تخطٍ إلى المحتوى

Facia

الفصل 2 · قراءة 11 دقيقة

Facia

الفصل 2

2. bölüm

Peri Arelis’in Ağzından

“Pars o kolumu bırakmazsan, sana kolumu sokarım!”

İteledim onu ama o hâlâ sıkıyordu. Elinin izi derime geçecek neredeyse. “Yürü.” dedi dişlerinin arasından. “Ne yapıyorsun? Herkes içeride! Parti var, insanlar bakacak!”

“Kimse bakmıyor sana. Herkes kendi derdinde. Sen de kendi derdine bakmayı öğreneceksin!”

Kuytu bir köşeye çekti beni. Parti alanından uzağa, ışığın bile ulaşmadığı bir yere. Kolumu çektiği yer sızlıyordu artık ama sesimi çıkarmadım. Biliyorum, Pars sinirlenince her şey kontrolden çıkıyor.

“Sorun ne? Bu sefer ne yaptım?”

“Babamla konuştun!” diye bağırdı.

“Evet, ne var bunda?”

Yüzüme yaklaştı. Gözleri delirmiş gibiydi.

“Babamla benim aramda olan şeylere senin karışmaya hakkın yok. Sen sadece onun şımarık, göstermelik kızısın.”

Bir adım geri attım. Kalbim küt küt atıyordu. Babana da sana da… Umarım iflas edersiniz, zengin piç kurusu.

“Ben o adamın kızı değilim, biliyorsun ama senden çok üvey kızını sevmesi benim suçum değil.”

“Kes sesini!”

İçimden bir şey koptu o an. Yüzüne tokat atmak istedim ama kolumu tuttuğu için yapamadım.

“Sen ne istiyorsun Pars? Beni mi susturmak? Her şeyde beni suçlamak mı? Baban seni sevmedi diye ben mi suçluyum? Ben mi seçtim doğduğum evi?”

Pars ile annelerimiz bir ve ne şanslıyım ki babalarımız ayrı yine de… Babam ölünce annem ve babası geri barıştı.

Pars elini kolumdan indirdi ve anlık şekilde duraksadı. “Senin gibi masum ayağı yaparak babama kendimi sevdirecek değilim! Hep masum, hep kurban Peri Arelis!”

“Sen de hep mağdur, değil mi Pars Ulu Koral?”

“Babam sana ne söyledi?” dedi birden, ses tonu değişmişti.

İç çektim. “Eğer istersem seni bu üniversiteden attırır ve benden uzakta bir yere yollarmış.”

“Ve sen tabii ki dayanamadın, hemen gelip yüzüme söyledin.”

“Ben sadece... bil istedim. Benim elimde fırsat varken bile sana zarar vermek istemediğimi gör istedim!”

Bir anda beni itti. Sertçe. Dengesizce geri çekildim. “Babamla bu kadar yakın olamazsın!”

“Kıskanmayı kes ve babana koş!” diye bağırdım sinirle.

Pars sinirle kolumu tuttu ve sıkmaya başladı, bunun gücü de bir bana yetiyor! “Doğmasaydın her şey çok güzel olacaktı! Senin yüzünden her şey boka sardı!” Kendimi çekmeye çalıştım ama kene gibi koluma yapışmıştı. “Sevilmemenin suçlusu ben değilim Pars!”

“Siktir git Peri! Hayatımdan da ailemden de, her yerden siktir olup git!”

Pars bağırırken kolumu hızla çektim. Bana yaklaşınca hızla ellerimi göğsüne koyup ittim. Pars sendeleyip yere düştü. Aynı anda ayağım bir şeye takıldı, ben de onunla birlikte yere kapaklandım. Dizim acıdı ama asıl acı gözümün önüne gelendi. Ayağıma çarpan nesneye bakmak için başımı eğdiğimde cansız birer el gördüm. Hızla çığlık çığlığa ayağa kalktım. “Pars!” diye bağırdım, hemen onun arkasına geçip saklandım.

Pars yerden kalktı, sırıtarak döndü. “Yine ne var?” dedi, sanki az önce bana ‘siktir git’ dememiş gibi.

Elimle titreyerek yeri işaret ettim. Pars gözünü dikti, bir saniyede anladı. Yüz ifadesi ciddileşti. Hiçbir şey demeden hemen beni kolumdan tutup cesetten uzaklaştırdı. Kollarımdan sıkıca tuttu, gözleri gözlerime kilitlendi.

“İyi misin?”

