تخطٍ إلى المحتوى

EKRU

الفصل 2 · قراءة 19 دقيقة

EKRU

الفصل 2

YABANCININ YARASI 1-2

Henüz keşfedilmemiş bu hikayeye desteklerinizi bekliyorum👩🏻‍💻 yazması benden okuması sizden:)

İlk bölümü ve ikinci kısmı birleştirdim ve hikayeyi düzenliyorum bu konu hakkında ve hikayenin geneli hakkında yorumlarda konuşalım😇

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Adımlarım hızlandıkça daha fazla yaklaştığını, koşar adımlarla beni takip ettiğini hissedebiliyordum. Arkamda bana yetişmeye çalışırken devirdiği tezgâhın sahibi seyyar satıcı küfretti ona. “Ne yapıyorsun lan? Devirdin tezgâhı pezevenk!” Anlık bir duraksama yaşasam da bu bir daha bulamayacağım bir fırsat olabilirdi. Her adımımla biraz daha geride bıraktığım sesler bir arbedeyi çağrıştırıyordu. Koşar adım uzaklaşırken dönüp arkama bakmamak için kendimle mücadele veriyordum.

Ana caddeden ayrılırken kalabalık insan selini geçip dar bir ara sokağa adım attım. Henüz tedirginliğimden kurtulamamışken, sokağın karşısında belirdi birden. Dakikalardır atlatmaya çalıştığım adam karşıma dikilmişti.

Yarılmış kaşından akan kanı, dar kesimli, koyu antrasit renkli kumaş pantolonunun cebinden çıkardığı beyaz mendiliyle silerken; keskin bakışlarını bir saniye olsun ayırmamıştı üzerimden. Defalarca kendi içimde sorgulayıp durmuştum benden ne istediğini bilmediğim bu adamın amacını.

Meydan okuyan bakışlarımı içimdeki tedirgin kıza siper ettim. Kollarımı göğsümde birleştirip olacaklara karşı hazırlanmaya çalıştım. Artık kaçışım yoktu madem, ben de ona sorabilirdim öyleyse. “Ne istiyorsunuz benden? Neden sürekli peşimdesiniz?” Bacaklarımdaki titremeyi görmemiş olmasını umuyordum. “Konuşmak istiyorum...” Bu onun sesini ilk duyuşum değildi, daha önce yalnızca ilk karşılaşmamızda konuşmuştuk.

Aracıyla kaza geçirmişti ve yanağında bir kesik oluşmuştu. Tesadüfen oradan geçerken tamamen insani bir duyguyla yardım etmiştim aracından çıkmasına. Sonra da yarasını temizlemiştik ambulans gelinceye kadar. O an ambulansa binmeden hemen önce sirenlerin sesi arka fondayken bana teşekkür etmişti. O gün gülümseyerek ‘önemli değil,’ demiştim.

Sonra ise günlük yaşantıma dönmüş, bir daha düşünmemiştim o olayı. Ne var ki üç hafta önce tekrar karşıma dikilmişti. Hiçbir şey söylemeden beni seyredip tedirgin olduğumu fark edince uzaklaşmıştı. O günden bugüne sık sık evimin çevresinde birden beliriyordu ya da dışarı çıktığım zamanlarda takip ediyordu. Bu durum iyiden iyiye beni ürkütmüyor desem yalan olurdu.

Kaza günü sesi bitkin ve çatallıydı, bugün ise kadifemsi ve hoyrat bir tınısı vardı. “...Günlerdir konuşmak istiyorum hem de fakat ürkekliğin cesaretimi kırıyor Küçük Hanım.”

Baştan ayağa süzdüm onu. Pantolonuyla aynı renk dar kesimli spor-şık ceketi ve içine giydiği beyaz gömleği alelade biri olmadığını bağırıyordu. Ayakkabısı stil sahibi birinde görebileceğim türdendi. Sessizliğimi koruyarak konuşmayı devam ettirmesini bekledim. Sabırsız biri sessizliğe ve cevapsızlığa tahammül edemez konuşmayı mutlak surette devam ettirirdi. Nitekim yanılmamıştım da. “Bak Firuze, o kazadan beri seninle konuşmak için cebelleşip duruyorum...” sessiz kalmak mı demiştik? “Siz benim adımı nereden biliyorsunuz?”

Yüzünde hayal kırıklığının izleri belirdi. “Bu mu yani? Gerçekten susup susup, konuşunca da en gereksiz detayı mı sormaya karar verdin! Ne önemi var ki? Ben sana... neyse ne!” devam etmeden önce öfkeli bir soluk bıraktı dudaklarının arasından “... Sen ise adını nasıl öğrendiğime takılıyorsun.”

İri gözlerinde kıvrılmış kirpiklerinin gölgesini taşıyan gözbebeklerine baktım. İçinde zerre ışık barındırmayan kara birer üzüm tanesi gibiydiler. Kavisli kaşlarını çattı. Dikkatle gözlerine bakmamdan rahatsızlık duyduğu aşikardı.

