تخطٍ إلى المحتوى

DONÖR

الفصل 7 · قراءة 6 دقيقة

DONÖR

الفصل 7

⇝ 6 | Kabulleniş

Bir yerde iyi haber varsa muhakkak peşinde onu mahvetmek için pusuda bekleyen kötü bir haber de vardır. Kimse sürekli iyi haberler aldığı bir hayat yaşamaz. Bugün benim için, önce kötü haberin rüzgarında savrulduğum sonra da iyi haberin limanına sığındığım bir gün olmuştu. Hayat tam da böyleydi. Kötülüklerden iyiliklere sığındığımız kısa bir zaman dilimi.

Yorgun bedenim daha fazla odada kalmak istememiş, kendini biraz da olsun topluma katmak için dışarıya yönlendirmişti. Bu yüzden hastaneden çıkmak için asansöre bindim.

Bir elimde serum askılığım, onda asılı olan bir adet ilaç sıvısı vardı. Serum, hemen köprücük kemiğimin altında takılı olan kateterime doğru yol alırken askıyı tuttuğum elimde de bu sabah Gökçe hemşirenin kan almak için zorla açtığı ve açmayı başarmışken lazım olur diye bıraktığı damar yolum duruyordu.

Damarlarım kemoterapi yüzünden iyice bedenimin içine gömüldüğü, ya da çürüyorum bilmiyorum, için damarımı bulmak giderek zorlaşıyordu. Canımı acıtmadan bu işi yapabilen hemşirelerime minnettardım.

Bakışlarım asansördeki aynaya kaydığında yüzümdeki maskeyi düzeltmenin iyi olacağını düşünüp başımdaki bereyi çıkardım. Her zamanki gibi maskemi ters takmış, demirli kısmı burnuma gelmeliyken çeneme gelmişti. Maskeyi düz çevirip geri taktım. Ardından da beremi başıma geçirip açılan asansör kapısından serum askılığımı sürüye sürüye dış kapıya yöneldim.

Dışarı çok nadir çıksam da dışarda olmayı seviyordum. Yaşıyor gibi hissetmek, kısa bir an için de olsa ölüme olan yakınlığımı unutturuyordu.

Sensörlü kapı adım seslerimi duyup açıldığında görüş alanıma ilk giren şey incecik üniformasıyla tir tir titreyen Eftalya oldu. Onu görmeyi beklemediğim için ufak bir şaşkınlık gelip geçti bedenimden.

Biriyle konuşuyordu. Benim yaşlarımda, benden biraz uzun sarışın bir adamla.

Onları gördüğümde adımlarım durmuştu. Ne tarafa gideceğimi idrak etmeye çalışırken kapı tekrar kapanmaya başlayınca sıkışmamak için hızla kendimi dışarı attım.

Bakışlarım kısa süreliğine ikisi arasında gidip geldi. Eftalya, elinde orta boylarda garip bir sandık tutuyordu. Esen rüzgar kısacık kesilmiş saçlarını savuruyor, inatla yüzüne savuruyordu.

Karşısındaki adam koca ellerini onun başının iki yanına kaldırarak saçlarını arkaya taradı. Birkaç tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdığında kalbimin de Eftalya’nın saçlarına karışıp oracıkta sıkıştığını hissetmiştim.

Kapı kapanırken içeri atmalıydın kendini, aptal!

Bakışlarımı onlardan ayırmak istesem de bu artık benim kontrol edebileceğim bir eylem olmaktan çok uzaktı. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi adamın Eftalya’nın alnına kondurduğu öpücükle buz kesen bedenime ruhum da eşlik etti.

İçeri dönmek için hareket edecektim ki Eftalya’yla göz göze gelmek beni tekrar kilitledi. Tüm vücudum kontrolden çıkıp sanki uzaktan bir kumandayla yönetilir hale gelmişti. Kumandaysa bizzat onun gözleriydi.

