"Daha kaç kere söylemem lazım? O gün çemberi bozan ben değildim!" dedim sesimi yükselterek.
Marion'da yaşadıklarımızdan sonra Karan'ın evine geri dönmüştük. Gelir gelmez çalışma odasına geçmiş, tekrardan sorguya çekilmeye başlamıştım.
"Çemberin yıllardır bu dünyada görülmeyen bir Myriad tarafından bozulduğuna inanmamızı beklemiyorsun herhalde?" diye sordu Ulaş. Sesinde ince bir alaycılık, kıvrılan dudaklarında ise belirgin bir kibir vardı. Gözlerindeki zeki ışıltı ile odanın her köşesini kontrol eder gibiydi. Etrafını süzerken bile gözleri bana kilitlemiş, her hareketimi dikkatlice izliyordu.
"Yine söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum! Myriad da ne? Ayrıca o gün yaşananları siz de gördünüz! Konteynerlerin arasında o canavarı kovalarken-"
Ulaş'ın alaycı gülümsemesi birden yerini sert bir kahkahaya bıraktı. "Canavar mı?" dedi sözümü keserek, sesindeki dalga geçer ton beni rahatsız etmeye yetmişti. "Bilinçli bir şekilde mi cahilliğini gizliyorsun, yoksa gerçekten bu dünya hakkında hiçbir şey bilmiyor musun, ayırt etmekte zorlanıyorum!"
Tam da bahsetmek istediğim noktaya parmak basmıştı. Bunu fırsat bilip "Heh! Ben de en başından beri bunu söylüyorum ya! Hiçbir şey bilmiyorum." dedim kendimden emin bir şekilde. Cümle sonunda sadece Ulaş'a değil, odanın ortasında çalışma masasına oturmuş Karan'a ve onun hemen yanında tekli koltukta bekleyen Aras'a da bakmıştım.
Aras, göz göze gelince yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya dahil oldu. "Hiçbir şey bilmediğine inanmamız zor Melina. Buraya ait olmadığını söylüyorsun ama bu imkansız. Belki Karan bahsetmiştir, yine de tekrarlamak istiyorum..."
Devam etmeden önce göz ucuyla Karan'a baktı ve onaylayıcı bir hareketle karşılaşınca bana dönüp cümlesini tamamladı. "Çünkü dünyalar arası geçişlerin bazı kötü sonuçları var ve bu sonuçlar yüzünden yüzyıllardır başarılı bir şekilde geçiş yapılamıyor. Senin de sonuçlardan bağımsız bir şekilde burada bulunman mümkün değil."
"Ayrıca seni ilk bulduğumuzda üzerine tuttuğumuz alet bizim gibi Praetor'ların sıklıkla kullandığı bir tarama cihazı. Kimliğini gösteriyor gibi düşünebilirsin. Senin üzerine tuttuğumuzda Ametrin olduğunu gösterdi. Bu büyülü cihazlarda hata payının sıfıra yakın olduğunu düşünürsek geriye senin bir şeyleri gizlediğin seçeneği kalıyor. Tüm bunları göz önünde bulundurursak inanmıyor olmakta haklı değil miyiz sence de?"
Aras'ın anlattıkları için kendime birkaç saniye müsaade ettim. Sonunda içlerinden biri bana düzgün bir açıklama yapmaya başladığı için bir nebze de olsa rahatlamıştım. Ayrıca o kadar sakin ve kibar bir şekilde anlatmıştı ki odaya kasvetli bir enerji yayan diğer ikisine kıyasla Aras'ı kendime daha yakın hissetmiştim. Anlattıklarını hızlıca değerlendirip yanıtladım. "Sizin gözünüzden baktığımda anlayabiliyorum ama lütfen siz de benim açımdan düşünmeye çalışın."
Bu ricam üzerine Karan araya girdi. "Senin gözünden dinlediğimiz şeyler bu zamana kadar bir mantığa oturamadı. Öncekilerden farklı olarak ne anlatacaksın?" Aras'ın sakinliğinden sonra Karan'ın şüphe dolu sesi beni tekrardan gerçekliğe bağlamıştı.
"Farklı bir şey anlatmayacağım çünkü yalan söylemiyorum. Anlattıklarımı bir mantığa oturtamadıysanız bu benim problemim değil."
Bunun üzerine bana karşı bakışlarını derinleştiren Karan ''Tam olarak senin problemin!'' dedi sert bir şekilde. Yutkundum. Yüz ifadesi birden ürkütücü bir hale bürünmüştü. Görünüşüne aldırmamaya çalışarak ben de bakışlarımı sertleştirdim ve ''Gerçek problem ne biliyor musun? Burası! Buradaki her şey problemin ta kendisi!'' diyerek sesimi yükselttim.