Gözlerinden güçlükle ayrılan gözlerim tüm yüzünü merakla inceledi. Düzgün dik bir burnu vardı. Teni pürüzsüz ve kadifemsi duruyordu. Dudakları koyu pembe ve dolgundu. Kirli sakalları yüzünde güzel bir tıraşla derli toplu bir halde yerini almıştı. Genel olarak çok sert olmasa da keskin hatlara sahip çene ve elmacık kemikleriyle kusursuz bir yaratılışa sahipti.

Siyah saçları beni takip ederken özenle taranmış ve ona zengin bir hava katmıştı fakat şimdi, az önceki arbededen olsa gerek hafifçe dağılmış ve karışık görünüyordu. Bu ise kıyafetleriyle tezat bir serserilik bahşetmişti ona. İçimde nedenini bilmediğim bir şekilde saçlarını karıştırma isteği uyandı. Kendimi durdurmakta zorlandığımı söyleyemem ama bu tanışıklık hissini bastırmak beni gerçekten zor duruma düşürecek gibiydi. Huzursuzca kıpırdanıp bana bir adım daha yaklaştığında ben de geriye bir adım atıp aramızdaki mesafeyi korudum.

“Beni tanımadığı halde adımı bilen birine, önce bu bilgiyi nereden aldığını sormam çok doğal değil mi? Kimsiniz? Neden peşimdesiniz?” Adımı biliyorsa evli olduğumu da bilmesi gerekmez miydi? Yani kısmen evli olduğumu! Blöfümü anlamaması için dua ederek, “...Belli ki bildikleriniz ismimle sınırlı! Ben evliyim, o yüzden ilk başta söylediklerinizdeki imayı duymazdan geliyorum. Hiç söylemediğinizi varsayıyorum sadece adımı nasıl öğrendiğinizle ilgileniyorum şu anda.” Dedim.

Dudağının kenarındaki gamzesini belirginleştiren bir tebessümle düzgün dişlerini ortaya serdi, “Yakın zamanda biten evliliğinden de haberim var. O adamdan ayrılarak en güzelini yaptın. Seni hak etmiyordu zaten.” Afalladım... bacaklarımdaki titreme arsızca yukarı doğru tırmanarak bedenimi işgal etmeye başladı. Nasıl benim hayatımı bu kadar derinlemesine bilebilirdi ki?

Gözlerimi kuşkuyla yüzüne dikmiştim. O sırada çalan telefon sesi irkilip sıçramama sebep olduğunda sakin ve kısa bir kahkaha attı. Bu huzursuzluktan çok sempati duymamı sağlayacak türden bir kahkahaydı. Titreyen ellerimle, uzun askılı, omzuma çapraz astığım küçük çantamı kurcalamaya başladım. Telefonum ısrarla çalıyordu. Karşımdaki adama kaçamak bir bakış attım yüzünde hâlâ eğlenceli bir tebessümle sağ elini pantolonunun cebine soktu ve başını hafifçe sola yatırıp benim telaşımı izlemeye devam etti.

“Alo?” Arayan Sare'ydi. “Nerede kaldın Firuze? Ağaç oldum sayende, gel bir örtü ser, gölgemde piknik yaparsın!” Gözlerimi devirdim. Haklıydı dakikalar önce yanında olmam gerekiyordu ama bu adam bütün planı bozacak kadar baş belasıydı. “Tamam söylenme geliyorum, yoldayım.” Telefonla konuşurken hep yaptığım gibi dalmıştım, kapatıp tekrar onun olduğu yöne döndüğümde ise o adamı tam arkamda dikilirken buldum. Telefon görüşmem sırasında ona sırtımı dönmem büyük hataydı! Yüzünü görebilmek için usulca başımı kaldırdım, aramızda bir karış kalmış mesafe hayli can sıkıcıydı. Yüzüne bakmak hataydı! Başımı tekrar yere indirip gözlerimi asfalta diktim, yüzüne, gözlerine bakmak nedense yakıcı bir hissin içimde yer edinmesine sebep olmuştu.

“Arkadaşım beni bekliyor gitmeliyim...” derken sağa doğru attığım adımımı adımıyla böldü. Sola hareketlendiğimde o da aynısını yaptı. Yılgın bir nefes alıp ona baktım. “Ne istiyorsunuz benden?” İki eli ceplerindeyken uzun boyu yüzünden başımı kaldırıp yüzüne ancak bakıyordum ki bana doğru hafifçe eğildi kısık bir sesle hatta belki de bir fısıltıyla “Az önce söylediğim gibi, konuşmayı...” dedi.

