Uzun ve zorlu bir yol olacağından zerre şüphe yoktu. Zaten hayatım boyunca doğru düzgün, huzurlu bir yaşamım olmamıştı ki...
Ama o çocukların, o beşlinin farklı olabileceğini düşünmüştüm... Tekrardan yanılmıştım. Yalın ayak bir şekilde ormanda ilerlemek işimi iyice zorlaştırıyordu. Keskin çalılar bacaklarımı çizip kanatıyor, bense acıya dişlerimi sıkarak kendimi ormanın tekinsiz sessizliğine bırakıyordum.
Aklımda tek bir soru dönüp duruyordu: Bu lanet olası beş baş belası nereye gitmişti? Neden beni bırakıp kaçmışlardı? Peşlerinde başka biri mi vardı, yoksa her şey en başından beri bir plan mıydı? Asıl bana şüpheli gelen şey... Maye neden beni çipleri almaya göndermişti? Beni Siyah Yılan'dan korumaya mı çalışmıştı, yoksa doğrudan bir tuzağın ortasına mı itmişti? Maye asla öyle bir tuzağı kuracak bir tip gibi durmuyordu. Umarım karşılaştığımızda bana düzgün bir açıklaması olur...
Daha az çalılıklı, düz bir alana gelince derin bir nefes aldım. İkinci özel gücüm olan "İz Sürme" yeteneğimi aktif etmenin zamanı gelmişti. Elimi toprağa koydum. Gözlerimi sıkıca yumup zihnimi serbest bıraktım...
Birkaç vücut ısısı hissettim; dünden kalma oldukları aşikardı. Ayak izleri ne yazık ki dünkü yağmurun etkisiyle neredeyse tamamen silinmişti. Ama enerjileri hala topraktaydı: Dördü batı yönüne, birisi ise tamamen zıt bir yöne, doğuya doğru ilerlemişti.
Gözlerimi açtım. Bu durum tıpkı bir Sherlock Holmes kitabındaki o gizemli suç vakalarına benziyordu. "Acaba gruptan ayrılıp farklı yöne giden o tek kişi kimdi?" diye düşündüm. Bir an duraksasam da çoğunluğun peşinden gitmeye karar verdim ve batı yönünde ilerlemeye koyuldum.
Batı yönü tamamen kurak, çorak ve ıssızdı. Ah, ayaklarıma kara sular inmişti artık! Yürümek işkence gibiydi. Tepemde kavurucu bir güneş vardı, ter içindeydim ve suyum bitmek üzereydi.
Yolun sonuna geldiğimde ise kaskatı kesildim. Yol, dipsiz bir uçuruma açılıyordu! Cidden, koca bir LANET OLSUN! Bu çocuklar Örümcek Adam olmadığına göre ve bu uçurumun karşı tarafı bile yokken buradan nasıl geçmiş olabilirlerdi? Karşısı sadece sonsuz bir boşluk ve düzlüktü.
Garip... Evet, çok garipti. Bunlar aptal çocuklar değildi, aksine her biri zehirli birer yılan gibi zekiydi. Aklıma tek bir ihtimal geldi: İllüzyon!
Opus, ışık kırılmasını kullanarak muazzam bir illüzyon yaratmış olabilirdi. Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı; o da uçurumdan aşağı atlamak... Birkaç adım geri çekildim. Kalbimin sesini dinleyip var gücümle ileri koştum ve kendimi o sonsuz boşluğa bıraktım.
Düşüşün uzun süreceğini ve canımın feci yanacağını düşünerek gözlerimi yumdum ama saniyeler içinde yumuşak bir yere çakıldım. Uçurum aslında derin bile değildi! Hatta düştüğüm yer, darbeyi emsin diye tamamen yumuşak bitkiler ve sarmaşıklar ile kaplanmıştı. Bu kesinlikle Natura’nın işiydi.
Burası gizli bir tüneldi. Tünelin yerin altına doğru indiğini fark edince dikkatle ilerlemeye devam ettim. Kelepçeleri kemerimden yavaşça çıkardım; hedefime yaklaştığımı hissediyordum ve orada neyle karşılaşacağımı asla bilemezdim.
Ancak tünelin sonunda, beni şoktan şoka sokacak bir manzara ile karşılaştım. Karşımda devasa bir Ametis Mağarası duruyordu! Etraf sihirli, mor ametis taşlarının yaydığı büyüleyici ışıkla aydınlanıyordu. Ama daha da garibi, mağaranın ortasındaki çiçek kaplı bir yatakta, halsiz halde uzanan küçük bir canlı vardı.
Evet, yanlış duymadınız... Bu cidden bir periydi! Ve baygındı.
Hayatımda ilk defa bir peri görüyordum. Kusursuz, büyüleyici bir görünüşü vardı. Kanatları sarıya çalan parlak bir renkteydi, saçları bembeyazdı ve elbisesi taze yeşil yapraklardan yapılmıştı. İçimde ona dokunma, gerçek olup olmadığını anlama isteği uyandı.