“Ölmüş mü?” diye sordum, sesim tir tir titriyordu. Pars burnundan hızlı bir nefes verdi. “Hayır, can sıkıntısından toprağın içine girmiş Peri.” Elim anında omzuna indi ve hızla omzuna vurdum. “Alay etme!”

Tam ona “Polisi arayalım” diyecektim ki bir hareket hissettim. Kafamı çevirdim, karanlığın içinde birkaç siluet vardı. Hepsi donmuş gibi bakıyordu. Biri nefes almaya cesaret edememişti, diğeri elini ağzına kapatmıştı. Pars hâlâ arkada, neye baktığımı fark etmemişti. “Bizi izliyorlar...” dedim kısık sesle. Pars döndü, bakışları onlara kaydı. Bir saniyeliğine hepimiz sustuk.

Sessizlik, çığlıktan daha ağırdı.

Karanlıktaki figürlere dik dik baktı. “Ne bakıyorsunuz lan?” diye çıkıştı aniden. Sesi yankılandı, çimenler bile sessizleşti sanki. Ben ise yüzlerini yeni yeni seçebiliyordum. İlk dikkatimi çeken, gözlerini ayırmadan bana bakan bir kız oldu. Kahverengi uzun saçları vardı, suratında ne korku ne de öfke... sadece şaşkınlık.

Onun yanında çok solgun bir kız duruyordu. Küçük bir çocuk gibi omuzlarını kapatmış, gözlerini yerdeki cesetten ayıramıyordu. Onun arkasında sarışın biri vardı, çok güzeldi ama yüz ifadesi buz gibiydi. Son kız ise kızıldı, tuhaf gözüküyordu.

Dört kız. Tanımadığım dört yüz.

Biraz geride duran erkekler de vardı. Bir tanesi sinirli gibi bakıyordu ama bir şey demiyordu. Uzun boylu biri kollarını göğsünde birleştirmişti, sanki gözlem yapıyordu. Diğeri hafifçe eğilmiş bir kıza “İyi misin?” diye fısıldamıştı. Biri umursamadan esnedi ve bir tanesi… bana bakıyordu. Gülümsüyordu, alay eder bir biçimde.

“Ne yapıyorsunuz siz burada?” diye bağırdı Pars. Sesinde öfke değil, panik vardı artık. “Gidin buradan. Hiçbir şey görmediniz, tamam mı?”

Uzun boylu olan çocuk öne doğru adım attı. “Gördüm artık birader, ne yapacaksın?” diye sordu. Kızlardan biri “Furkan, yapma…” diye mırıldandı. Demek uzun boylu çocuğun ismi Furkan.

Bakışları Pars’a sabitlenmişti. Geri adım atmıyordu. Pars ise bir anda gerildi. “Ne dedin sen?”

Furkan omuzlarını silkti. “Ne yapacaksın dedim. Göz göre göre yerde bir ceset var. Ne saklamaya çalışıyorsun?”

“Sana ne lan? Sana mı kaldı adalet dağıtmak?” Pars bir adım öne geldi. Ben hemen aralarına girmek istedim ama Pars kolumu tuttu, yana çekti. “O ceseti oraya ben koymadım.” dedi Pars, gözlerini Furkan’a dikerek.

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Peki neden bu kadar savunmaya geçtin? Üstün başın kan içinde değil ama sesin titriyor. Panik oldun çünkü yakalandığını biliyorsun.”

Pars’ın yüzü bir anda değişti ve bir saniye sonra yumruk sesi geceyi yardı.

Pars Furkan’ın suratına direkt yumruğu indirdi. Furkan sendeledi ama düşmedi. Geri çekilip karşılık verdi. Pars öfkeyle saldırıyor, Furkan ise soğukkanlı şekilde karşılık veriyordu.

Hızlı gelişen olaylar yüzünden olduğum yerde donakaldım. Kızlar ise durmaları için bağırıyordu ama ikisi de kimseyi duymuyordu. Yerdeki ceset bile artık sahneden silinmiş gibiydi gözlerinde, sadece birbirlerini görüyorlardı.

Pars, Furkan’ı yere düşürdü ama o hemen toparlandı, dizinden destek alıp kalkarken Pars’ın göğsüne bir dirsek attı. “Senin karakterini sikeyim!” diye bağırdı Furkan. Pars bir an sendeledi, öfkeyle geri çekildi. Gözleri bana kaydı. Nefes nefeseydi. Yumrukları hâlâ sıkılıydı ama ben yaklaştım. “Pars…” dedim, koluna dokundum. Sanki elektrik kesilmiş gibi durdu. Nefes aldı, başını öne eğdi.