Sinirle kaşlarımı çattım. “Sizinle konuşacak bir şeyim yok. Müsaade ederseniz beni beklerken öfkelenmiş arkadaşımı sakinleştirmeye gitmeliyim!” Bakışları mümkünmüş gibi daha da karardı. İfadesindeki eğlence silindi ve tehditkâr bir hâle büründü.

“Konuşabilmek için ben de mi öfkelenmeliyim?”

Kalbimde çalan tehlike çanları avaz avaz bağırmamı emrederken ben sadece sustum. Dilim tutulmuştu sanki. Arkamdan esen yel saçlarımı yüzüme savurduğunda kemikli ve iri parmaklarıyla yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. İfadesinde en ufak bir değişime bile yer vermeden gözlerimi bakışlarıyla talan ediyordu. Bundan rahatsızlık duyarak bakışlarımı ayaklarıma kaydırdım. Saçlarıma değen parmaklarıyla nazikçe yanağımı okşayıp geri çekildiğinde, bu bardağı taşıran son damlaydı. Onu itip “Bir daha sakın karşıma çıkmayın! Yoksa polise haber vereceğim!” dedim ve korumakta zorlandığım cesaretimle ondan uzaklaştım. Kalbimin atışları kulaklarımda yankılanıyordu. Bacaklarımdaki titremenin haddi hesabı yoktu. Öyle ki birbirine dolanan ayaklarım yüzünden üç kez tökezledim.

İnatçı bir kahkaha döküldü onun dudaklarından. Duymazdan gelmek çok zordu ama uzaklaştım hızla.

Sare'nin beklediği kafenin kapısı görünmüştü sonunda. Buraya kadar nasıl geldiğimi bilemez haldeydim. Kızgın yaz sıcağında koştur koştur yürümekten nefesim sığlaşmıştı. Saçlarım terden boynuma yapışmıştı. Kapının kulpuna uzandığım an duraksadım. Düzensiz soluklar arasında gözlerimi kapayıp kendimi toparlamaya çalıştım.

Kapıyı açacak gücü nihayet bulduğumda, aralanan kapının ardından çiçeksi hoş bir koku yüzümü okşadı. Bu, üzerimdeki gerginliği az da olsa silebilmişti. İki katlı şirin kafenin giriş katı iki bölüme ayrılmıştı.

Kapının sağında yer alan masalar sedir ağacındandı. Her masanın etrafına farklı renklerde ince minderli demir sandalyeler yerleştirilmişti. Kapının tam karşısında yer alan devasa yuvarlak aynanın etrafı geometrik şekilli, değişik renklerde iri taşlarla süslenmişti. Bu aynanın hemen yanında ikinci bölümün girişi vardı. O bölüme açılan kapıdan görünen kısımda yukarı tırmanan merdivenlere siyah renkli demir tırabzanlar eşlik ediyordu.

Yukarıdan ikişer ikişer basamakları atlayarak inen gençler aralarında dönen bir espriye kahkahalarla gülüyordu. Garsonların ikisi masalarda oturan müşterileri süzerken sesleri gelen gençlerden yana anlık bir bakış atıp fısıltıyla gülüştüler. İki genç keyifli bir halde hesabı ödeyip önünde durduğum çıkış kapısına doğru yürümeye başladığında, ben de hafifçe birkaç adımla sağa geçip kapının önünden çektim bedenimi. Sonunda Sare'yi görebilmenin ferahlığıyla solda kalan masalara yöneldim. Kafeden çıkan çocukların ardından ortam yine sessizliğe gömülmüştü.

Bu kısımda masalar daha çok dikdörtgen şekilli ve siyah renge boyanmıştı. Etrafına sandalyeler yerine iki kişilik fazla yer kaplamayan minyatür koltuklar konulmuştu. Duvarlara otantik desenlere sahip, sarının yumuşak bir tonuyla ışıldayan aplikler yerleştirilmişti.

Pencerenin hemen yanında bir küçük ağaç vardı ve üzerinde burada çekilmiş, hayatımda daha önce hiç görmediğim birçok yüze ait fotoğraflar asılmıştı. Hepsi neşeyle gülümsüyor, sanki hiç dertleri yokmuşçasına bakıyordu. Tavanda yer alan birkaç farklı tarzın bütünlüğüyle ihtişam kazanmış avizeler, apliklere ortamın aydınlatılmasında yardımcı oluyordu.

“Nihayet gelebildin! Bak şundan farkım kalmadı...” derken az önce üzerindeki fotoğraflara baktığım kuru dallı minik ağacı gösterdi Sare “...hadi bakma öyle aval aval gel otur.” Gülümsedim ve çantamı omzumdan indirirken karşısındaki koltuğa yerleştim. “Senin neyin var? Bir şey olmuş! Anlat çabuk.” Yakın arkadaşlar şaşırtmazdı hiç! Hemen anlarlardı bir şeylerin ters gittiğini. Sare de anlamıştı. “Geçenlerde bir kazadan bahsetmiştim, hatırlıyor musun?”

