''Hava simsiyahtı, gökyüzü yırtılırcasına gürlüyordu. Anne bir masal okuyordu, ''hoşça kal bebeğim'' diyordu. ''Güçlü kal. Yıldızlar yolun olsun.''
28 Haziran 2008
Aylar, bir şerit gibi ilerliyor, günler su gibi gidiyordu, zamanın içindeki kum saatindeki kumlar azalıyordu. Her gün, her dakika yaptığı gibi yine ellerini karnına koydu Hayat Hanım, yine penceresinde oturuyor, Güneş'in değdiği papatyaları izliyordu. Yaz gelmişti.
Odasına doğru ilerliyordu kadın. Kızı odasında resim çiziyordu. Yatağının ucuna gelince, karnına saplanmış bir acı hissetti, kadının yüzü gerildi, elleri bebeğini korumak istercesine yine karnındaydı.
Acı dayanılmaz bir hal aldı, Hayat Hanım güçlü bir çığlık attı. Küçük kızı koşarak annesinin yanına gelmişti. Ecel olmadığı kadar panikti.
''Anne!'' Annesi için endişeleniyordu. Hayat Hanım acıya dayanamadı, yatağının ucuna oturdu, suyu gelmişti. Suyuyla beraber gelen kanıda gören kadın, daha güçlü bir çığlık attı. Ecel koşarak komşusu Nurcan Hanım'ın kapısını tıklattı.
''Annem hamile, yardım edin.'' Ecel ve Nurcan Hanım koşarak evin içine gelip Hayat Hanımın' odasına geldi. Hayat Hanım yatağındaki battaniyeyi sıkıyor, çığlık atıyordu.
''Hastaneye yetişemez, bebeğin kafası görünüyor.'' Ecel anlamamıştı. ''Bana hemen sıcak su ve bir çarşaf getir kızım.'' Ecel koşarak bir çarşaf getirdi. Mutfaktaki sıcak suyu bir kaba doldurup onu da getirdi.
Nurcan Hanım çarşafı Hayat Hanım'ın bacaklarından geçirdi. Hayat Hanım bağırıyordu, çığlığı bütün İstanbul'u titretecek kadar yankılıydı. Kadının her tarafı terlemişti, battaniyeyi sıkmaktan yırtılır duruma geliyordu.
''Haydi, biraz daha Hayat.'' Nurcan Hanım, çarşafın altından Hayat Hanım'a sözler söylüyordu, bebeği o kurtaracaktı.
Ecel annesinin bir elini sıkıca tutuyor, terleyen alnını siliyordu, saçlarını okşuyor ve bir yandan da ağlıyordu. ''Anne, seni seviyorum lütfen ağlama.'' Hayat Hanım ağlıyordu, hem ağlayıp hem bağırıyordu.
''Ecel.'' Kadının zar zor söyleyebildiği cümleler Ecel'i daha çok ağlatmıştı.
''Ecel ağlama, hiçbir zaman,'' Hayat Hanım bir kez daha ıkındı. ''Ağlama, ve asla boyun eğme, güzel kızım.''
Ecel ağlayarak kendi gözlerini umursamayıp, annesinin göz yaşlarını sildi.
''Kendine ve kardeşine iyi bak, o sana emanet, sizi çok seviyorum.'' Hayat Hanım son bir kez daha en güçlü sesiyle bağırdı, son bağırışıydı.
Hayat Hanım'ın başı yastığın diğer ucuna, Ecel'in kucağına düştü. Odadaki çığlık sesleri kesilmişti. Ecel anlamamıştı. Odayı ağlayan bir bebeğin sesi doldurmuştu. Ecel'in son göz yaşı annesinin gözlerine akmıştı. Hayat Hanım'ın yüzünden bir damla gözyaşı akmıştı, Ecel'in gözyaşı.
''Anne uyan kardeşim doğdu.'' Ecel bunu çok kısık bir sesle söylemişti. Sesinin tınısında bir heyecan yoktu. Hayat Hanım'ın ölü bedenini bir kez sarstı. ''Anne, uyan.'' Uyanmamıştı.
Ecel'in gözyaşları, ilk kez böylesine hızlı akıyordu. ''Anne uyan.'' Bu kere daha yüksek sesle söylemişti, annesini daha hızlı sarsmıştı.
Hayat Hanım ölmüştü.
Hayat Hanım'ın bu Dünya'da ki mücadelesi bitmişti. O artık asla uyanamayacağı bir rüyaya dalmıştı.
