تخطٍ إلى المحتوى

DONÖR

الفصل 2 · قراءة 7 دقيقة

DONÖR

الفصل 2

⇝ 1 | Savaşçı

Hayat, olanca hızıyla akıp giderken ne için yaşadığınızı durup düşünebileceğiniz ufak bir boşluk için bile vakit bulamayabilirsiniz. Yaşam meşgalesi göz alıcı cazibesiyle bir zincir gibi boynunuza dolandığında tek yaptığınız bu zincire boyun eğmek olur. Fakat sizin aksinize benim gibilerin, bu zinciri kırmamızı ve her günümüzü düşünerek geçirmemizi sağlayan birtakım yardımcılarımız vardı. Aklınızdan geçeni tahmin edebiliyorum ama üzülerek belirtmek isterim ki bu yardımcı kesinlikle zaman değildi. Aksine zaman benim en büyük düşmanımdı. O aktıkça ben ölüme biraz daha, biraz daha yüzüyordum..

Tüm bu zırvalıkları neden yaptığımı merak etmiş olabilirsiniz. Hayatıma dalmak için bir kapı aralamam lazımdı öyle değil mi? Hiçbir odaya duvardan giremezsiniz. Sizin için kapıyı açtım ve bu mükemmel, tünelin sonunda ölüm olan hayatıma sizi de davet ettim(!) Sonu belli olan bir hikayeyi okumayı ister misiniz emin değilim ama bu hikâye okunmak için hep burada olacak.

Ben bunları karalarken odamdaki saat hızla dönmeye devam ediyor, bir kere bile durduğunu ve bana ekstradan birkaç dakika hediye ettiğini görmedim. Aksine sanki inadıma hızlanıyor, hortum gibi dönüyor ve beni ölüme taşıyan bir sandal görevi görüyordu. Dudaklarımdan histerik bir gülümseme döküldü o an. Kalemi, bir erkeğe göre fazlasıyla cılız olan kolumdan güç alarak ince parmaklarımla daha sıkı kavradım. Son cümleme nokta koyduktan sonra büyük harfle devam ettim.

Size bir sır vereyim mi? Artık bunun bir önemi yok. Neden biliyor musunuz? Çünkü herkes ölür. Ha bugün ha yarın ne fark eder? Önemli olan bu boktan hayat sonlandığında ardımızda ne bıraktığımızdır. Ben de ardımda, sayfalarında yaşayabileceğim bu romanı bırakıyorum. Hayatımda benden daha mutlu olmanız dileğiyle...

Her zamanki gibi erkenden uyanıp yatağımın tam göbeğindeki yerimi almış ve bağdaş kurarak elimdeki deftere ruhumun izlerini akıtmakla meşguldüm. Kalemimden dökülen her bir sözcüğün bende bıraktığı o tarif edilemez duyguyla kendimi, bu dünyadan göçüp gittikten sonra yine bu dünyada bir yere bırakmak istiyordum. İnsanlara hikayemi anlatmak, ben öldükten sonra benim gibi olanlara ilham kaynağı olmak bu hayatta bana kalan tek gayemdi. Bunu ölmeden önce başarabilirsem kesinlikle gözüm arkada kalmazdı. Ama bu uğurda beni yoracak, işimi zora sokacak bir sorunum vardı; Hodgkin Lenfoma. Hayatıma anlam katmama, bunu da öleceğimi öğrendikten birkaç saat sonra yapmama vesile olan küçük hastalığım.

Aylardır çeşitli yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılan bozuk hücrelerim inatla yerlerini korumaya devam ediyordu. Kemoterapi ve Radyoterapi almadan önce vücudumdan alınan kök hücrelerin; tedavinin sonunda tekrar bana nakledilmesi şeklinde planlanan tedavim beklenildiği gibi gitmemiş, doktorlar şanslarını başka bir donörden alınan kök hücreden yana denemeleri gerektiğini söylemiştiler. O kadar şanslıydım ki ailemden kimsenin kök hücresi benimle uyuşmamış, kök hücre havuzuna ölümü beklemek üzere atılmıştım(!) Yıllarca nakil bekleyen diğer hastaları düşünecek olursam benim için umut yok denecek kadar azdı. Bu umutsuzlukla birlikte Ankara’nın göbeğindeki bir hastanede sıradan bir hasta gibi tedavi görmeye devam ediyordum. Hayatımdaki en ekstrem olay arada kendimi servisten atıp hastanenin terasına çıkmak ve koca Ankara’yı seyretmekti. Ama bugün tüm bunların değişeceğini hissettiğim bir şey olmuştu. Bu kitabı yazmama vesile olan bir şey...