Burnunu Alerjik Rinitten dolayı buruşturup normal haline getirirken bir eliyle de burnunun üzerini sıvazladı “Evet, ne olmuş?” camekandan görünen kısıtlı gökyüzüne bakıp yüzüne çevirdim bakışlarımı. “Yardım ettiğim o adam var ya,” sabırsızca kıstı gözlerini Sare “peşimi bırakmıyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Yine önüme çıktı...” dedim huzursuz bakışlarım menüyü getiren garsona çevrilirken. Garsonun uzattığı menüyü elime alıp devam ettim. “...zaten bu yüzden geciktim.”

Bir karış açık ağzıyla masanın üzerinden bana doğru eğildiğinde koyu kestane uzun saçları omzunun üzerinden masaya döküldü. “Eee! Sen ne yaptın savcılığa başvurdun değil mi?” Bakışlarımı umutsuzca yüzüne çevirip aynı ruh haliyle menüye indirdim “Hayır, henüz gitmedim. Ama bugün uyardım, yine yaparsa seve seve gideceğim savcılığa...” menüyü bir çırpıda kapayıp tekrar yüzüne baktığımda gözlerinde tek bir şey vardı; ‘Sen dünyanın en salak kadınısın!’ bakışı...

“Bakma bana öyle Sare! Mahkeme sürecinde ne kadar hassas bir durum bu biliyorsun! Meriç'in bu suç duyurusu üzerinden tanıdıklarını devreye sokup kızımı almasına müsaade edemem. Bir tek İnci var benim olan, benden olan...” bakışlarımı kaçırırken ekledim “...bir de sen!” boşanmanın hemen ardından açılan velayet davası zaten çok can sıkıcıydı, bunu daha kötü bir hale getirmek istemiyordum.

“Kızım, sen delirmişsin! Saplantılı manyak olan sen misin ki çocuğunu elinden alsınlar! Peşine takılmış, ne idüğü belirsiz bir manyak var! İnci'ye annesi sağlam lazım. Kaderini bir manyağın eline teslim etmiş anneyi ne yapsın yavrum...” su bardağını hınçla alıp arkasına yaslandı. Öldürücü bakışlarıyla elinde olsa beni boğacaktı. Güzel kızım, İnci'm... gözlerimin önünde dans ediyordu hayali...

Kavruk teni, kıvırcık uzun saçları çikolata tanesi göz bebekleri... her şeyiyle bir masaldan fırlamışçasına mutlu ve masumdu. Henüz dört yaşında neler yaşamıştı. Bunları düşündüğümde hep olduğu gibi yine yüreğim yerle bir oldu. Zihnimden kovaladım her bir olumsuz yaşanmışlığın anısını.

Aceleyle saate baktım. İnci'nin kreşten çıkma saati yaklaşmıştı. Garsona iki orta şekerli Türk Kahvesi söyledikten sonra, konuyu daha da deşmek isteyen arkadaşımın her hamlesini ustaca bertaraf ettim. Sonunda pes etti ve iş hayatından bahsetmeye koyuldu.

Kahvelerimizi içtikten sonra, kızımı almak için kreşin yolunu tuttuk. İnci'yi gördükten sonra Sare kendi evine gitmek üzere bizden ayrıldı. Kreş ile evimizin arası on dakikalık mesafedeydi. Rutin sohbetimiz kreşte neler yaptığı, gününün nasıl geçtiği gibi şeyler üzerinden ilerledi.

Caddeden geçecekken önümüzde duran siyah camlı ve siyah renkli lüks araç tüylerimin ürpermesine, birkaç saat önceki saplantılı manyağı hatırlamama sebep oldu. Adımlarımı hızlandırıp aracın arkasından karşıya geçmek için hareketlenmiştim ki; aracın bizden yana bakan kapısı açıldı ve yine o adam dikildi karşıma. Gözlerinde gördüğüm inat ve ihtirası ömrüm boyunca unutamayacağım aşikardı.

Bakışlarım kızıma döndü, sakin kalmalı ve bu adamı defetmeliydim. Ama o bakışlarda ikna edebileceğim bir ifade yoktu. Tek yapabildiğim kızımın elin daha sıkı tutmak ve gerekirse eğer avaz avaz bağırmaya hazırlanmaktı.

Kızımdan aldığım güçle cesaret dolu gözlerimi diktim hoyrat bakışlı gözlerine.

“Ya kendi isteğinle binersin arabaya ya da ben seni kendi yöntemlerimle bindiririm!” fısıltısı kıyamet kadar gürültülüydü.

Gecenin sessizliğini yırtan kısık sesi tehditvari değildi ama istediği şey için aynısını söyleyemezdim. Kızımın saçlarını okşarken gözlerimi gözlerinden çekmedim.