Ecel öylesine güçlü haykırmıştı ki, annesinden sonra İstanbul'da yankılanan en yüksek ses gibiydi.
Maysa doğmuştu.
Maysa 'yazın açan çiçek' demekti. Hayat Hanım ölmeden önce son kez papatyalara bakmıştı, yaz geliyordu. Maysa'da yazın doğan bir çiçekti. Yazın açan çiçek. Güzel ve parlak günlerin müjdesi, güneşli günlerdi Maysa.
Her masal mutlu sonla bitmezdi.
…
Topuklu ayakkabılarımın tıkırtısı Velouro Bloom'un girişini dolduruyordu. Üzerimde siyah kumaş pantolonum ve gömleklerimden biri vardı. Dik başım ve omuzlarımla asaleti yürütüyordum.
Geçen geldiğimdeki gördüğüm kızı yine görmüştüm. Beni görünce yanıma yürüdü.
''İdil Hanım, buyurun kartınız.'' Kızın elindeki kartı aldım, bu çalışan kartıydı. Üzerinde İdil Tozpembe yazıyordu yani sahte adım.
''Teşekkür ederim Yaprak.'' Kızın yaka kartında adı yazıyordu.
''Benimle depoya gel, orada yeni gelen ürünler olacak stantlara yerleştirelim.'' Başımı aşağı yukarı sallayıp, Yaprak'ı takip ettim, asansöre binip inip deponun önüne geldik. Buranın deposu bile koskoca bir mağaza kadardı.
Luvira Aytora düşündüğümden daha zengin bir kadın olmalıydı. Abisi Gazin Aytora'nın yüzünü bile bulamamıştım.
Yeni gelen markanın ürünlerinin olduğu kolileri tekerlekli bir yürütecin üzerine bırakıp, tekrar asansöre binip giriş kata çıktık.
Kumral bir çalışan çarptığı raftaki ürünleri yere düşürmüştü. Eli ayağına dolanmıştı, kız ne yapacağını bilemedi. Yanımdan geçen Luvira'nın asistanı Selin'i gördüm. Kızın olduğu yere sinirlice ilerliyordu.
''Sen ne yaptığını zannediyorsun, nasıl bir zarara soktuğundan haberin var mı? Luvira Hanım birazdan gelecek, bu şekilde mi görecek?'' Kız tir tir titriyordu. Gidip haddini bildirmek vardı, kimse kimseyle böyle konuşamazdı. Dişini sık Ecel. Dişini sık kızım, kardeşin için.
Tam tokat atacaktı ki havadaki tokadı yakalayan bir kadın belirdi, bu oydu.
Luvira Aytora.
Sivri çenesi, belirgin elmacık kemikleri, orantılı yüzü ve üzerine attığı beyaz kürkü ile adeta buranın sahibi olduğunu belli ediyordu. Yaptığı keskin makyajı ve giyimiyle zarafetini gizlemiyordu.
''Sen ne yaptığını zannediyorsun?'' Sivri cümlesi ile etrafı adeta buz kesmişti. Çalışanlar ellerini önlerinde birleştirip itaatkâr bir şekilde başlarını eğmişti. Ben hariç. Sahte kimliğim gereği olsa bile başımı kimsenin önünde eğmem. Kim olursa olsun.
''Üzgünüm efendim.'' Az önce ahkam kesilen Selin'in şimdi korkak bir fareden farkı yoktu.
''Burada çalışıyorsunuz, ve belirli maaşlar alıyorsunuz. Luvira Aytora'nın işletmesinde bu nasıl rezillik!'' Kadının siniri gözlerinden okunuyordu, soluduğu her nefes buradaki çalışanları korkutuyordu.
''Özünüz olan saygıyı böyle ucuz numaralarla yitirmeyin.'' Yerdeki kırılan ürünleri elleriyle toplayan kızın kolundan tutarak kaldırdı. Ardından Selin'e buz gibi bakışlarını çevirdi.
''Kovuldun.'' Selin'in kendini açıklayacak bir cesareti yoktu. Aytora Yerdeki ürünlerin camlarını yürürken topuklu ayakkabılarıyla ezerek ilerlemişti. Çıtırdayan cam seslerini umursamayıp, benim gözlerime bakarak ilerlemişti.
Kısa süreliğine yüzümde gezinen bakışları bir şeyler anlatır gibiydi, ya da bana öyle gelmişti.
Vaktin geri kalanını depodaki ürünleri stantlara yerleştirerek harcamıştım. Müşteri'lerin tarif ettiği ürünleri onlara veriyor, yeni gelen ürün reklamı yapıyordum.
