Zihnimdeki bu kıskançlık fırtınasıyla boğuşurken, kapı bir kez daha çalındı.
"Yine mi sen Pelin!" diye bağırdım, sinir küpüne dönmüş bir halde. "Seni o evden kovmam yetmedi mi, bir de yüzsüz gibi geri mi döndün? Bir daha o kapıdan içeri adımını atarsan..."
Kapıyı, hırsla neredeyse menteşelerinden koparacak bir güçle açtım. Karşımda Pelin’in o küstah yüzünü görmeye ve ona bağırmaya hazırdım ki, ağzımdan çıkan kelimeler boğazımda düğümlendi.
"Sakin, sakin! Ne oluyor burada?" diye gürledi tok bir ses.
Karşımda Pelin yoktu. Uzun boylu, üzerinde şık bir palto olan, yüzünde muzip bir gülümsemeyle bana bakan bir adam duruyordu. Gözlerim fal taşı gibi açıldı, tüm öfkem bir anda yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı.
"Aaaa... Ertuğrul?"
Sesim, evin içinde yankılanan o hiddetli tonundan çıkıp, hayret dolu bir fısıltıya dönüştü. Ertuğrul’du bu! Yıllar önce ailemizin o eski günlerinde, o fotoğraf karesinin biraz uzağında kalan, çocukluk arkadaşım, sırdaşım...
"Bu ne biçim karşılama böyle, Ece?" dedi Ertuğrul, gülümseyerek içeri adım atarken. "Ben de seni özlemişsindir diye gelmiştim ama görüyorum ki kapıda karşılanma şeklin biraz... sertleşmiş."
Kenan’ın dünyasının o soğuk ve karanlık atmosferinden sonra, Ertuğrul’un bu tanıdık ve sıcak enerjisi, üzerimdeki tüm gerginliği bir anlığına silip süpürdü. Ama aynı zamanda, Pelin’in yarattığı o kıskançlık ve karmaşa dolu zihnimde bambaşka bir fırtına kopmaya başlamıştı bile.
Ertuğrul’un o yıllardır değişmeyen, içten gülümsemesi salonun havasını bir anda dağıttı. Kenan’ın omuzlarıma yüklediği, nefes almamı bile zorlaştıran o soğuk ve karanlık atmosfer, Ertuğrul’un o tanıdık, güven veren enerjisiyle bir anlığına buharlaşıp gitti. Pelin’in az önce ektiği o zehirli kıskançlık tohumları zihnimde hala bir fırtına gibi dönüp dursa da, Ertuğrul’un varlığı beni biraz olsun kendime getirmişti.
"Ertuğrul," dedim, sesimdeki o tuhaf ağırlık biraz olsun hafifleyerek. "Gerçekten sen misin? Yıllar sonra böyle kapımda bitmeni hiç beklemiyordum."
Ertuğrul koltuğa rahatça yayılırken omuz silkti. "Hayat insanı bazen eski yollara, eski yüzlere çıkarıyor Ece. Seni merak ettim. Uzun zaman oldu."
Bir an duraksadı, bakışları hüzünle evin boş köşelerinde gezindi. "Duydum... Anneanneni kaybetmişsin. Çok severdim muhterem kadındı, mekanı cennet olsun," dedi, sesi gerçekten samimi ve kederli çıkıyordu. "Evi böyle boş görünce içim cız etti açıkçası."
Başımı hafifçe salladım, o anın ağırlığı altında ezilirken Ertuğrul bir sonraki sorusuyla beni yeniden diken üstüne getirdi: "Peki, evdekiler nerede? Dayınlar, Sefa falan? Onları göremedim hiç, buralarda değiller mi?"
Ertuğrul’un o masum, hiçbir şeyden haberi olmayan sorusu karşısında içim burkuldu. Dayımın, yengemin bana yaptıklarını, beni nasıl bir uçurumun kenarına ittiklerini ona anlatmak bir ömür sürerdi. Yine de hafifçe gülümsedim, belki de gerçeklerden kaçmanın en kolay yolu bu kısa, anı dolu sohbete sığınmaktı.
"Onlar kendi yollarına gittiler Ertuğrul," dedim, konuyu hızlıca kapatmaya çalışarak. "Artık bu evde sadece ben varım... ya da bir süre öyle olacak. Eski defterleri açmayalım şimdi. Anlatsana, sen neler yaptın? En son gittiğinde buralar böyle değildi."