Yavaşça yaklaştım ve elimi parmak uçlarımla onun minik başına dokundurdum. Peri, dokunuşumla irkilerek yavaşça gözlerini açtı:
"Ah... Neler oluyor..."
Bir an beni karşısında görünce şok oldu, gözlerine inanamadı. Hemen ardından avazı çıktığı kadar çığlık atmaya başladı! Onu sakinleştirmek için hemen elimi ağzına yaklaştırıp fısıldadım:
"Şşşt, sakin ol! Ben düşman değilim, merak etme."
Küçük peri nefes nefese bana baktı. "Sen kimsin peki?"
"Ben 13 numara. Ya sen?"
"Ben Lala... Ama... O lanet olası çocuklar nerede?!" diye sordu öfkeyle.
"Bilmiyorum, ben geldiğimde sen burada tek başına yatıyordun."
Lala yumruklarını sıktı. "Ah Tanrım... O şeytan çocuklar!!"
Bu kadar kızgın olmasına çok şaşırmıştım. Çocukların burayı güvenli bir sığınak olarak kullandığını ve periye minnettar olduklarını falan düşünmüştüm. Ya da bu perinin beni onlara götüreceğini...
"Yemin ederim o sülükler bir elime geçerse, benim adım da Lala değil!" diye cırladı ince sesiyle.
"Eee... Şey, tam olarak ne oldu burada?"
Lala gözlerini devirdi. "Ah, o küçük afacanlar beni Peri Ağacı’ndan çağırıp, birer hırsız gibi peri tozumu çaldılar!"
"Peri tozu mu?"
"Evet! Çok güçlü bir öz besleyicidir, büyü enerjisini tavan yaptırır."
"Ah... Demek bu yüzden burada baygın ve halsiz yatıyordun."
"Maalesef... Peri özümü çok fazla, hoyratça aldıkları için güçsüz düştüm. Embesil çocuklar!!"
Lala'nın bu sözleri üzerine zihnimde parçalar birleşmeye başladı. "Peki Lala, burada kaç çocuk vardı?"
"Dört... Dört embesil canavar!"
Duyduğum şeyle duraksadım. Dört kişi mi? Demek doğu yönüne giden o tek kişi gruptan gerçekten tamamen ayrılmıştı. Lala’nın sinirden kızarmış minik suratına bakarak hafifçe kıkırdadım; o ağır argo kelimeler, onun minik ağzında ve incecik peri sesinde çok komik duruyordu.
"Peki, isimlerini ya da nereye gittiklerini biliyor musun?"
Lala biraz düşündü. "Hmm, hayır. Sadece aralarında büyük bir plan hakkında konuştuklarını duydum ama planın ne olduğunu bilmiyorum. Dün gece buradan aceleyle çıkıp gittiler."
Dişlerimi sıktım. "Ah, kahretsin!" Yine geç kalmıştım.
Lala şüpheyle beni süzdü: "Sen neden o haydutları arıyorsun ki?"
Gözlerim karardı, yumruklarımı sıktım. "Uzun hikaye... Ama kısacası; beni arkalarında yapayalnız bıraktılar. Beni sattılar."
Lala’nın minik gözleri bir anda saf bir öfke ve empatiyle dolup taştı:
"Bunlar kendilerine bir de insan mı diyor?! Ben de seninle geleceğim!"
"Ama..."
"Lütfen, lütfen, lütfen! Onlardan intikamımı almalıyım!" diye yalvardı, havada zıplayarak.
Birlikte o dört hırsızın cezasını kesebilirdik. "Peki... Başka şansım yok sanırım."
Lala sevinçle ellerini çırptı. "Evet! Yaşasın!"
Lala ile çok çabuk anlaşmıştık çünkü ikimizin de hedefi aynıydı. Vakit kaybetmeden mağaranın içini incelemeye koyuldum. Çocukların aceleden düşürdüğü birkaç harita buldum. Haritayı açıp baktığımda gözlerim parladı;burası büyük bir şehri gösteriyordu! Artık yeni hedefimi, av sahamı bulmuştum: Şehir.
"Lala, toparlan. Yola çıkıyoruz!"
"Peki!" diyerek kanatlarını çırpmaya çalıştı ama nafile... Peri tozunu hoyratça çaldıkları için zavallı Lala uçamıyordu. Zalim pislikler, küçücük periyi ne hale getirmişlerdi.
Yavaşça eğildim, Lala'yı nazikçe omzuma aldım. Ben elimde Siyah Yılan'ın kelepçeleriyle, Lala ise intikam ateşiyle dolu kalbiyle tünelden dışarı, şehre doğru yola koyulduk...
(DEVAM EDECEK...)


