Annemin yüzünü hatırlamıyorum.
Bana hep benzediğini söylerlerdi.
Gözlerimin ondan kaldığını.
Aynaya baktığımda bir yabancı görmüyorum.
Ama bir tanıdık da yok.
Sanki birinden eksik doğmuşum gibİ
Babam uzun süre evdeydi aslında.
Ama varlığıyla yokluğu arasında fark olmayan insanlardan.
Aynı masada otururduk, aynı evde yaşardık…
Ama konuşmazdık.
Ben büyüdükçe, o küçüldü.
Babam bazen bana bakardı.
Ama o bakış…
bakmak değildi.
Hatırlamaktı.
Yanlış bir şeyi.
Gözlerimde bir şey arardı bazen.
Bulamayınca bakışını kaçırırdı.
Ne aradığını hiç sormadım.
Cevabını biliyordum.
Abim hep oradaydı.
Benim yerime konuşan,
benim yerime gülen,
benim yerime yaşayan biri gibi.
Ama hiçbir zaman “yerime” değildi.
Yanımdaydı.
Bir keresinde…
mutfakta yalnızdık.
Sessizlik vardı.
Ben su içiyordum.
Bardağı masaya koyarken elim kaydı.
Düştü.
Kırıldı
Ses çıkınca babam döndü.
Göz göze geldik.
O an…
ilk kez gerçekten baktı bana.
Ama o bakışta öfke yoktu.
Daha kötü bir şey vardı.
“Sen…” dedi.
Durdu.
Sanki devam etmek istemiyordu.
Ama etti.
“Sen olmasaydın…” dedi.
Cümleyi bitirmedi.
Ama gerek de yoktu.
Ben o cümleyi tamamladım.
Kendi içimde.
O günden sonra…
ev daha sessiz oldu.
Babamın gittiği günü hatırlıyorum.
Kapıyı çarpıp gitmedi.
Bağırmadı.
Sadece… gitti.
Bir sabah uyandığımda yoktu.
Masada yarım kalmış bir çay bardağı vardı.
Soğumuş.
O gün anladım.
Bazı insanlar sessiz gider.
Ve o sessizlik… en çok ses çıkaran şey olur.
“Ben varım” demişti abim
O gün.
Kısa bir cümleydi.
Ama o evde kalan tek şey oydu.
Zaman geçti.
Geçtiğini fark etmeden geçti.
Ben büyüdüm.
Abim büyüdü.
İkimiz de kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek için okuduk
Abim asker oldu hatta evlendi çocuğu bile olacak ben hala okuyorum son sınıf öğrencisiyim okul öncesi öğretmenliği okuduğum için staj yapıyorum
Abim çoğu zaman işinden dolayı evde olmuyor
Alışmıştım aslında.
Onun yokluğuna değil…
yokluğuna alışmak zorunda kalmaya.
Mesaj atardı bazen.
Kısa, net.
“İyiyim.”
“Merak etme.”
Ben de inanırdım.
İnanmak kolaydı.
O gün de sıradan bir gündü.
Çocuklar yine aynıydı.
Gülüyorlardı.
Bir tanesi annesini çizdi.
Gülümsedim.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Eve geldiğimde sessizlik vardı.
Normaldi.
“Abi?” diye seslendim.
Cevap gelmedi.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Çantamı bıraktım.
Her şey yerli yerindeydi.
Ama içimde bir şey… değildi.
Kapı çaldı.
Bir kere.
Sonra bir daha.
Kapıya yürüdüm.
Elimi kapı koluna koyduğumda durdum.
Nedenini bilmiyorum.
Sadece… bir an durdum.
Sonra açtım.
Karşımda bir adam vardı.
Üzerinde üniforma.
Duruşu düzgün.
Yüzü sakin.
Ama gözleri…
Gözleri öyle değildi
“Derin.” dedi.
İsmimi biliyordu.
Başımı hafifçe salladım.
“Evet?”
Bir süre konuşmadı.
Sanki kelimeleri seçiyordu.
Ya da… söylemek istemiyordu.
“Başın sağ olsun...”
Cümle çok kısaydı.
Ama içinde bir şey vardı.
Ağır.
Anlamadım.
Gerçekten anlamadım.