Ertuğrul, koltuğa daha da yerleşti, sanki yılların yorgunluğunu üzerimizden atmaya çalışıyorduk. "Haklısın," dedi, gözleri uzaklara dalarak. "Ben buralardan gittiğimde, senin o her zaman herkese yardım eden, gülümseyen o halin aklımda kalmıştı. Şimdi bakıyorum da, büyümüşsün Ece. Ama gözlerinde... sanki çok daha derin bir hüzün var."
"Hayat insanı büyütüyor, Ertuğrul," dedim, sesim biraz kısılarak. "Bazı şeyler insana seçme şansı bırakmıyor."
"Hatırlıyor musun?" diye sordu, sesi neşelenerek. "Bir keresinde Sefa ile bahçede saklambaç oynarken sen dolabın içine girip uyuyakalmıştın. Herkes seni arıyordu, ben ise senin o büyük, eski gardırobun içinde mışıl mışıl uyuduğunu bulmuştum. Anneannen gelip bizi bulduğunda nasıl da gülmüştü..."
İstemsizce güldüm. O an, o yedi yaşındaki Ece’nin ne kadar kaygısız olduğunu hissettim. "Evet, hatırlıyorum! Sefa da çok sinirlenmişti oyun bozuldu diye."
Bir süre o eski, güzel günlerden, anneannemin yaptığı o meşhur kurabiyelerden, mahallenin o bitmek bilmeyen çocukluk maceralarından konuştuk. Ertuğrul’un anlattıkları, üzerimdeki o ağır, Kenan’ın dünyasından gelen kasveti hafifletiyordu. Sanki o eski Ece, bir anlığına tozlu perdelerin arasından başını çıkarıp bana bakıyordu.
Ertuğrul, "Bazen düşünüyorum da," dedi ciddileşerek, "insan ne kadar değişirse değişsin, özündeki o çocuk hiç kaybolmuyor. Sen hala aynı Ece’sin, sadece biraz daha... temkinli."
Tam o sırada, evin ana kapısının kilidinin ağır ağır döndüğünü duydum. Gülüşmemiz, sanki biri düğmeye basmış gibi kesildi. Kenan gelmişti. Kapı gıcırtıyla açıldı ve içeri girdiği anda, evin o huzurlu, nostaljik havası bir anda buz gibi bir soğuklukla yer değiştirdi.
Kenan antrede durdu, ceketi elinde, gözleri doğrudan salona, yani bize kilitlendi. Ertuğrul’un gülümseyen yüzü, Kenan’ın o keskin bakışlarıyla karşılaştığında donup kaldı.
"Ece," dedi Kenan, sesi bir infaz hakimi kadar soğuk ve otoriterdi. "Bu beyefendi kim?"
Kenan’ın omuzları gerildi, bakışları Ertuğrul’un üzerinde adeta bir cerrah neşteri gibi gezindi. Ertuğrul, Kenan’ın o otoriter duruşundan ve etrafa yaydığı o baskın aura’dan hiç çekinmemiş gibi, koltuktan yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki salaş, uçları hafif yıpranmış gri kazağı ve rahat kesim pantolonuyla, Kenan’ın kusursuz dikilmiş takım elbisesinin yanında tezat bir tablo oluşturuyordu. Ancak tavrında ne bir eziklik ne de bir saygısızlık vardı.
Ertuğrul bir adım öne çıktı ve elini uzattı. "Ben Ertuğrul," dedi, sesinde Kenan’ın o sertliğine tezat bir sıcaklık ve rahatlık vardı. "Ece’nin çocukluk arkadaşıyım. Yıllar sonra buralara uğramışken, kendisini bir ziyaret edeyim dedim."
Kenan, Ertuğrul’un uzattığı eli bir süre öylece bıraktı. O an, odadaki atmosferin ne kadar ağırlaştığını iliklerime kadar hissettim. Kenan, elini uzatmak yerine kollarını göğsünde kavuşturdu ve Ertuğrul’u yukarıdan aşağıya, ince bir küçümsemeyle süzdü.