Birer erkek cesedin yanına doğru yaklaştı, eğildi ve eldiveni yokken cansız eli tuttu. “Yeni değil bu.” dedi.

“Ne?” diye sordu kızıl saçlı kız.

“Yeni öldürülmemiş, katil burada değil. Burası saklanmış bir alan, toprak hareket etmiş.” dedi. Tonunda bir gariplik vardı. Ne panik, ne heyecan. Sadece düz.

Furkan ayağa kalktı, üstünü silkeledi. “Belki bu karaktersiz daha önceden öldürdü, olamaz mı Vural?”

Pars bir anda hareketlendi. “Ne karaktersizi lan!?” Hemen kolundan tuttum. “Pars! Yeter, sus!” Gözlerini benden çekmedi ama öne atılmadı da. Dinledi.

O sırada Vural isimli kişi diz çöktü. Ellerini toprağa bastı, usulca kazımaya başladı. Nemli toprak hafif hafif açıldıkça, cesedin üst kısmı daha belirginleşti. Vural kısık sesle konuştu: “Baksana… giysiler çürümeye başlamış. Çamura karışmış. Bu en az birkaç haftalık.”

Herkes sessizleşti.

Yere çömeldim, yüzümü çevirdim. Midem bulanıyordu.

Birinin sesi duyuldu: “Şimdi ne yapacağız?”

Kimseden cevap gelmedi.

Birkaç dakika hepimiz birbirimize baktık. Kimse bir adım atmıyor, kimse ilk kelimeyi söylemeye cesaret edemiyordu. Sonunda Pars derin bir nefes aldı. “Evime gidelim,” dedi. “Düzgünce konuşalım.”

“Polis neden olmamak?” diye sordu yarım Türkçe ile kızıl kız, belli ki buralı değil.

Herkes ona döndü. Pars onunla göz göze geldi, sesi biraz yumuşamıştı bu kez: “Üniversitenin tekrar Facia diye anılmasına izin vermem. Bir kere oldu… ikincisi babamı kalpten götürür.” Pars’ın söylediğini tam olarak sadece ben anladım. Diğerleri sustu, kimse sormadı sanki herkes zaten ne olursa olsun oradan uzaklaşmak istiyordu.

“Zaten artık cesette parmak izim var, polisi arayacak kadar manyak değilim.” dedi Vural. “Pars’ın evine gidip konuşalım.”

Sarışın kız öne atladı. “Ev arkadaşların, belki evdedir? Çok kişinin öğrenmesini mi istiyoruz?”

Pars yürümeye başladığında “Pars üniversitenin sahibinin oğlu.” diyerek söze girdim. Gözler bana döndü. Yavaş yavaş hepimiz yürümeye başladık, grubu ben peşime takmış gibiydim. Konuşmaya devam ettim: “Yani… onun evinde ev arkadaşı yok. Evi tek başına kalıyor.”

Kimse bir şey demedi.

Pars’ın evi kampüsün biraz dışında, diğer evlere göre daha büyük ve izole bir yerdeydi. Bahçesinde ağaçlar vardı, ışıkları kapalıydı. Kapıyı açtı, içeri girdik. Büyük birer salon vardı, benim evimin tamamen aynısıydı. Salona geçtiğimizde herkes koltuklara yerleşmeye başladı.

Pars mutfağa geçti, dolabı açtı. “Su isteyen?” diye sordu yorgun bir sesle. Kimse cevap vermedi. Bense başımı eğip ellerime baktım. Tırnaklarımın arasına toprak kaçmıştı. Midem hâlâ bulanıyordu.

Sonunda biri sessizliği bozdu: “Cesedi ilk sen mi gördün?”

Başımla onayladım. “Ayağım çarptı…” dedim kısık sesle. “Birden elini gördüm.”

Sessizlik tekrar çöktü.

Pars salona geldiğinde ağır adımlarla yürüdü, tekli koltuğa kendini bıraktı. Ellerini dizlerine koydu, başını hafifçe eğdi ve göz ucuyla hepimize baktı. “Cinayet masasına geldiğimize göre,” dedi. “Saklayacağımız sır büyük. Önce tanışmaya ne dersiniz?”

“Doğru.” dedim, ortamı yumuşatmak için. “Peri Arelis.”

Gözler bana döndü.

Benim ismimin ardından sanki herkes sırayla bir listeye ismini yazdırır gibi, birer birer konuşmaya başladı.:

“Furkan Gizay Akay.” dedi Furkan, omzunu geriye attı, sesi sakindi.