“Ne?” dedim
Gözlerini benden kaçırdı.
Sonra tekrar baktı.
“Emir…” dedi.
Durdu.
“Şehit düştü.”
Dünya değişmedi.
Sesler kesilmedi.
Hiçbir şey dramatik olmadı.
Sadece…
İçimde bir şey yerinden oynadı
“Hayır.” dedim.
Çok kolay çıktı.
“Yanlış ev.” dedim sonra.
“Sen… yanlış biliyorsun.”
Bana baktı.
Bir şey demedi.
Bu daha kötüydü.
Sadece yüzüme acımayla bakıyordu
“Abime bir şey olmadı ki..”
Sanki açıklama yapıyormuşum gibi.
Sanki ikna etmem gerekiyormuş gibi.
Ama sesim yavaşladı.
Kelime bulamadım.
Çünkü…
İçimde bir yer çoktan anlamıştı. Kalbim
Gözlerim doldu.
İstemeden.
Kontrol etmeden.
Kapıya tutundum.
Ayakta durmak zorlaştı.
“Hayır…” dedim bir kez daha.
Ama bu sefer…
İnanarak söylemedim
Bacaklarım beni taşıyamadı.
Yavaşça aşağı indim.
Ağlamaya başladığımı fark etmedim.
Sadece…
Duramadım.
Üniformasını tuttum.
Ne zaman yaptım bilmiyorum.
Sanki düşüyormuşum da tutunacak bir şey bulmuşum gibi.
Ve ağladım.
Sessiz değil.
Saklamadan.
O hiçbir şey demedi.
Sadece…
Yanımda durdu.
Kapının önünde
iki insan vardı.
Biri her şeyini kaybetmişti.
Diğeri… ne diyeceğini bilmiyordu.
Ağlamak… durmadı.
Ne kadar sürdü bilmiyorum.
Zaman o anlarda ölçülmüyor zaten.
Sadece geçiyor.
Ya da geçmiyor.
Bir süre sonra sesim kesildi.
Ama içimdeki şey… devam etti.
Boşluk gibi.
Ellerim hâlâ onun üniformasındaydı.
Fark ettiğimde bıraktım.
Yavaşça.
Sanki dokunmamam gereken bir şeye dokunmuşum gibi.
Geri çekildim.
Duvara yaslandım.
Gözlerimi sildim ama…
hiçbir şey değişmedi.
“Ne zaman?” diye sordum.
Sesim kısıktı.
Zor çıktı.
Bir an sustu.
Sonra:
“Dün gece.” dedi.
Dün.
Ben uyurken.
Ben hiçbir şey bilmiyorken.
Başımı salladım.
Anlamaya çalışır gibi.
Ama anlamıyordum.
“Yalnız değildi.” dedi sonra.
Gözlerim istemeden ona döndü.
İlk kez.
Gerçekten baktım.
“Ben vardım.”
Cümle kısa.
Ama ağırdı.
Bir şey söylemedim.
Söyleyemedim.
Sadece baktım.
Uzun uzun.
Sonra bakışlarımı kaçırdım.
Çünkü…
içimde garip bir şey hissettim.
Adını koyamadığım.
Ama hoş olmayan.
Kızgınlık değildi.
Ama boş da değildi.
“Nasıl?” dedim.
Bu sefer cevap vermesi daha uzun sürdü.
“Operasyon sırasında…” dedi.
Devam etmedi.
Zaten gerek yoktu.
Başımı eğdim.
Ellerime baktım.
Titriyordu.
“Görmek istiyorum.” dedim.
Ne dediğimi düşünmeden.
Bir an sessizlik oldu.
“Derin…” dedi.
Sesinde bir şey vardı.
Uyarı gibi.
Ya da… acıma.
Başımı kaldırdım.
“Abi…” dedim.
Sadece o kadar.
Cümle kuramadım.
Gözlerimi kapattım.
Derin bir nefes almaya çalıştım.
Ama olmadı.
“Yarın…” dedi.
“Yarın getirecekler.”
Yarın.
Bu kelime…
hiç bu kadar ağır olmamıştı.
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Ama dengem bozuldu.
O bir adım attı.
Durdu.
Yardım etmek istedi.
Ama emin olamadı.