“Bunu benden istemeye hakkınız yok. Kızımı korkutuyorsunuz!” olabildiğince sakin konuşmaya, konuşurken de sesimin titremesine mâni olmaya çalıştım.

Kara kaşlarından tekini hayretle kaldırdığında bana bu tavrı anlamsız gelmişti. “Hangi kızın? Yanındaki kıvırcıktan mı bahsediyoruz, içindeki ürkek kız çocuğundan mı?” Benimle oynamaktan keyif alıyordu demek! Oynayalım öyleyse! “Kıvırcığımdan bahsediyorum! İçimdeki kız çocuğuna gelecek olursak; dikkat edin başınızı belaya sokmasın! Kibarlıkla uyardım daha bugün sizi! Anlaşılan bu dilden anlamıyorsunuz...” cebime koyduğum telefonu çıkarıp polisi aramaya yeltendiğimde, ne ara arkama geçtiğini anlamadığım adamı elimden telefonu bir çırpıda aldı. Öfkeyle ona döndüğümde bana gerek kalmamıştı. Arkamdan gelen sarsıcı bir homurtu sesiyle tekrar geri döndüm.

İki koca adımda yanımdaydı aynı hizada benim tam tersime, arkama doğru dönüktü yüzü. Omzumun üzerinden uzun boyundan dolayı ancak omzuna bakabilmiştim. Üzerinde ceketi yoktu, giydiği gömlek öğlenki değildi. Açık buz mavisi ütülü ve kalite gömleği içinde öfkeyle şişen kaslarını zapt edemedi, öylesine belirginlerdi ki gözlerim onlara kaymıştı. Herşey sadece bir anda olmuştu. O kaslı kolları hareketlenip telefonumu alan adamın yakasına yapışıp bir yumruk geçirdi. Ani bir refleksle kızımı kucaklayıp görmesin diye başını göğsüme gömdüm ve bir iki adımda esen yele karışarak ondan uzaklaştım. Hala adamın yakasında olan eli ve havada asılı kalan ikinci yumruğu bizim uzaklaşmamızla sakince indi. Sinirden çenesi kasılmıştı. Kısık bir sesle “Bir daha dokunmayacaksın Firuze Hanım’a!” Adam eciş bücüş olan yakasını düzeltirken “Affedersiniz Alaz Bey, tekrarlanmayacak bağışlayın!” dedi. Adının Alaz olduğunu böylelikle öğrenmiştim. Korumalar, lüks bir yaşam, karanlık bir yanı da vardı üstelik... mafyayla bağlantılı olduğunu düşündüğüm bu adama yardım ettiğim o günü sağlam küfürlerle yad ettim.

Üzerimde bebek mavisi minik çiçekleri olan ekru rengi şifon elbisem uçuşmaya başlamıştı. Rüzgâr bu korkunç farkındalıkla sanki daha korkutucu esmeye başlamıştı. Savurduğu açık sarı saçlarım gözlerimi perdeledi. Kızımı tek kolumla desteklerken diğer elimle saçlarımı arkaya çekmeye çalıştım. Bu adam ne zaman karşıma çıksa aksi bir ihtiyarın huysuzluğuyla bezenmiş bir rüzgâr beni zora sokuyordu.

Usulca yaklaştı ve kocaman eliyle kızımın siyah kıvırcıklarını okşadı. Ondan hiç duymadığım bir ses tonuyla konuştu. Böyle bir şefkatin sahibi az önce adam yumruklayan Alaz Bey olamazdı. “Korkma küçüğüm... kötü biri değilim,” az önce hırpaladığı adamı muzip bir ifadeyle gösterip “kötü olan oydu. Anneni ondan korudum. Hepsi bu!” sığ nefesleri ve titreyişleri bir nebze hafifleyen kızım siyah incilerini bana dikti. Onay bekleyen bir hali vardı. Hemen dibimde kızımın saçlarını okşayan adam da bana bakıyordu. Gözlerimiz kesiştiğinde usulca indirdi göz kapaklarını ve açtı.

“E- evet kızım... kötü olan oydu...” derken az önce telefonumu alan adamı başımla işaret ettim. Tam arkamda kalmıştı. Alaz ona bir baş işareti yaparak arabaya geçmesini söyledi. O da ikiletmeden uzaklaştı. Bakışları bana dönen Alaz, “Hadi gel benimle, sizi evinize bırakayım.” dedi. İtiraz etmeye yeltenerek başımı iki yana salladığımda, ani bir hamleyle kızımı kucağımdan söktü aldı. Bu beni delirtti. Bu adamın sınırları bilmekle ilgili bir sorunu vardı.