Karan, bu sözlerime karşı odanın merkezine yürüdü ve tam karşımda durdu. Meydan okuyan bir kararlılıkla bana baktı. ''Bu ne cüret!'' diye haykırdı. İşaret parmağını aşağı yukarı doğru sallamaya başladı. ''Sen doğruları anlatana kadar bu odadan çıkmayacağız!''
''Daha önce sorgu odasında yaptığın gibi kaçmaya çalışırsan gerçek problem ne görmüş olursun!..'' diye ekledi. Bu cümleyle, odayı dolduran gerginlik daha da yoğunlaşmıştı.
Karan'ın sözlerinin yarattığı atmosferin altında ezildiğimi hissettim. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Karan'ın ciddiyeti, Ulaş'ın alaycılığı ve durumun karmaşıklığı arasında kalmıştım. Ve bir an için, gerçekten de bu odadan çıkamayacağımı hissettim. Kendi içimde yükselen öfkenin alevlerini bastırmaya çalışırken, gözlerimi bir anlığına kapattım. Ardından hızla ayağa kalktım, bedenimde sanki dışarı çıkmak için yanıp tutuşan bir ateş topu varmış gibi hissediyordum.
"Sen beni tehdit edemezsin! Kimsin ki sen? Kimsiniz siz? Ne haddinize?!" dedim, sözlerimi her bir hecesiyle birlikte odanın dört bir yanına savurarak. "Bana böyle davranmaya hakkınız yok! Bir daha sakın benimle bu şekilde konuşma!" Öfkeyle söylediğim bu sözler, gözlerimdeki ateşle birlikte daha da anlam kazanmıştı.
Bu sert tepkim karşısında Karan'ın yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi. Ancak bu ifade değişikliği hızla yerini soğukkanlı bir tavıra bıraktı. Karan, dikkatini benim üzerimden alıp arkadaşlarına doğru çevirdi. "Konuşmamız zaman kaybı." diyerek, öfkeyle kapıya doğru ilerlemeye başladı.
O sırada Aras hızlıca kalkıp arkadaşının önüne geçti ve gitmesini engelledi. "Duygularını kontrol et. Anlamak için konuşmak zorundayız." dedi ciddi bir şekilde.
"Buna vaktimiz yok!" Karan'ın sinirli sesi odada yankılandı. Yüzünde beliren hiddetli ifade, kelimelerinin ağırlığını daha da pekiştirdi.
Aras ve Karan arasında geçen hızlı bakışmaların ardından, Karan ani bir hareketle kapıya yöneldi. ''Siz devam edin. Ben birazdan geleceğim." Karan'ın hızlı ve keskin sözleri, Aras'ın başka bir şey söylemesine fırsat bırakmadı.
Karan, odanın kapısını öfkeyle açtı ve tüm oda onun sinirli adımlarının yankısına tanıklık etti. Kapı hızla kapandığında, odayı kaplayan hava daha da ağırlaşmıştı. Onun yokluğunda, herkes bir süre sessizce bekledi.
Ardından Ulaş'a dönen Aras başıyla işaret edip "Sen de git. Ben hallederim gerisini." dedi ve bulunduğum koltuğa doğru ilerleyip yanıma oturdu. Ulaş, bana doğru sert bakışlar atarak odayı terk ederken oturduğum koltukta yanıma gelen Aras aramıza öyle dengeli bir mesafe bırakmıştı ki hem beni rahatsız edemeyecek kadar uzak, hem de kontrolü elinde tutabilecek kadar yakındı.
"Onlar adına özür dilerim." dedi sakin bir şekilde. "Tanıştığımız şu kısa süre zarfında fark etmişsindir ki ikisi de bayağı zorlayıcı olabiliyor."
Bu cümlesinin ardından omuzlarımdaki gerginlikten kurtulmaya çalıştım. Başımı hafifçe sağa sola sallayarak, omuzlarımı gevşettiğimi hissettim. Ardından, gözlerimi Aras'a çevirdim. Bir yanıt vermeden önce onu sessizce incelemeye karar verdim.
Aras'ın teni, Karan ve Ulaş'a kıyasla çok daha açık renkteydi. Kıvırcık sarı saçları omuzlarına doğru dökülüyordu, her bir bukle sanki altın ipliklerden örülmüş gibiydi. Yüzüne baktığımda bal rengi gözlerinin beni sakin ve ilgi dolu bir şekilde incelediğini gördüm. Dikkatli bir gözlemci gibi, en ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmamak adına her bir yanıma bakıyordu.
Sonra, yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirdi. Bu küçük ama anlamlı ifade, yüzündeki sıcaklığı ortaya çıkardı. Gülümsemesi bana rahatlatıcı ve sakin bir enerji vermişti.