Yanlarında oturan kız, sarışın ve keskin bakışlı, biraz göz devirdikten sonra söyledi: “Rena Yasemin Aksel.”

Arkasından sesi neredeyse fısıltı gibi gelen biri konuştu: “Ahu... Ahu Deniz.”

Yüzünde yarım bir gülümsemeyle, patlamaya hazır biri gibi duran çocuk sandalyesine yaslandı: “Bartu Kaya. Memnun oldum ama olmasanız da olur.”

“Rüya İdil Ak.” dedi yavaşça, gözleri bana takıldı. Hafif gülümsedi.

Onun yanındaki çocuk başını sallayarak ekledi: “Umut Aksel.”

Vural sessizce oturduğu yerden: “Vural Tunga.” dedi. Ne soğuk ne sıcak… sadece net.

Arkalardan kızıl, kırık Türkçesiyle ince sesli bir yanıt geldi: “Anka Vona.”

Ve son olarak, zaten hepimizin bildiği isim tekrar havada yankılandı. Koltuğunda biraz daha geriye yaslanan Pars, gülümsemeye benzer bir şey yaparak: “Pars Ulu Koral.”

Pars bir süre daha koltuğunda sessiz kaldı. Gözlerini hepimizin üzerinde tek tek gezdirdi, sanki bir şey arıyordu sonra dudaklarını birbirine bastırdı ve konuştu:

“Artık hepimizin adı var. Şimdi bir de sorum var.”

Sessizlik. Herkes dikkat kesildi.

“Cesedi oraya kim koydu?”

Sanki biri ışığı söndürmüş gibi bir anda ortam tekrar buz gibi oldu. Kimse cevap vermedi. Göz göze gelmekten kaçınılıyordu.

Vural sessizliği bozdu: “Toprak nemliydi, üstü yeni kapanmış gibiydi ama beden çürümeye başlamıştı. Yani... gömüleli en az bir iki hafta olmuş.”

Furkan kaşlarını çattı. “Cinayeti işleyen aranızdan biriyse söylesin.” dedi.

Alay eder bir biçimde elimi uzattım. “Katil olan elime mum diksin!” Cümlem bittiği an Furkan yanında olan yastığı tam kafama attı, anlık bir beyin kanaması geçirdim. Tam o sırada kahkaha sesi yükseldi. Bartu koltuğa yayılmış, kahkahayı basmıştı. “Gülme!” diye bağırdım ve yastığı hızla ona fırlattım. Bartu yastıktan son anda kafasını çekip kurtuldu, gülmeye devam etti. “Yemin ediyorum bir tane cinayetle ortam aile içi şamata dizisine döndü.” dedi gözlerini silerken.

Bir anda hepimiz hafifçe gülümsedik.

“Lavaboya gidebilir miyim?” diye sordu Ahu sessiz bir şekilde. Pars eliyle kapıyı gösterdi. “Tabi ki.” Ahu yavaşça ayağa kalktı, sandalyesini gıcırdatarak geriye itti. Sessizce yürüyerek banyoya geçti. Kapı kapandığında bir süre hiç ses çıkmadı.

O an Anka esneyerek yerinden doğruldu.

“Konu konuşmak kalmadıysa... uykum var.” dedi, kelimeleri biraz yamultarak.

“Bence de.” dedi Umut. “Yarın erken kalkarız, saçma bir güne devam ederiz.”

Hepsi birden ayaklandı. Vedalaşmadan, tek kelime etmeden… çıkıp gittiler. Bir tek ben kaldım. Pars’a salak olduğunu söyledikten sonra evinden çıktım.

Pars Ulu Koral’ın Ağzından

Kapı kapanınca içeriye yalnızlık çöktü. Bu sefer babamın gözüne gireceğim, Peri’den önce cinayet olayını söyleyeceğim ve nasıl üstünü kapattığımın da demeyi ihmal etmeyeceğim.

Koltuğa rahat bir biçimde oturdum, ellerimi dizlerimin üstüne koyup iç çektim. Birkaç dakika sonra lavabonun kapısı açıldı. Başımı çevirdiğimde Ahu’yu gördüm. Gözleri anında beni buldu. Bir adım geri çekildi. “Tüm herkes… gitti mi?” diye sordu fısıltıyla.

Başımı hafifçe eğdim. “Sadece ikimiz kaldık.”