Bakışlarımı odadaki perdelerin gizlediği pencereye çevirip derin bir nefes aldım. Dışarıyı göremesem de havayı tahmin etmek hiç de zor değildi. Kapalı hava kendini annesinin kucağına bırakmış bir bebek gibi sakin uykusuna dalmıştı. Tahminimce dışarıda bir tek yaprak dahi kımıldamıyor, soğuk insanları tir tir titretiyordu. Kendimi onların yerine koyup ufak bir hayal kurmak istedim ama bulanan midem, hayal kurmak için kapattığım gözlerimin geri açılmasına neden oldu. O anda bir şey kafama dank etti. Ne zaman kendimi serbest bırakıp hayal kuracak olsam hastalığım sanki hazır bir ordu gibi bedenime taarruza geçiyordu. Bu duygu tarif edilemez bir berbatlıkla kapıma geliyor, çalmadan içeri giriyordu.

Çalmadan içeri girmek demişken açılan odamın kapısıyla histerik bir kahkaha döküldü dudaklarımdan.

Uyku sersemliği ve aldığım ilaçların uyuşuk etkisiyle yaşaran gözlerim yuvalarında hareket edip rotalarını gelen kişiye çevirdi.

"Ayıcık Kont en sevdiği keli özledi!" nidasıyla eş zamanlı göğsüme çarpıp kucağıma düşen ayıcığı, âni bir refleksle yakaladım. Gelen kişi, başımın belasından başkası değildi. Üzerime attığı kahverengi çirkin ayıysa elinden düşürmediği Kont’tu. Bu isim Contramal’in kısaltmasıydı. Contramal, bizim gibi her gün türlü ağrıyla mücadele eden hastaların kötü arkadaşlarından biriydi. Hani aileler çocuklarının serseri tiplerle arkadaşlık kurmalarını istemez, onlara bu konuda hep kızarlar ya; işte Contramal de bu hikayedeki kötü arkadaştı. Ne kadar bağımlılık hissi uyandırsa da, yarardan çok zarar da verse görüşmeye devam edeceğimiz arkadaş.

“Sana da günaydın sevimsiz cadı(!)”

Sesimdeki alayı anlayan Yasemin bembeyaz dişlerini gözler önüne sererek gülümsedi. İki elinin işaret parmaklarını önce göğsüne bastırıp sonra havada hızlıca bir daire çizdi. Onun da deniz mavisi gözlerine alaycı bir ifade hakimdi.

“Beni bilirsin, normal insan davranışları sergilediğim pek söylenemez.”

“Evet, onu Corona dünyayı kasıp kavururken maske takmıyor oluşundan görebiliyorum.”

“Sen hangi ara Corona’yı bu kadar önemser oldun?”

“Seni maskesiz görünce önemseyesim tutuyor.”

Sıkıntılı bir nefes vererek önümde açık duran defteri kapattım. Yasemin’se ufacık bedenini sürüyerek yavaşça yatağımın dibine oturdu. Cebinden çıkardığı maskeyi takıp “Oldu mu?” diye sordu. Sesi hâlâ enerjisini koruyordu.

“Oldu.” dedim gülümseyerek.

Bakışlarım vücudunda kısa bir tur atıp tekrar yüzüne döndü. Üzerine giydiği mavi bluz gözlerinin rengini iyice ortaya çıkarıyordu. Ona her baktığımda bakışlarım ister istemez gözlerine kayıyor, okyanus ve denizlerin bile veremediği o huzuru bulur gibi oluyordum. “Anlaşılan yine bir şeyler yazıyorsun.” dedi. Bakışları kapattığım defterdeydi.

“Evet.” dedim kelimeyi uzatarak.

“Peki ben ne zaman okuyacağım?”

Dudaklarımı büzüp düşünüyormuş gibi yaptım. “Hımmm, bir düşüneyim.” dediğim sırada Yasemin önümdeki defteri almaya yönelik bir hareket yaptı. Deftere daha yakın olduğum için ondan önce davranıp hızla defteri arkama sakladım. “Bu hareketin yüzünden bitmeden okuyamayacaksın.” dedim gülerek. Yasemin hızla ayağa kalktığında bakışlarımla onu takip ettim. Başındaki, ilkbahar çiçeklerinin bezeli olduğu bonesinin ipini sıkarak önümde dikildi. İşaret parmağını tehtidvari bir şekilde havada sallayıp diğer elini beline yerleştirdi. “O defteri güzel saklasanız iyi edersiniz Eray Bey. Çünkü siz kemoterapiden kafayı bulmuşken gelip onu okuyacağım.” Bunu söylerken işaret parmağını başının hizasına, şakağının hemen yanına kaldırmış; daire çizerek kafasını meydan okuyan bir edayla sallamıştı. Aynı tavrı takındım.

“Elinizden geleni ardınıza koymayın Yasemin hanım.”