İş vaktim bitince dışarıya çıkıp arabamı eve doğru sürmüştüm.
…
''Öykü çikolatalı sütümü sen mi içtin, ya o son kalandı.'' Yakamoz'un tatlı isyanı evde küçük çocuk etkisi yaratıyordu.
''Ben içmedim Efsane içmiş görmüyor musun, dudağının kenarında çikolata kalmış.'' Öykü, Efsane'yi ispiyonlayınca bütün yüzler Efsane'ye dönmüştü.
''Her şeye Efsane, Efsane. Ne yapayım ayrıca yarısını Nifda içti.'' Bu sefer bütün yüzler Nifda'ya dönünce, Nifda söyleyecek bir şey bulamadığından beni ispiyonlamaya karar verdi.
''Ecel'in odası süt kokuyor.'' Ne.
Bütün yüzler bu sefer bana dönünce, hepsi birden gülmeye başladılar. Yakamoz ve Efsane geleli 1 hafta olmuştu, Öykü ve Nifda'yla çok iyi anlaşmış ve hemen kaynaşmışlardı. Hepsi kocaman kadınlardı ama bazen küçük çocuklardan farkları kalmıyordu.
''Başlatmayın sütünüze, ben içmedim.'' Cevabımla herkes bir anda sessizleşip, dağıldılar.
Dakikalar sonra Öykü konuştu. ''Sıkılanlar el kaldırsın.'' Herkes elini kaldırınca bende elimi kaldırdım. Öykü acaba yine ne yapacaktı?
''Eğlence isteyenler el kaldırsın.'' Bu sefer herkes elini kaldırınca ben kaldırmamıştım. Öykü'nün eğlence anlayışını biliyordum.
''Maalesef Ecel'cim kaybettin, gidiyoruz.''
''Nereye gidiyoruz.'' Diyen Yakamoz'un sesi odayı doldurdu.
Öykü şeytanice gülümseyince, anlamıştım.
…
1 saat süren hazırlıktan sonra herkes salonun ortasında belirmişti. Bar'a gidiyorduk, herkes süslenip püslenmişti.
Yakamoz kıvırcık saçlarına yakışır kahverengi mini bir elbise tercih etmişti. Efsane kırmızı renginde kadife kumaşlı bir elbise tercih etmişti. Öykü lacivert bir elbise giyip, Nifda ise bordo bir elbise tercih etmişti.
Ben ise siyah, ipleri arkadan bağlamalı bir elbise tercih etmiştim. Işıltılı bir makyaj yapıp, elbisemle uyumlu simsiyah ucunda taşlı kurdeleli bir topuklu ayakkabı tercih etmiştim.
''Aleve gel, aleve gel, yakıyorsunuz bebekler.'' Efsane'nin tatlı yorumlarıyla hepimiz gülümsedik, gerçekten hepimiz ayrı ayrı göz kamaştırır olmuştuk.
Dışarı çıktığımda arabanın anahtarı yine havada benim elime düşmüştü.
...
Tesadüflere ihtimal verir miyim bilmiyorum ama şu an karşımda yine o vardı. Ezel yine buradaydı. Yanında birkaç arkadaşıyla gülüyor ve kadehini yudumluyordu.
Öykü ve Yakamoz zilzurna sarhoş olmuştu. Nifda ve Efsane ise lavaboya gitmişlerdi.
Beni fark edip yanıma doğru geliyordu, yürürken ki adımları bile sanki onun bir parçasıydı. Gözleri beni bulmanın sevinciyle mi parlıyordu, bilmiyordum.
''Çiçeklerim size umarım ulaşmıştır.'' Evet ulaşmıştı, beyaz laleler odamın bir parçasıydı.
''Çiçeklerinizi aldım, teşekkür ederim.'' Gözlerime bakarken beni çözmeye çalışıyor gibiydi, narin ve güzel bakıyordu, anlamlı ve derin.
''Beyaz laleler sizin için güzel mavilikleri de mi simgeliyor?'' Notta böyle yazıyordu, benden bir parça eklemişti, maviliği benden ilham almıştı.
''Sizden sonra evet.'' Kalbim benimle oyun oynuyordu, ritimlerim bir cihaza bağlı gibiydi, ve sürekli yükselen çizgiler olduğuna emindim.
Gülümsedim. Gülümseyince o da gülümsedi, gülerken 2 tane çukur oluşmuştu yanağında, gamzeleri derindi.
Bakışmalarımızı bölen gelen Yakamoz ve Öykü'ydü.