"Sanırım sana inanıyorum." dedi, sözlerini odada dalgalanan sessizliğe bırakarak. Bu sözler odayı bir anda doldurmuştu, ses tonunda saklanan belirsizliğin çekiciliğiyle.
Onun bu tepkisine karşı şaşkınlığım yüzüme yansımıştı. "Ama az önce bana inanmamanızın sebeplerini açıklayınca ben düşündüm ki-" diye mırıldanmıştım ancak sözümü tamamlamama izin vermeden hızla devam etti.
"Sebepler hala geçerli." dedi, kelimelerini vurgulayan ciddi bir ifadeyle. "Mantıksal baktığımda sana inanmamı gerektirecek bir şey yok ortada. Ama bu sefer duygusal bakmak ve hislerimi ifade etmek istedim. Konuşmayı bir de böyle deneyelim."
Onun bu sözlerinden, rasyonel düşünme ve duygusal empati arasında bir denge kurmaya çalıştığını anladım. Sanki bana, mantıksal analizlerin ötesinde bir şeylerin var olabileceğini göstermeye çalışıyordu. Aras'ın bu hareketi, gözümde onun karakterine yeni bir boyut kazandırmıştı.
"Karan ile her konuşmanın gergin geçtiğini tahmin edebiliyorum. Bu yüzden senden ricam benimle sıfırdan rahat bir şekilde konuşman ve kendini hiçbir şekilde zorlamaman. Bunu yapabilir misin?"
Olumlu anlamda başımı salladım. Konuşma tarzı ve ses tonu üzerimdeki gerginliği almaya yetmişti bile. Bana gerçekten yardımcı olmaya çalışıyor gibi hissediyordum.
"Harika! O zaman sana öncelikle şunu söylemek istiyorum Melina. Seninle hiçbir şey bilmiyor olduğunu düşünerek konuşacağım. Lütfen aklına takılan bir şey olursa bana sor."
Bunun üzerine Ulaş'ın söylediği son şeyi hatırlayarak direkt konuya girdim. "Myriad nedir?"
Aras'ın yanıtı gecikmedi. "Myriad uzun süredir dünyamızda görülmeyen bir tür. Zamanında sayısız ölüme yol açmış bu varlıklar genç büyücüleri öldürüp güçlerini kendilerine aktarırlar. Böylelikle yaşamlarını uzatıp fiziksel görünümlerini koruyabilirler. Uzun süre beslenmezlerse ölürler. Yüz yıl önce de tam olarak bu sebeple hükümdarlık tarafından beslenmelerini engelleyecek yerlere hapsedildiler. Artık görülmemeleri sebebiyle Ulaş'ın sana karşı tepkisi bu yönde oldu."
Söylediklerini birkaç saniye hazmettikten sonra devam ettim. Karşılaştığım şey bir Myriad ise anlattıklarında aklıma takılan bir nokta vardı. "Peki neden o gün benim peşime takılmış olabilir? Büyücülerden beslendiklerini söyledin. Ben bir büyücü değilim."
Bunu yüksek sesle söylemek çok garipti. Ama sonunda düzgün bir şekilde konuşabiliyor olmak içimdeki her düşünceyi dökme istediği getirmişti.
"Neden büyücü olmadığını düşünüyorsun?"
Bu soruya nasıl cevap vereceğimi bilemedim. İnsan olup olmadığını sormakla aynı şeydi bu. Yanıtı net ve sebebi olmayan bir şey. Çünkü bu şekilde doğmuştum.
"Çünkü insanım. Büyü, Büyücü, Ametrin, Myriad, Praetor... Tüm bunlar nedir bilmiyorum. Benim geldiğim yerde bu terimler gerçek değil."
"Sana az önce de söylediğim gibi başka bir dünyadan buraya zarar görmeden geçmiş olman mümkün değil. Trendeki tüm o insanların ne hale geldiğini gördün..."
O görüntüleri anımsayınca ürperdim. "O hale gelmelerinin sebebi geçiş mi?" diye sordum anlamaya çalışarak.
Başıyla onaylarken "Büyük çoğunlukla evet." dedi ve ekledi. "Ama bu olayda hala çözemediğimiz noktalar var. Geçtiğimiz aylarda da benzer vakalar yaşanmıştı ve birçok insan ölü bulunmuştu. Bu toplu ölümlerin ve geçişlerin sebebini henüz bilmediğimiz için vaka hala açıkta."
Birkaç saniye duraksadıktan sonra dikkatle bana bakıp devam etti. "Ta ki seni bulana kadar. Bu olayda ilk defa hayatta kalan birine rastlıyoruz."
