تخطٍ إلى المحتوى

GERBERA

الفصل 1 · قراءة 8 دقيقة

GERBERA

الفصل 1

Sakin Bir Gece

"Birkaç dakika içinde orada olacağız." diye seslendi at arabasını süren adam. "Yağmur yağıyor, inerken dikkat edin."

Yanımda oturan genç kadın araba perdesini arkasından, ulaşmak üzere olduğumuz kocaman yapıya bakıyordu. Titreyen ellerini gizlemek istercesine siyah pelerinin içine soktu ve derin bir iç çekti. "Aman tanrım... Korkunç bu!" Onun gibi dışarıya baktığımda ellerini yüzüne götürmüştü. "Hanımım, buranın güvenli olduğuna emin misiniz?"

Her halükarda, beni bile ürküten bu yerin karşısında ondan daha soğukkanlıydım. Çünkü gecenin böyle bir saatinde kalabileceğimiz başka hiçbir yer yoktu. Öyle kararlı olmam gerekiyordu ki gerekirse yapacağım şey için hayatımı ortaya koyabilmeliydim.

Ama ne yazık ki... Bunu yanımda panikle titreyen Furina'ya anlatmam imkansızdı.

Siyah, eski pelerinime daha sıkı sarıldım ve yüzümü gölgeledim. Yorgun bakışlarımı ona çevirdim. "Sana panik yapmamanı söylemiştim, Furina." dedim. "Ve artık bana 'hanımım' diye seslenmemeni de..."

Ses tonumu ayarlayamıyordum, ona fazla sert konuştuğumun da farkındaydım ama bütün gün süren bir yolculuğun sonunda hiçbir şeye enerjim kalmamıştı. Saatlerdir, bana kalırsa günlerdir, nereye gittiğimizi bilmeden sadece yürüyorduk. Ve ne kadar para harcamak istemesem de en sonunda at arabasına binmek zorunda kalmıştık.

Sabırlı kalmak çok zordu. Furina da benden iyi bir hâlde değildi ama durumumu anlıyor gibi görünüyordu. "Özür dilerim, hanımım..."

Hanımım... Bir süre anlamsız yere bakıştık.

Sinirlerimin bozulduğunu hissedince derin bir nefes çektim. Furina'nın lila renginde, yorgunlukla parlayan gözlerine baktım. "Özür dilerim." dedim. "Seni peşimden götürmek istemedim ama o malikanede kalsaydın çok acı çekecektin. Bunun yanlış olduğunu bilsem bile seni yanıma almam lazımdı, Furina... Ne olursa olsun... Annemin benim gidişimden sonra seni yaşatmayacağını biliyordum."

Deminki heyecanlı hâlinin aksine sessizleşti. Garip bir hüzünle bakışlarını yere eğdi, onu yanımda gelmeye zorlasaydım bile biliyordum ki yine bana hayır demezdi. Furina, çocukluğumdan beri bana çok sadık bir kadındı. Çoğu zaman benim manevi ablam gibiydi. "Ona hâlâ annenizmiş gibi sesleniyorsunuz, leydim."

Kısık bir şekilde gülümsedim.

Bu ona garip geliyor olmalıydı ve aslına bakılırsa haklıydı da. Ama bu konuyu düşünmeyi uzun zaman önce bırakmıştım. "Babam ölmeden önce bana hep ona böyle seslenmemi istedi, biliyorsun. Galiba bunu aşamıyorum... Gerçek annem olmasa bile... Ona böyle demezsem sanki babama ihanet edecekmişim gibi geliyor." Dediklerimden sonra yüzüm buruştu. "Ölümü üstünden bir hafta bile geçmedi. Zaman geçtikçe bırakırım sanırım..."

Hiçbir şey demedi. Bir şey söylemesini de beklemiyordum ama oluşan sessizlik beni daha çok germişti. Yaşadığım her şey o kadar üst üste geliyordu ki duygularımı toparlayamıyordum.

Konuyu değiştirdi. "Hana girdiğimizde kim olduğumuzu söyleyecek miyiz?" Sesi artık titremiyordu.

"Hayır." dedim. Arabanın perdeyle örtülü camlarından içeriye süzülen ayın ışığına baktım ve kafamı ona çevirdim. Benim gibi vücudunu ve yüzünü siyah bir pelerinle örtmüştü. Tamamen haydut gibi görünüyorduk. "Yeni ölmüş bir markinin kızı olduğumu söylesem yakamızı bırakırlar mı? Hele ki annemin bizi aradığını duyarlarsa gitmemize izin vermezler. Şimdilik ben ailesini kaybetmiş bir köylüyüm ve sen de benim kız kardeşimsin."

Sarsıla sarsıla giden araba, bizi öne fırlatır gibi aniden durdu.

İkimizin de yüreği ağzına gelmişti. Furina kirlenmiş elleriyle tahta koltuğun kenarından tutarken sürücüye bir şeyler diyecek gibi oldu ama vazgeçti. Daha fazla soruna neden olmamamız gerektiğini anlamış gibiydi. "Tamam." dedi. "Cecilia şu yaptıklarımızı öğrendiğinde bizi öldürmekle bırakmayacak."