Kararmış bir ses tonuyla “Kızımı hemen bana ver!” dedim. Aynı kararmış ton onun gözlerine taht kurdu. “O zaman benimle gelmezsin...” daha cümlesini tamamlayamadan bacak arasına geçirdiğim diz darbesiyle şok olmuş bir ifade ve kızarmış yüzüyle iki büklüm olduğunda kızımı da yere bırakabilmişti nihayet. Hemen onun boyunduruğundan kurtulan kızımı kucakladım ve telefonumu elinden alarak onu o halde bırakıp uzaklaştım. İnci'ye belli etmemek için canla başla uğraştığım panik vücudumda dalga dalga yayılıyordu. Öyle ki değip dokunmadığı bir tek nokta dahi kalmamıştı. Yüzümdeki gülümsemeyle onu perdelemeye çalışarak kızımın korku dolu bakışlara ev sahibi olan gözlerine baktım. Alnına minik bir öpücük yerleştirdim.

Caddeyi geçip köşeyi dönmüştük. Yokuşlu sokağın en tepesine ulaşmak nefesimi tüketti. Ama şimdi duramazdım. Sağa döndüm. Sokak lambasının ışığı yanmıyordu. Evlerin pencerelerinden yansıyan cılız ışıkla olabildiğince hızlı ilerlemeye gayret ediyordum. Yanından geçtiğim üçüncü binanın giriş katında bir kutlama olmalıydı. Geceye karışan neşeli parti müzikleri girişteki daireden taşıyordu sokağa.

İkide bir dönüp ardıma bakmaktan boynum çoktan ağrımıştı. Nihayet sokağın sonuna geldiğimizde İnci'yi yere bırakıp elini sıkı sıkıya tuttum. Diğer elimle çantamda anahtarımı arıyordum. Titrek parmaklarımın hiç yardımcı olmadığı bir andı. Sabah ilk iş savcılığa gidecektim. Bu adamla tek başıma başa çıkamazdım. O.… güçlüydü... ve tehlikeliydi de.

Anahtarı bulmuştum nihayet ve binadan içeri girdiğimizde derin bir nefes aldım. “Hadi kızım, gel evimize girelim artık.” Dedim. Basamaklar sonsuz katsayıda çoğalıyordu sanki. Bu merdivenlerin beni bu kadar yorduğu başka bir an daha yaşamamıştım oysa.

Anahtarı yuvasına yerleştirdim. İnce bir tık sesiyle evimin güvenli kolları bana uzanmıştı. Hiç düşünmeden sığındım o güvenli kollara. Sağda yatak odalarımız ve banyo, tam karşımızda salon ve sol kısımda ise mutfak vardı. Salonun geniş girişi dış kapıyı taşıyan kare biçimli antreyle bitişikti. Dış kapının hemen sol kısmındaki duvar köşesine yerleştirdiğim lacivert beyaz renklerinde, zigzag desenli bir kumaşla kaplanmış dikdörtgen pufa İnci'yi oturttum ve ayakkabılarını çıkarıp hemen yanında duvara sabitlediğim beyaz renkli ahşap ayakkabı dolabına koydum. Sırtındaki ince hırkayı çıkarırken başını okşadım ve güven veren bakışlarla gülümsedim. “Hadi gidip ellerini yıka şimdi bir güzel...” derken banyonun olduğu tarafı göstererek doğruldum. Hırkasını ve üzerimdeki ince trençkotu duvardaki askıya astım. Az önceki pufa oturup ben de ayakkabılarımı çıkarıp dolaba tıktım.

Ayaklarımın altında krem rengi halının yumuşak hissiyle mutfağa geçtim. Aklımda Alaz'ın bakışları vardı. Anlamadığım bir derinliğe sahiplerdi. Düşündüğüm gibi mafya takımından biriyse iyi kötü mutlaka bir haber ya da bilgi olmalıydı internette. Çayı ocağa koyup sabah evden çıkmadan hazırladığım yemeği ısınmaya bıraktım.

Trençkotun cebindeki telefonumu aldım ve araştırmaya başladım. Arama çubuğuna yazabileceğim tek kelime vardı. Adı, Alaz... milyon tane alakasız Alaz resmi arasında onun fotoğrafını gördüm. İçimden bir titreyiş geçip gitti.

Kavisli kara kaşları, altında karanlık kuytulara ev sahibi olan gözlerini koruyordu sanki. Badem biçimli iri ama hafif kısık bakışları olan o gözlerin bana bakışlarında muazzam bir tutku vardı. Bu fotoğrafında ise aynı adamın başka bir tonu vardı. Burada gururlu ve başarılı bir adamın vakur bakışlarını görüyordum. Biçimli koyu pembemsi dudakları ise kirli sakallarının ortasında, koyu renkli bir göle düşmüş gül yaprağı gibiydi. Saçları gür ve siyahın parlak bir tonundaydı. Bu adamın buğday teni ve kuzguni siyahlarıyla çok çekici olduğu aşikardı. Ama onu çekici kılan ne teni ne siyahlarıydı. Bakışlarındaki derinlikti onu çekici gösteren.