Ben de istemedim.
Duvara tutunarak kalktım.
“Su…” dedim.
Neden söylediğimi bilmiyorum.
Başını salladı.
Mutfağa geçti.
Ben olduğum yerde kaldım.
Evin içi aynıydı.
Hiçbir şey değişmemişti.
Ama her şey değişmişti.
Duvarlara baktım.
Eşyalara.
Kapıya.
Az önce…
her şey normaldi.
Şimdi…
hiçbir şey tanıdık değildi.
O geri geldi.
Elinde bir bardak.
Uzattı.
Aldım.
İçmedim.
Sadece tuttum.
“Birini aramak ister misin?” dedi.
Kimi?
Cevabı düşündüm.
Bir saniye.
İki.
Sonra başımı salladım.
“Hayır.” dedim.
Sesim düz çıktı.
Bir an sustum.
Sonra aklıma geldi.
“Sena abla…” dedim.
Kelime ağzımda zor döndü.
“…babaannemler.”
Gözlerimi kaldırdım.
“Onlara haber verdin mi?”
Boran’ın bakışları bir an değişti.
Kısa bir an.
“Verdim.” dedi.
“Onlar… biliyor.”
Başımı yavaşça salladım.
İçimde bir şey daha çöktü.
Gerçek… yayılıyordu.
Herkese.
“Sena…” dedim bu sefer daha kısık.
Boğazım düğümlendi.
“İyi değil.” dedi Boran.
Kısa.
Net.
Gözlerimi kapattım.
Zaten iyi olamazdı.
“Derin…”
Ses tonu değişmişti.
Daha ciddi.
Gözlerimi açtım.
“Emir…” dedi.
Durdu.
Kelimeyi seçer gibi.
“Emir, gitmeden önce…”
İçimde bir şey gerildi.
“…seni ve Sena’yı bana emanet etti.”
Sessizlik.
O cümle…
odanın içinde kaldı.
Hiçbir şey söylemedim.
Çünkü…
ne hissedeceğimi bilmiyordum.
Emanet.
Bu kelime…
ağırdı.
Başımı çevirdim.
“Hazırlan.” dedi.
Kaşlarım hafif çatıldı.
“Nereye?”
“Babaannene.”
Hemen cevap vermedim.
Etrafa baktım.
Bu eve.
Her şey olduğu yerdeydi.
Ama ben…
değildim.
Başımı yavaşça salladım.
Karşı çıkmadım.
Çünkü…
kalamazdım.
Ne aldığımı hatırlamıyorum.
Ne koyduğumu.
Sadece hareket ettim.
O kapıdan çıkarken…
arkama bakmadım.
Bakarsam…
kalırım sandım.
Araba sessizdi.
Camdan dışarı baktım.
Her şey normaldi.
İnsanlar yürüyordu.
Arabalar geçiyordu.
Hiç kimse bilmiyordu.
Dünya…
devam ediyordu.
Ben etmiyordum.
Babaannemin evine geldiğimizde…
kapı açıktı.
İçeriden ses geliyordu.
Ağlama sesi.
Ayaklarım bir an durdu.
Boran kapıyı açtı.
İçeri girdik.
Salon kalabalıktı.
Ama ben kimseyi görmedim.
Sadece onu.
Sena.
Yerdeydi.
Saçları dağılmış.
Gözleri şiş.
Bir yandan ağlıyor bir yandan da karnını tutuyordu
Ağlamaktan sesi kalmamıştı.
Ama hâlâ ağlıyordu.
Onu o halde görmek…
Bir şeyin gerçekten bittiğini hissettirdi.
Adım attım.
Dizlerim titredi.
Yanına çöktüm.
“Sena abla…” dedim.
Sesim çıktı mı, emin değilim.
Başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Bir saniye.
Sonra…
bana sarıldı.
Sıkıca.
Nefes alamayacak kadar.
Ve o an…
tekrar başladım.
Ağlamaya.
Bu sefer daha sessiz.
Ama daha derin.
Onun omzunda.
Onunla birlikte.
Odaya baktığımda…
Boran kapının yanında duruyordu.
Sessiz.
Uzak.
Ama gitmemişti.
Gitmeyecekti.
Ve ben…
bunu o an anladım.