Büyükanne Cecilia... Aklıma geldiğinde içime bir sıcaklık yayıldı. Kalkıştığımız her türlü şey sadece onun yanına gidebilmek içindi. Babamın ölümünden sonra yeni markiz olan üvey annemden kaçmamızın tek nedeni oydu. Yaklaşık bir haftadır imparatorluğun öbür ucuna, onun yaşadığı yere gitmeye çalışıyorduk. "Emin ol, tam tersi olacak. Bizi gördüğüne ne kadar sevineceğini tahmin edebiliyorum." dedim. Sürücünün oturduğumuz yerin kapısını açmasını beklerken toparlandım. "Küçüklüğümüzden beri bizimle yaşamayı hayal ediyordu."

Furina gözleri dolmuş bir şekilde son kez bana baktı. "Haklısınız, hanımım..." Ve gözlerini pencereden dışarı çevirdiğinde eskimiş, üç katlı bu ahşap evden çıkan bir adamın; kendinden emin ve sert adımlarla at arabasının yanına geldiğini gördü.

Onun baktığı yere, bize doğru yürüyen adama baktığımda kalbim tekledi. Ama korkumu Furina'ya hissettirmedim.

Kapı açıldı. Elini uzatan adama tutunup zarif bir şekilde dışarı çıktı. Her yerini örten siyah pelerinin altından gerginlikle dolu bakışlarını gördüğümde ben de kalktım. Ve elini uzatan iri yarı, soğuk bakışlı adama tutundum. Anlamlı bir sessizlik içinde başı yere eğik adamın yüzüne baktım ve bir şeyler demesini bekledim.

Adam hiçbir şey söylemedi.

Sürücüye birkaç altın verirken Furina bana sokulmuştu. "Hanımım, bir şey soracağım..."

Sert bir şekilde fısıldadım. "Bana hanımım dememeni söylemiştim." dedim. "Kim olduğumuzu anlamalarını mı istiyorsun?"

Ben yürümeye başlayınca hemen arkamdan yanıma gelip pelerinimin eteklerini düzeltti. Yavaş adımlarla, uzun ağaçlarla gölgelenmiş eve doğru yürümeye başladık. Adam hemen arkamızdan geldiği için fısıldayarak konuşuyordu. "Özür dilerim" dedi. "Ama şu handan bizi karşılamaya gelen adam... Kim olduğumuza dâir hiçbir şey sormadı. Böyle bir karşılamaya ilk kez tanık oluyorum."

Bir süre düşündüm. Bu benim de oldukça dikkatimi çekmişti ama kötü düşünmemeye çalışıyordum. İmparatorluğun bu kısmına daha önce hiç gelmediğim için gelenekler hakkında bildiğim bir şey yoktu. "İçeriye girdiğimizde ne olduğunu öğreniriz."

Evin kapısına ulaştığımızda adam önümüze geçti. Kapı açıldığında yüzümüze soğuk bir rüzgar çarptı ve kapının hemen yanında duran hizmetçiler sanki programlanmışlar gibi başları yerde, yüzümüze bakmadılar. Geniş holün ilerisinde üst kata iki yandan uzanmış merdivenler, duvarlardaki eskimiş tablolar ve çatlamış sütunlar... Her yer inanılmaz bir kasvet içerisindeydi ki bu bile, hanın sahibi hakkında yeterli izlenimi veriyordu.

Bir an yapmakta olduğumuz şeyi sorgulamaya başladım. Geceyi dışarıda geçirmek bile buradan daha güvenli görünüyordu. "Furina... Sence çıkmalı mıyız?"

Benden bin kat daha gergin olan birinden tavsiye istemek daha da tuhaftı. Nitekim Furina hemen yanımda, sol koluma sarılmış bir şekilde yürümeye çalışıyordu. "Emin değilim, bu soğukta hayatta kalmamız mümkün değil." dedi. "Buraya yakın gidebileceğimiz bir yer de yok. Cecilia böyle bir yerde konaklayacağımızı daha sonra öğrenmese iyi olur."

Ne yazık ki ona hak veriyordum.

"Tabii ki de söyleyemeyiz." dedim. Aslında o anda neye kalkıştığımızdan bile emin değildim. Hayatta geçirdiğim on dokuz yıl boyunca dış dünya hakkında o kadar az şey görebilmiştim ki kararlarıma güvenemiyordum. Ama başka şansımız da yoktu. "Zaten birkaç saat içinde sabah olmak üzere. Uyandığımız anda buradan ayrılacağız."

Furina pelerinin arkasına daha da saklandı.

Bize rehberlik eden adama döndüğümde adam gözlerime baktı. Sanki müşteri değilmişiz gibi bir küstahlıkla bizi süzdü. Bir kadına bu şekilde bakmak büyük bir kabalıktı ama o anda söz sahibi olduğum bir konumda değildim. "Ücreti nereye vereceğiz?"

Holün ortasında dururken adamın yüzüne baktığımızda birkaç saniye sessizlik oluştu.

Ve birkaç saniye daha... Belki dakika... Bilmiyorum ama sözlerimden sonra adam birden kahkaha patlattı.