''Artık gidelim mi Ecel.'' Yakamoz sarhoştu, cümlesinin ardından durduğu yerde tökezlendi. Öykü ise Yakamoz'un kolunda saf saf bana bakıyordu.
Nifda ve Efsane'de 2 saatlik süren lavabo turundan sonra yanımıza geliyordu. 4'ü yanyana gelip kapıdan çıkışa doğru ilerliyordu.
Gözlerimle son kez gözlerine 'hoşça kal' diyebildim, o da sanki gözleriyle 'yine görüşeceğiz' der gibiydi, hayır konuşmamıştık bunlar gözlerimizin mesajıydı.
Yanından ayrılıp kendimi dışarı kızların yanına atmıştım. Saniyeler sonra arkamdan gelen Ezel'i fark ettim, ardından masadayken gülerek konuştuğu arkadaşı gelmişti.
Yakamoz yanıma gelip kolunu boynuma dolamıştı. Diğer üçlü çoktan arabaya binmişlerdi, uyuduklarını düşünüyordum.
''Abi ne zaman gidiyoruz?'' Ezel'in yanındaki adam konuşmuştu. Kardeşi miydi?
''Gideceğiz Aryen.'' Ezel'in konuştuğu kişi yanındakiydi ama göz teması benden hiç ayrılmamıştı.
Hiç beklenmedik bir şekilde Yakamoz konuşmaya başladı.
''Demek adın Aryen.'' Yakamoz'un sesi küçümsercesine çıkmıştı, daha önce tanışıyorlar mıydı? İmkansızdı yoksa adını bilirdi.
''Bana bak kıvırcık.'' Aryen'in parmağı hesap sorar gibi yukarı kalkınca, şaşkınlığımı gizleyememiştim.
Yakamoz elindeki su şişesini açıp adının Aryen olduğunu öğrendiğim adamın gömleğine döktü. Aryen beklemediği üzere titreyerek geri çekildi.
''Bu benim elbiseme şarabı döküp özür dilemediğin içindi.'' Yakamoz'un elbisesinde bir ıslaklık vardı ama elbisenin rengi koyu olduğu için belli olmuyordu. Yakamoz intikam aldığı için başını gülerek kaldırdı.
''Manyak mısın kadın, bilerek mi döktüm?'' Aryen'in isyanı Yakamoz'u güldürdü.
''Evet, bilerek döktün.''
''Bilerek dökmedim, ama sen bilerek döktün.''
''Evet.''
Yakamoz'un dürüst cevabı, karşısındaki adamı sinirden delirtmişti. Yakamoz saçlarını savurarak elini tekrar boynumdan geçirdi. Yakamoz küçükken de böyleydi, haksızlığa gelemez, ona yapılanı yapardı.
''Bana bak kıvırcık, saçlarını yolmama az kaldı ha?'' Tehditi karşısında gülmemek için yanağımın içini ısırdım. Ezel de benim gibi olayı izliyordu.
''Aa tehdite bak, yolsana saçımı, bak neler yapıyorum!'' Aryen ellerini başını ovuşturdu.
Yakamoz beni arabaya doğru sürükleyince, Aryen'de Ezel'i arabaya doğru sürüklüyordu. Yakamoz ve Aryen'in kısa süren kavgası, üzerine geceki şokumuzu da yaşayıp arabanın sürücü koltuğuna geçmiştim.
Arkama baktığımda, arka koltukta Nifda, Öykü ve Efsane uyuyordu. Öykü ikisinin ortasında uyuyor, başını Nifda'nın dizine koyup ayaklarını da Efsane'nin dizine katlamıştı. Delilerim arabaya bindiklerine göre yola koyulabilirdim.
''Hayvan herif, üzerime şarabı döküp özür bile dilemiyordu yüzsüz.'' Yakamoz'un şikayetiyle gülerek gaza basmıştım.
Yolda giderken bir kütüphaneyi geçmiştik. Kütüphane sapsarıydı. Üzerinde Maysa Kitapevi yazıyordu. Küçük kardeşimin yarası yine soyulmuştu. Eğer ki küçükken böyle bir yere gelseydi, ondan mutlusu olmazdı. Benim kardeşim küçük şeylerle mutlu olmaya bayılırdı.
Bir masala, bir deftere, bir öpücüğe.
Gökyüzünde sayısız yıldız vardı yine. Sayamayacağım kadar. Gözlerimi saniyelik hızla kapattım.
''Bütün dileklerim senin olsun Maysa.''
Bütün yıldızlar bir senin dileğini tutsun, yoluma ışık olsun, beni sana götürsün.