Bana gülümsedi ve şirin bir liseli kız edasıyla el salladığında tek yaptığım serum askılığıma biraz daha sıkı tutunmak olmuştu. Şu anda bedenimi ayakta tutan şey içinde uzun uzadıya duran iskeletim değil, asla göz ardı edemeyeceğim gururumdu.

Yanındaki adama bir şeyler söyleyince ikisi birden bana doğru gelmeye başladı. Bense kendimi her an kusacakmış gibi hissediyordum.

Onlar bana yaklaştıkça adamın yüzünü daha net seçmeye başlamıştım. Boynuna ve yüzünün belirli yerlerine kusursuz bir şekilde dağılmış minik benler yüzüne güzel bir hava katıyordu. Pürüzsüz cildini çerçeveleyen sarı uzun saçları alnına dağılıyor, ela gözlerini belirgin kılıyordu. İster istemez onunla kendimi karşılaştırıyor, bir erkek olarak sahip olamadığım yönleri bir bir görüyor, hayal kırıklığına uğruyordum. Neydi bu içimdeki rahatsız edici duygu?

Saniyeler içerisinde yanıma geldiklerinde ilk konuşan Eftalya oldu.

“Beha, ne yapıyorsun burada?”

Bakışlarımı ona çevirdim. Yüzümde nasıl bir ifade vardı emin değildim. Zihnimdeki kitapları karıştırarak içinde bulunduğum bu durum karşısında sergileyebileceğim uygun bir tavır aradım. Kalbim fazlasıyla hızlı atıyordu. Böylesine yoğun ve garip bir duyguyu ilk kez deneyimliyordum. Öksürüp boğazımı temizledim. “Hava almak için çıkmıştım.” dedim önce Eftalya’ya daha sonra da yanındaki adama bakarak. Eftalya, bakışlarımı takip edip adama ulaştığında eliyle onu işaret etti.

“Beha, bu Ekin. Benim erkek arkadaşım.” Sonra da Ekin denen adama dönüp “Ekin bu da Eray Beha, arkadaşım sayılır artık.” Bana baktı ve onay isteyerek “Öyle değil mi?” diye sordu.

Eftalya geleli sadece birkaç hafta olmasına rağmen fazlasıyla yakınıma girmeyi başarmıştı. Bunun en önemli etkeni bendim. Çevreme ördüğüm duvarlardan onu içeri almıştım çünkü ondan hoşlanmıştım. Onu gördüğümde bir şekilde hastalığımı unutup sadece onu düşünüyordum. Ama şimdi, içinde bulunduğum bu durum bana kendimi bok gibi hissettirmekten başka bir şey yapmamıştı.

Kendime kızdım. Ona bu kadar çabuk kapılıp hoşlandığıma pişman oldum.

Sözcüklerim kafamın içinde felç geçirirken ne diyeceğimi bilemeyen bir yüz ifadesiyle dimdik tuttuğum sırtımın sızısını görmezden gelip sadece Ekin denen adamın yüzüne bakıyordum. Bakışlarımı boş tutmaya çalışsam da içimde kaynayan zehri hissedebiliyordum.

Adam elini tanıştığına memnun olmuş gibi bana uzattığında özellikle damaryolu olan elimi kaldırıp tokalaştığımız sırada “Arkadaşı değilim. Sadece baktığı hastalardan biriyim.” diye bir cümle çıkıverdi ağzımdan.

Bakışlarımı özellikle Ekin’de tuttum. Eftalya’nın yüzündeki ifade her neyse aklımı karıştıracağından emindim.

Onunla beni arkadaş yapabilecek hiçbir şey yoktu aramızda. Şöyle kısacık bir an düşündüğümde hasta hemşire ilişkisinden başka hiçbir şey yaşamamıştık. Galiba şu an gerçeklik, zihnimdeki selden başını çıkararak bizim asla arkadaş olamayacağımızı hatırlatmıştı bana. Onunla olan mesafemi korumalı ve hasta hemşire ilişkisine aynen devam etmeliydim. Bizden olabilecek tek şey buydu, fazlası değil.