Furina'yla birlikte şok olmuş bir şekilde ona baktık. Ağzımdan çıkan şeyleri bir daha düşündüğümde bir gariplik bulamadım. Ama bu iri yarı ve korkutucu adamın kahkahası bizi öyle dehşete düşürdü ki ikimiz de bembeyaz kesildik. "Siz..." Adam eliyle yüzünü tutarken bir şeyler diyecek gibi oldu. "Birazdan hanın sahibi burada olur... Onunla konuşursunuz." dedi.

Ve bize eliyle, geniş ahşap bir tezgahın önündeki tahta masaları gösterdi. O gerici kahkahadan sonra Furina olduğu yerde kalakalmıştı. "Şimdilik şuraya geçin." Adamın talimatıyla yarısı dolu olan masalara doğru yürümeye başladık.

Aniden ortamdaki mide bulandırıcı alkol kokusu burnuma doldu.

"Siktir..." Pelerin başlığıyla iyice yüzümü örtüp kokuyu azaltmaya çalıştım. Ama mümkün değil gibiydi. "Gecenin bu saatinde alkol içtiklerine bakılırsa buraya sadece tek kesimden insan geliyor." Furina da benim gibi yüzünü buruşturmuştu.

En kenardaki, gölgede kalan bir masaya oturduk.

"Ve sonra.... Hahaha!" İlerideki masada oturan bir adam elindeki tahta bardağı masaya çarptı. O kadar fazla gülüyordu ki anlatmaya çalıştığı şeyi bile anlatamıyordu. "Oraya gittiğim için dayak yemeden hemen önce... Ahırın içindeki her türlü aleti sakladım... Adam geldi..." Yanındaki arkadaşları omzuna vurarak kahkaha atmaya başladılar. "Beni öküzün suluğuyla dövmeye başladı..!"

Birisi gülerken tahta sandalyeden yere devrildi.

Hanın loş ortamının içinde yarınlar yokmuş gibi gülen bu insanları görmek beni sadece daha da fazla germişti. Yüzümü iyice olduğum yerde sakladım ve kadın olduğumu dâhi anlamamaları için kendimi gizlemeye çalıştım. İçten içe kendime kızmadan da yapamıyordum. Son bir haftada, on dokuz yılda gördüğüm çoğu şeyden daha fazla şey görmüştüm.

Bu kendimi cahil ve aptal gibi hissetmeme neden oluyordu.

"Bunlar nasıl insanlar böyle?" dedi Furina. O da en az benim kadar şaşırmış gözüküyordu. "Eşkiyaya benziyorlar..."

"Onlara bakma." dedim. Resmen Furina'ya yalvarıyordum. "Han sahibi gelene kadar sesimizi çıkarmadan bekleyeceğiz. Yarın sabah güneşi doğmadan buradan ayrılmış oluruz."

Eliyle masanın altından elimi tuttu. "Çok fazla yolumuz kalmadı, değil mi?" diye sordu. "Yarın akşama kadar oraya ulaşmış oluruz. Umarım Cecilia hâlâ O kulübede yaşıyordur."

"Evet..." dedim.

Nitekim o anki dalgınlığımla neye evet dediğimi bile bilmiyordum.

Kahretsin... Karnım çok acacıkmıştı. Uzun saçlarım, dikkat çekmemek için taktığım siyah peruğun altında kirlenmiş ve birbirine dolanmıştı; o kadar yorgundum ki düşüncelerim birbirine girse de onları toparlayamıyordum.

Hah... Baba... Furina'nın gözlerine, onu onaylayan ve her şeyin düzene gireceğini söyleyen bir ifadeyle baktım. Bir şekilde benimle beraber geldiği için ona borçlu hissediyordum. Ki o anda birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Beni bu dünyada bırakıp gittikten sonra; nasıl hayatta kalacağımı, kime sığınacağımı hiç mi düşünmedin?...

Hanın alt katındaki yemek masalarının ortasında, duvarlardaki tek tük gaz lambalarının loş ışığında ve öyle bir gürültüde sakin kalmak, her şeyin yoluna gireceğini düşünmek ve biraz da olsun dinlenebilmek için elimden geleni yaptım. Haydut kılıklı adamların tükürükler saçarak anlattığı anıları ve kahkahaları bile bir süre sonra kulaklarımdan silinmeye başladı.

Nitekim benim tüm bu içsel çabalarımın sonunda hanın kapısı, ortamdaki sesi bıçak gibi kesen bir sertlikle açıldı.

Simsiyah giyinmiş ve kıyafetin yarısı yağmurun altında kalmış gibi kanla ıslanmış, siyah fötr şapka giyen bir adam... Elindeki ne olduğunu anlayamadığım hayvan kellesini hole doğru attı. Gözleri hızla masalarda oturan adamlardan kayıp, diğerlerinden sıyrılan ve oraya ait olmadığı belli duran ikimizin üzerimizde dolaştı.

Gözlerim korkuyla açılırken ve Furina gerginlikle elimi sıkarken kükrer gibi çıkan bir ses, kulaklarımızı bıçak gibi kesti. Ve başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. "Bu kadın kim?"

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.