişti. Ancak bir sorun vardı. Ege’nin planına göre koruma Sinan tünelin girişini tutacak, Elif ise yalnız ilerleyecekti. Oysa şu an, ayak sesleri Elif’in yanındaki korumanın da tünele girdiğini gösteriyordu. Plan değişti. Hızla fenerimi kapattım. Kabanımın rengi ve duvarın gölgesi, beni görünmez kılan tek şeydi. Duvarın nemli yüzeyine sırtımı dayayarak, susturuculu tabancamı kılıfından çektim. Silahın soğuk metali, avucumun ısısıyla hemen ısındı. Ayak sesleri yaklaştı. Elif Akyaz'ın ince, endişeli sesi karanlıkta yankılandı: “Daha hızlı, Sinan. Kimsenin bizi görmediğinden emin olmalıyız. Müzayede bitecek ve bu dosyayı saklayacak vaktimiz kalmayacak.” Koruma Sinan’ın kalın, kısa cevabı geldi: “Merak etmeyin Elif Hanım. Her şey güvende. Bu müzayede, sizin için sadece bir paravan.” Birkaç saniye sonra, Sinan’ın gölgesi dönemeçte belirdi. Silahı hazır, ama tünelin içinde rahat değildi. Gözleri, nemli duvarlara takılmıştı. Elif ise hemen arkasındaydı, titreyen elleriyle siyah, ince bir çanta taşıyordu. Burası benim anımdı. Tünel dar olduğundan, ateş etmek riskliydi. Yankı, kurşun sesini yüzlerce katına çıkarabilir, kütüphanedeki herkesin dikkatini çekebilirdi. Sinan tam yanımdan geçerken, nefesimi tuttum. Kabanımın altındaki kaslarım gerildi. Yayı boşalan bir ok gibi, duvardan fırladım. İlk hamlem, Sinan’ın elindeki silaha değil, dengesine yönelikti. Sol kolum, Sinan’ın silah tutan koluna, bir mengeneymiş gibi kilitlendi. Aynı anda, sağ ayağımın ucuyla Sinan’ın diz kapağına güçlü bir darbe indirdim. Ani darbe, adamın dengesini bozdu. Sinan, acı dolu, boğuk bir ses çıkarmaya çalıştı ama ben buna izin vermedim. İkinci hareketim, profesyonelliğimin simgesiydi: Dirseğimin kemiği, Sinan’ın boynunun yan tarafındaki karotid artere sertçe çarptı. Sadece bir saniye sürdü. Sinan’ın vücudu aniden gevşedi. Silahı nemli zemine düştü ama susturuculu tabancamın kabzasıyla sesi yuttum. Adam, bilinçsiz bir şekilde, bir çuval gibi duvara yığıldı. Elif Akyaz, önündeki kaos karşısında dona kalmıştı. Gözleri, karanlıkta açılmış, dehşetle doluydu. Elindeki çantayı yere düşürdü. “Kimsin sen?” diye fısıldadı. Artık silahım Elif’e dönüktü. Susturucunun ucu, karanlıkta parlak bir nokta gibiydi. “Zaman kaybetme, Elif,” dedim. Sesim, tünelin nemli havasında, bir kurbanın duyması gereken son ses tonuydu: Soğuk, ölçülü ve ölümcül. “Müzayede bitecek ve o korumanın geri dönmesi gerekecek. Ya da senin yokluğun fark edilecek. Sözleşme, önce bilgiyi, sonra seni gerektiriyor.” Elif, duvara yaslandı, nefes almakta zorlanıyordu. Gözleri, yerdeki Sinan’ın hareketsiz vücudu ile benim aramda gidip geliyordu. “Ne... ne bilgisi?” diye kekeledi. Tabancamın namlusunu, çantanın düştüğü yöne doğru hafifçe hareket ettirdim. “O çantanın içindeki dosya. Müşterimizin ödemesi, o dosyanın teslimine bağlı. Ya onu bana kendin verirsin ya da Sinan’ın kaderini paylaşırsın. Ama şunu bil ki, her iki durumda da dışarı çıkamayabilrisin.” Elif Akyaz’ın yüzündeki son direnç kırıntısı da kayboldu. Korku, beynini ele geçirmişti. Gözleri, çantaya takılı kaldı. İşte bu an, Ege’nin kusursuz planının son halkasıydı. “Tamam,” diye hıçkırdı Elif. “Sana vereceğim. Sadece… canımı bağışla.” “Sözleşmelerde pazarlık yoktur,” diye fısıldadım. “Sadece şartlar vardır. Dosya.” Elif Akyaz, titrek ellerle çantaya uzandı. Bölüm Sonu
الفصل 2
Dehlizler