Adam başını anladığını belli edercesine sallarken ellerimiz birbirinden ayrıldı ve serum askılığımla ben, gözlerimin bakmaya dayanamadığı o uyumlu çifti geride bırakıp hastaneye doğru ilerledik. Başımı onlardan yana çevirdiğimde birbirlerine dönük yüzleri hayatın gerçeklerini tıpkı ölüm gibi yüzüme çarptı. Zihnimin puslu yollarını derin bir karanlık kapladı. Zaten imkansız bir şeye kapılmışken bunun daha da imkansızlığı kalbimin acıyla burkulmasına sebep olmuştu.

Karman çorman olmuş duygularımla asansöre doğru ilerledim. Zemin katta olan asansör kapısı açılınca hızla asansöre binip teras tuşuna bastım ve kapının kapanmasını seyrettim.

Bakışlarımı serum askılığımdaki seruma çevirdiğimde çoktan bitmiş olduğunu gördüm, kateterimden asi hareketlerle serumun bağlantısını koparttım. Beşinci kata gelince asansörden inip terasa doğru ilerlemeye başladım. Vardığımda hâlâ peşimde sürüklediğim serum askılığımı hızla elimden fırlattım. Ona asılı olan serum bir tarafa askılık başka bir tarafa savrulurken kendimi de terasın bir köşesine bırakıverdim.

Bakışlarım serum askılığıma takılı kalmıştı. Hayatım boyunca ona mahkum olmanın acısı genzimi yaktı. Yirmi üç yaşındaydım ve tek istediğim birinin elini öleceğim korkusu olmaksızın tutmakken ben bu demir çubukla bir bütün olmuştum. Her şeyin üst üste geldiği şu dakikalarda burada donuyor olmakta, ölecek olmakta umrumda değildi.

Sırtımı demir parmaklıklara yaslayıp elimle ağzımı kapattım. Gözümden akan yaşlar yanaklarımı yakıyordu. Başımı göğe kaldırıp bakışlarımı kararmış bulutlara diktim. Yaşlarım şakaklarıma doğru yol çizerken bir inilti döküldü dudaklarımdan. Dizlerimin üzerindeki ellerim birbirini bulduğunda elime çarpan damar yolunu söküp soğuk zemine fırlattım. Damarımdan akın eden oluk oluk kan içimi ürpertmişti. Oturduğum yerde bacaklarımı iki yana açıp kendime çektim, bileklerimi dizlerimin üzerine koydum. Baş parmağıma doğru ince bir çizgi çizerek ilerleyen kanıma takıldı soğuk bakışlarım. "Hazır fırsatın varken ak kurtul benden. Ben ölünce içeriye hapsolacaksın." diye mırıldandım. Boğuk çıkan sesim öksürmeme neden olmuştu. Daha sonra artan öksürüğüm uzun süreli bir krize dönüşünce içimden gelen bağırma hissini durduramadım. Sesim tüm terasta yankılanırken sanki bağırmak iyi gelmişti.

Tüm bunlar, öleceğimi bilmenin çaresizliği içindeyken savaşmaktan yorgun düşen ruhumun verdiği tepkilerdi. Sanki patlamaya hazır bir volkanı aylarca içime gömmüştüm de şu an patlayıp içimi yaka yaka yeryüzüne çıkmıştı. Bugünkü gerçeklik onu aktifleştirinceye kadar gayet güzel idare etmiş olsam da buraya kadardı. O manzarada tek bir gerçeklik vardı. Bu haldeyken kimseyi hak etmiyordum. Sağlıklı biri, sağlıklı biriyle olmalıydı ki her iki taraf da mutlu olsun. Öteki türlü sağlıklı taraf diğerinin kahrını çekiyordu. Böyle olunca da hayatın anlamsızlığıyla kala kalıyordu hasta kişi. Benim de iple çektiğim bir günün gelmesini beklerken o günü yaşayamadan bir anda ölecek kadar anlamsızdı hayatım. Hayatı anlamlı kılan şeyin ölüm olduğunu düşünürdüm ama ölüm hayatı sadece kıymetli kılıyormuş. Bugün anladım.

نهاية الفصل

25 تعليق