Ciddi konuşma kalıplarını kullanarak onunla şakalaşmak beni mutlu ediyordu. Gözlemlediğim üzere onda da aynı etkiyi yaratıyordu.

Başlarda iki hastalıklı bedenin, ruhlarını sağlam tutmak için birbirlerine duydukları ihtiyaçtı arkadaşlığımız. Ama sonralarda onu bir kardeş gibi görmeye başlamış, kendimden çok onun için endişelenir olmuştum. O güzel, yaşına oranla oldukça güçlü olan kız; bu hastaneyi benim için çekilir kılıyordu.

Yasemin, komik tehdidini savurduktan sonra sabah sabah bana sataşma rutinini halletmesinin rahatlığıyla omuzları dikleştirdi. Tam arkasını dönüp kapıya doğru adımlayacaktı ki birden durdu ve benden tarafa baktı. Mavi gözlerinde anlamlandıramadığım bir muziplik vardı. “Bu arada,” diyerek yarım ağız güldü. Bakışları üzerimde dolaşırken “Üstüne başına özen göstersen iyi olur.” dedi. Tam nedenini soracağım an lafa atıldı. “Yeni bir hemşire geldi. Tam senin tipin.” Söylediği şeye gülüp yatağımdaki top yapılmış kağıtlardan bir tanesini ona doğru fırlattım. “Ya Yasemin! Git çiçekli akciğer resmi çiz.” Attığım kağıt Yasemin’in omzuna isabet ederken kahkaha atarak odamdan kaçar gibi çıktı.

“O eski Eray yok artık! Duydun mu?” diye bağırdım ardından. Boş duvarlara bağırmayı bırakıp önüme baktım. “Ah, bu kız beni ne sanıyor? Çapkınlık yapacak durumda değilim artık.”

Kısa bir zaman öncesinde aynı odada kalıyor olmanın verdiği bilgi paylaşma ihtiyacı şuan bana çelme takıyordu. Ona anlattığım şeyleri bana karşı kullanıp bundan zevk alıyordu. Böyle söyleyince kulağa kötü bir şeymiş gibi gelse de aslında öyle değildi. Bu bizim, kan bağı olmamasına rağmen nasıl iyi abi kardeş olabileceğimizin kanıtı gibiydi.

Kanserle 23 yaşında tanışmıştım. Bazı belirtileri fark etsem de hep ertelemiş, görmezden gelmiştim. Ta ki uzun bir maç sonrası iyice nefes alamamaya başladığım zamana kadar. O geceyi asla unutmuyorum. İlk defa öleceğimi düşünmüştüm. O âna kadar hayatın değerini anlamayan kalın kafam nefes alamamanın zorluğuyla birden incelmişti. Gözümdeki perdeler tek tek kalkmış, ben hayatın acı gerçekleriyle dımdızlak ortada kalmıştım. O lanet geceden birkaç gün sonra kanser olduğumu öğrenmiş ve vakit kaybetmeden tedaviye başlamıştım. Ama doktorlara göre kaybedilen vakit çoktan kaybedilmişti. Çünkü teşhisim konduğunda 3. evreye kadar ilerlemiş bir hastalıkla karşı karşıyaydım. Tümör diyaframımın üst kısmındaki nodlardan akciğerime sıçramış ve bir kısmına yayılmıştı.

Burada doktorluk yapan, aynı zamanda babamın yakın bir arkadaşının oğlu Emre’nin aracılığıyla hastaneye yatmış; çok daha gerçekçi, acı bir mücadeleyle karşı karşıya kalmıştım. Artık her gözümü açtığımda hastanede olduğumu görüyordum. Lanet olası hastalığım yüzünden kalbim, üzüntünün bataklığına batıyor, çırpındıkça daha çok dibe çekilmeme neden oluyordu.

Bu güne kadar kaç tane merdiven çıktıysam hepsini yuvarlana yuvarlana geri inmiştim. Arkadaşlarımla bağımı koparmış, kendimi yalnızlığa esir etmiştim. O zamanlar yapılabilecek en mantıklı şey yalnız ölmek gibi geliyordu. Hâlâ öyle gelse de Yasemin’in iyileştiğini görecek kadar yaşamayı çok istediğimi fark ettim. Onu sadece birkaç aylığına tanısam da o yanımdayken kalbime dolan hissi, anne ve babamdan dahi alamadığımı anlamış, en yakınıma kadar sokulmasına izin vermiştim.

Ailesiyle arasında mesafe olan bir çocuk olarak büyüdüğümden onu kendime aile seçmiş dahi olabilirdim. Ya da aile seçilebilecek bir şey olsaydı; seçeceğim kişi o olurdu.

⇝♡⇜

نهاية الفصل

47 تعليق