Sanki nefesi boğazına takıldı. Ayağa kalktım, yavaşça üstüne doğru birer adım attım. Ahu ise geriye adım attı. “Yaklaşma!” diye bağırdı, şu ana kadar sessiz konuşan kız ilk defa sesli konuştu. İlk sesli konuşması da bana bağırmak oldu, herkesin dengesini bozuyorum.

Olduğum yerde durdum. “İyi misin?” diye sordum.

Ahu’nun alt dudağı sallandı. Elini kaldırdı, avuç içi bana dönüktü. Beden diliyle durmamı söylüyordu. Hızla gözleri dolmaya başladı. “Niye…” dedi kısık bir sesle. “Niye gittiler?”

“Anka’nın uykusu gelmiş.”

Yutkundu ve yanağından birer gözyaşının süzülmesine izin verdi. Başını hafifçe sağa eğdi, sanki kafasındaki sorulara cevap arıyordu ama hiçbir cevap onu ikna etmiyordu. “Sadece biri bile... kalsaydı.” Sesi çok hafifti. “Tek başıma beni burada bırakmasalardı.”

“Ahu tek başına değilsin, ben buradayım.” dedim tüm içtenliğimle.

“Sen erkeksin!” diye bağırdı Ahu, sesi çatladı, gözleri korkuyla büyümüştü. Beden diliyle beni itmeye çalışıyor, elleri titreyerek ellerimi itmek istiyordu ama bir yandan da kendini kontrol edemiyordu. Bana dokunmuyordu ama dokunuyormuşum gibi kendi kendine uğraşıyordu.

Ne yapacağımı bilemeden donakaldım. İçimde güçlü bir koruma isteği doğdu ama bunu nasıl göstereceğimi bilemedim. “Yaklaşmıyorum.” dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak “Buradayım sadece, istersen çıkarım.”

Ahu omuzları sarsılarak hıçkırmaya başladı. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında ıslak izler bırakıyordu. Her nefesi boğuk, düzensiz ve korkuyla doluydu. Ben olduğu yerde kalakalmış, ne yapacağımı bilemez halde onu izliyordum.

“Çıkarsan… tek kalırım.”

“Seni bırakmayacağım.” dedim yavaş ve içten bir sesle “Buradayım, yanında kalacağım.”

O bedenini küçültüp bir adım daha geriye çekildi. Gözlerini bana dikti ama titreyen ellerini bedeninden ayırmadı, sanki görünmez bir bariyer örmüş gibiydi kendine. “Dokunma.” dedi, sesi bu kez daha netti ama hala korku ve çaresizlikle doluydu. “Lütfen… yaklaşma.” Yüzünde korku ve acıdan oluşan bir ifade vardı.

“Anlıyorum.” dedim “Sana dokunmayacağım ama buradayım. Seni yalnız bırakmayacağım.”

Ahu hafifçe başını salladı ama gözlerindeki korku kolay kolay gitmiyordu sanki yıllardır içinde biriken kabuslar tekrar canlanıyordu.

Aramızdaki mesafe hâlâ vardı. Fiziksel olarak birbirimize yakın olsak da aramızdaki görünmez duvar kalındı. Oda sessizdi. Yalnızca Ahu’nun boğuk hıçkırıkları, derin nefes alışverişleri ve dışarıdaki hafif rüzgâr sesi vardı.

“Kızların yanına gitmek istiyorum.” dedi kısık sesle.

“Hangi evde kaldığınızı söylersen seni kızların yanına gö-”

Cümlemi tamamlamama izin vermeden “Senle yalnız başıma dışarıda yürümem.” dedi net bir ses tonuyla. Kapı koluna uzandığında durdu. Omuzları hâlâ gergindi, elleri hafif titriyordu. Sırtı bana dönüktü ama içinden geçenleri iliklerime kadar hissedebiliyordum. “Kimseye bir şey anlatmayacağım.” dedi. O cümlede tehdit, suçlama yoktu sadece kendini koruma çabası vardı. Belki de bir anlaşma teklifi gibiydi; “Sen dokunma, ben de susarım.”

O an içimde bir şey çöktü.

“Ben de.” dedim. “Kimseye anlatmayacağım.”

Kapıyı açtı, yavaş adımlarla evden çıktı. Evde yalnız kalmıştım ama o sessizlikte yankılanan şey yalnızlık değil, çok daha fazlasıydı. Ahu gitmişti ama duyguları odada kalmıştı ve ben o duyguların ağırlığını üzerimden uzun süre atamayacağım…

نهاية الفصل

5 تعليق