"Demek çocukluk arkadaşı," dedi Kenan, sesi o kadar soğuktu ki odadaki sıcaklık bir anda eksilere düştü. Bakışlarını Ertuğrul’dan çekip bana, o sorgulayıcı ve derin gözleriyle çevirdi. "Ece, senin bu 'eski' defterlerin, sadece yer kaplamakla kalmıyor, zaman zaman da beklenmedik ziyaretlerle vakit kaybettiriyor."
Ertuğrul, Kenan’ın bu tavrına karşılık hafifçe gülümsedi. "Vakit kaybetmek mi? Eğer eski dostluklar vakit kaybıysa, hayatı çok dar bir çerçeveden izliyorsunuz demektir."
Kenan’ın gözlerinde, o an bir şimşek çaktığını gördüm. Ertuğrul, Kenan’ın o korkulan dünyasını bilmediği için ona bu kadar rahat meydan okuyabiliyordu. Kenan, Ertuğrul’a doğru bir adım attı, ikisi arasındaki boy ve enerji farkı salonda devasa bir gerilime neden oldu.
"Senin hayatını nasıl izlediğim, beni ilgilendiren bir konu değil," dedi Kenan, Ertuğrul’un burnunun dibine kadar girerek. "Ancak benim karımın evinde, benim kurallarımla yönetilen bir düzende, kimin ne zaman misafir olacağına ben karar veririm. Ece, arkadaşına bizim evli olduğumuzu söylemeyi unuttun mu?"
İçimdeki o kıskançlık ve koruma içgüdüsü bir anlığına birbirine çarptı. Kenan'ın o sahiplenici tavrı, aslında bir yanımı okşarken, diğer yanımı Ertuğrul’a karşı bir savunmaya geçirdi.
Haklısın, kusura bakma. Ertuğrul bu dünyadan biri değil, Kenan'ın kim olduğunu sadece ismen duydu ya da hiç bilmiyor. Hemen düzeltiyorum.
Ertuğrul şaşkınlıkla Kenan’a, sonra bana baktı. "Kocan mı?" diye tekrarladı, sesi yankılandı. "Ece, dalga mı geçiyorsun? Senin bu adamla ne işin olabilir?"
Kenan’ın yüzü ifadesizdi ama belimdeki elinin baskısı arttı. Ertuğrul’un onu tanımıyor olması, Kenan’ın sinirini bozmuştu. Kenan, kendisinin kim olduğunun bilinmemesine alışık değildi.
"Beni tanımıyor musun?" diye sordu Kenan, sesinde hafif bir alay vardı.
Ertuğrul hiç istifini bozmadı, doğrudan Kenan’ın gözlerine baktı. "Tanımam mı gerekiyor? Sadece Ece’nin kocası olduğunuzu söylediniz, bu bana yeterli."
Kenan’ın çenesi kasıldı. Bu, hayatında aldığı en tuhaf tepkiydi. "İsmi Kenan Kaya," dedim araya girerek, durumu hemen toparlamaya çalışıyordum. Ertuğrul'un bu rahat tavrı Kenan'ı daha da tehlikeli yapacaktı.
Ertuğrul omuz silkti, hiç oralı değildi. "Memnun oldum Kenan. Ben Ertuğrul, Ece’nin çocukluk arkadaşıyım."
Kenan, elini uzatmak yerine Ertuğrul’u baştan aşağı, keskin bir analizle süzdü. Karşısındaki adamın korkmamasını, hatta bu kadar rahat olmasını çözmeye çalışıyordu.
"Çocukluk arkadaşı," diye tekrarladı Kenan, sesi bir bıçak kadar keskinleşmişti. Bana döndü. "Ece, arkadaşın biraz fazla rahat değil mi?"
Ertuğrul, Kenan'ın bu tavrından rahatsız olmamıştı bile, sadece gülüp geçti. "Siz her zaman bu kadar gergin misiniz Kenan Bey?"
Kenan gözlerini kıstı, Ertuğrul'un üzerinde adeta bir infaz planı yapıyormuş gibi baktı. Ertuğrul ise hiçbir şeyden habersiz, bana dönüp "Senin bu koca biraz ağır abiymiş Ece," dedi, gülerek.
Kenan'ın sabrı taşmak üzereydi. Elini belimden çekip cebine attı ve Ertuğrul'a doğru bir adım daha yaklaştı. "Arkadaşın gitse iyi olur, Ece. Konuşacaklarımız var."
Devam edecek