Hemen fotoğrafına tıklayıp haberi okumaya başladım. Başarılı bir iş adamıydı. Mafya değil... artık soyadı da avuçlarımın içindeydi.

Alaz Karaman...

Böyle adamların genelde karanlık bir tarafı zaten olurdu. Geceden siyah, gün gibi ortada ama dillerden uzak bir karanlık. Peki bende ne vardı da bu karanlık tarafını bana sergilemesine sebep olmuştu?

“Anne, yemek...” gün ışığımın sesiyle içine düştüğüm düşünceler sarmalından kurtularak ocağın başına koşturdum. Hemen ocaktan aldığım tencerenin ısınan kulpu parmaklarımı yaktı. Gülümseyerek kızıma baktım ve yemeklerimizi tabaklara aldım. Hızlıca pencerenin önündeki masaya yerleştirdim İnci'yi. İştahla üfleyerek sabırsızca başladı yemeye.

Geçirdiğim hararetli günün aksine sıradan bir akşam geçirdik evde, televizyon izlerken dizimde sızıp kalan kızımı yatağına taşıdım ve üzerini de örtüp odama geçtim. Biraz kitap okuyup uyumaya niyetlendim. Sabah uzun ve zor bir gün olacaktı. Uluslararası bir şirketin sahibi Alaz Karaman için savcılığa suç duyurusunda bulunacaktım. Umarım adalet gerçekten tecelli ederdi... aslında daha kolayı onun da istediği gibi konuşmak olabilirdi. Önce bunu denemeye karar verdim. Mafyatik biri olmayışı bir nebze güven vermişti. Bu düşüncenin yarattığı ikilemle uyumaya çalıştım.

Huzursuzca sağa sola döndüğüm uyku ve uyanıklık arası bir yere sıkışmıştım sanki. Hissettiğim bir hareketlilik içimi ürpertti. Daha çok uyanıklığa yakın olarak etrafı dinlemeye başladım. Gözlerimi açamıyordum, duyduğum usul adım sesleri korkutuyordu beni. Sonra kızını korumak zorunda olan yalnız bir anne olduğumu düşünerek korkuyu defettim kalbimden. Yatağımın sağ tarafı kararlıca çöktü. Biri vardı odamda! Hatta artık yatağımdaydı.

Sessizce ve öylece oturuyordu yatağımda. Seri hareketlerle o kişinin bu pasif halinden faydalanıp şaşırtabilirdim, bir ihtimal bağıracak, komşuları uyandıracak şansım olurdu belki. Akşam attığım tekmenin hesabını ödememi istiyordu Alaz Karaman! Başka bir açıklaması yoktu zaten. O korkunç izbandut herifti belki de. Şu an burada olan o adam ise benim yüzümden yediği yumruğun hesabını soracaktı...

Korkunun ecele faydası yok kızım! Hareketlen!

Gözlerimi açtım ve ani bir hamle yapmaya kalkıştım ama çoktan bastırılmıştım yatağa büsbütün. Omuzlarımı bir mengene gibi sabitleyen ellere saniyelik zaman diliminde bakıp, ellerin sahibine döndüm. Alaz'dı bu... Bağırmaya yelteneceğimi anladı ve omuzlarımı bırakıp dudaklarıma bastırdı avcunu. Karanfil ve fesleğen kokuyordu elleri. Diğer elini dudaklarına götürdü. Fısıltıyla konuşuyordu. İçimi üşüten soğuk bakışları loş ışıkta daha derin daha sonsuzdu sanki.

“Kıvırcığı uyandırmak istemeyiz değil mi? Sessiz ol!” dedi. Gözleri anlık bir bakışla kapıyı yoklayıp gözlerime döndü. Hala cevap olabilecek bir işaret bekliyordu. Başımı iki yana hiddetle sallamaya elinden kurtulmaya çalıştım. Ben debelendikçe daha fazla zaptı altına alıyordu beni. Bacaklarımda bu feverana katıldığında sanki başka seçeneği yokmuş gibi bacaklarımın üzerine oturdu. Ezmeyecek ama kıpırdamamı engelleyecek muazzam bir dengedeydi. Gözlerim öfkeme yenik düşerek nemlendi. Dudaklarımı mühürleyen elinin parmakları yanağımın üzerine kadar yol almıştı. İri ellerinin altında un ufaktım. Parmağına değen gözyaşıyla irkildi. Gözleri hayaletimsi bir vicdanla ışığını yitirdi. “Konuşmak istedim seninle... ama sen hep yokuşa sürdün. Kaçtın... şimdi kaçamayacağını biliyorum. Sana benden zarar gelmez, izin ver de konuşalım.” Etrafı kolaçan edip tekrar bana döndü. “Bağırmayacağına söz verirsen kalkacağım üstünden.” Nihayet mantık çerçevesinde bir şey söylemişti. Başımı bitkin bir halde evet manasında salladım. Korku ve uykusuzlukla acıyordu gözlerim.

Yavaşça kaldırdı bedenini üzerimden. Bir yandan da konuşuyordu. “Anlamıyorum ki zaten! Alt tarafı konuşalım dedim, bu kadar büyütecek ne vardı ki?”

Maalesef ki haklıydı!

Eli yüzümden uzaklaşır uzaklaşmaz yatakta oturur pozisyona geçtim. “Haklısın! Alt tarafı konuşmak isteyen bir adamsın ben de istemedim! Bu kadar büyütecek ne vardı ki gece gece evime girmeler, yol kesmeler falan!” Daha da devam edecektim ki üzerime doğru eğildi ve tekrar ağzımı kapattı. Kollarına indirdiğim yumruklarım esamesi okunmuyordu. “Şşşt! Sessiz olsana! Neden bağırıyorsun?” başımı sertçe çevirerek dudaklarımı perdelemesinden kurtardım. “Bağırmak mı? Ne haddime hı? Ne haddime! Evime zorla girmişsin, ben neden bağırayım ki değil mi gayet olağan ve sıradan bir şey bu...” güldü, pırıl pırıl dişlerini sergileyerek güldü. “Konuşursak giderim, yoksa sittin sene buradayım, haberin olsun.” Ciddi ciddi gecenin kör vakti evime gireceği kadar önemli ne konuşacaktı artık merakıma yenildiğimi hissediyordum. “Anlat hadi, on dakikan var...” derken komodinde duran dijital saate baktım. 03.56...

“Benim şirketimde uluslararası danışmanlık yapmanış istiyorum. İş teklif edecektim...” cevabımı duymak için usulca çekti elini dizinin üzerine, kaba saba bir kahkaha attım. Çünkü bu kadar saçmalık şirazemi kaydırmıştı. İş teklifiymiş peh! Sanki yolu bu! “...komik mi geldi, mutluluktan mı gülüyorsun anlamadım ama sessiz ol, kıvırcık uyanırsa işimiz yaş!” Kahkahalarım aniden dindi, ciddi bir ifadeyle kaşlarımı çattım.

“Kabul etmiyorum! Şimdi defol evimden!”

Afalladı ve kendini geri çekti. Bunu beklemediği aşikardı. Kaşlarını çattı. “Ama bu iş, senin refah düzeyini de değiştirir, hem de kaza günü ettiğin yardıma karşılık sana faydalı olmak istedim. Bu kötü bir şey mi?” Bıkkın bir nefes verdim. Erkeklere her şeyi tane tane anlatmak gerekiyordu bazen... bu da o anlardan biriydi. “Alaz Bey, iş değiştirmek istemiyorum. Kazada ise size karşılıksız yardım ettim. Ve en önemlisi yol yordam bilmeyen birinden gelen bu absürt derecede saçma şartlarda gerçekleşen iş teklifini kabul edemem, sizin hep böyle -dengesiz ve sınır bilmez- olduğunuzu varsayarsak... Nasıl desem, bu iş beni yorar...” kaşlarını mümkünmüş gibi daha da çattı anlamıyordu, gözlerindeki karmaşa gülünçtü. “Bir dakika! Seni yoracak olan iş mi yoksa ben miyim? Bana sanki ben mişim gibi geldi...” gözlerimi kapayıp sabır dilenen bir nefes çektim burnumdan. Gözlerimi kararlılıkla yeniden açtım ve gecenin dördünde yatak odamda, yatağımın üstüne kurulmuş bana iş teklif eden süper zengin ve pek yakışıklı Alaz Karaman'a laf anlatmaya kaldığım yerden devam ettim. “Alaz Bey, şu halimize bir bakar mısınız? Ben pijamayla, siz takım elbiseyle sabah karşı saat dörtte yatak odamda hatta ve hatta yatağıma kurulmuş bana iş teklif ediyorsunuz! Mantıklı mı bu sizce?” dudaklarını huysuz bir çocuk edasıyla büzdü. “Tek sorun bu ise çözeriz, dert etme!” sabır tahammül kalmamıştı bende. “Yeter! Anlamıyor musun? Bu kadar dengesiz biriyle çalışmam ben! Şimdi git ve bir daha da karşıma çıkayım deme!”

Bana doğru hareketlendi. Yine kararmıştı gözleri, verdiğim kararın doğruluğunu sorgulatmayacak kadar hem de! “Peki, Firuze...” dedi ve hışımla kalktı. Sessiz gidişinin ardından öylece bakakaldım. Onca zaman psikopat gibi takip etmişti. Sonra karşıma çıkışı da hiç normal değildi... üstüne bir de bu gece! Ne yapmamı bekliyordu bilmiyorum ama yolunu kaybetmiş bir meteor gibi hayatıma düşüşüne izin veremezdim. Anlamalıydı.

نهاية الفصل

3 تعليق