Yutkundum. "Dışarıdan bu durumun nasıl gözüktüğünü şimdi daha iyi anlıyorum, beni neden suçlu gördüğünüzü de. Sonuçta bu zamana kadar geçişlerden hayatta kalan olmadıysa ve sizin orada bulduğunuz bir kadın aynı zamanda bu dünyadan biriymiş gibi gözüküyorsa neden tüm bunların sorumlusu da aynı kişi olmasın...''
''Ama sana yemin ederim ben de o trende bir yolcuydum. Nasıl ve neden oldu hiçbir fikrim yok. Trendeyken bir ara gözlerim kapalı, uyuklar bir haldeydim. Müzik dinliyordum, bu yüzden hiçbir şey duymadım. Gözlerimi ani bir sarsılma hissedip açtığımda-"
Cümlemi bitirmekte bir süre zorlandım. "-herkesi o halde buldum... Gerisini zaten biliyorsunuz."
Aras elini çenesine doğru götürdü ve düşünür bir pozisyonda konuşmaya devam etti. Bana cevap vermekten ziyade kendi kendine konuşmaya başlamıştı. "Diyelim ki sen de o insanlarla aynı yerden geldin ama geçiş sırasında etkilenmedin. Sebebi ne olabilir? Aletlerimiz Ametrin olduğunu gösteriyor ama kayıtlarımızda sana ait bir şey bulamıyoruz. Tavırların, görünüşün, konuşman buraya ait değil. Yıllardır karşılaşılmamış bir tür olan Myriad'dan kaçıyor, senin canavar diye nitelendirdiğin bir Tenorit tarafından kurtarılıyorsun. Ardından haritada sana tanıdık gelen Marion'a gidiyoruz ve garip bir an yaşıyoruz. Tam olarak neyi kaçırıyorum?"
Aras, düşünceli bir şekilde durmaya devam ederken, bir süre önce odadan çıkan Karan ve Ulaş geri döndüler. Dışarıda geçirdikleri süre, üzerlerindeki gergin atmosferi biraz da olsa dağıtmış olmalıydı çünkü şu an bana daha rahat, daha az düşmanca bakışlar atıyorlardı. Aras, arkadaşlarının içeri girdiğini duysa da, bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmedi.
Ardından ani bir hareketle ayağa kalkıp hızlıca odanın ortasına kadar yürüdü ve Karan ile Ulaş'ın önünü kesti. "Konuşmamız lazım. Yalnız." dedi.
Merakla Aras'a bakan Ulaş, arkadaşının dediğini ikiletmedi ve tekrardan kapıya doğru yöneldi. Onu takip eden Aras ve hemen ardından Karan oldu. O sırada duraksayıp bana dönen Karan ''Bir yere ayrılma.'' dedi soğuk bir şekilde. Yüzündeki ifade, bu uyarının ciddiyetini açıkça gösteriyordu.
Arkasından bakarken gözlerimi devirdim. Sanki bir yere gidebilirmişim gibi... Daha nerede olduğumu bile tam olarak çözememişken kendimi dışarı atacak kadar salak değilim... diye düşündüm. Acaba ne konuşacaklardı? Aras bir şey mi fark etmişti? Neden benim yanımda konuşmak istememişti? vb. sorular zihnimde belirmeye başlarken derin bir iç çekerek oturduğum yerden kalktım ve içinde bulunduğum odayı incelemeye başladım.
Kendini kandırma Melina, incelemek kibar bir tabir oldu... Bildiğin karıştıracaksın işte...
Bugün bana düşman olan iç sesimi görmezden gelip direkt odayı keşfetmeye başladım. Bulunduğum oda sadece solgun ışıklarla aydınlanıyordu. Duvarlardaki ahşap raflarda kalın kitaplar, antika kâğıtlar ve gizemli objeler duruyordu. Ortadaki büyük çalışma masasının üzerinde mürekkep lekeleriyle dolu bir defter vardı. Masanın hemen karşısında bir şömine, etrafında ise yanmış kütükler bulunuyordu. Bu oda, içimde belirsiz bir endişe hissi uyandırmıştı.
Bu düşüncelerle birlikte çalışma masasının üzerindekileri detaylıca incelemeye ve çekmeceleri hızlıca karıştırmaya başladım. Gözüm bir yandan kapının üzerindeydi. Eski kitaplara baktım, antik sembollere ve kaybolmuş bilgilere sahip olduklarına dair düşünceler uyandırdılar üzerimde.
O sırada masadan bir ses geldiğini duyunca bulunduğum yerde hafifçe sıçradım. Bakışlarımı sesin kaynağına çevirdim fakat bir şey göremedim. Saniyeler sonra masanın çekmecelerinden biri kendiliğinde açılınca anlık korksam da hemen ardından merakla içini incelemeye başladım ve eski birkaç kitabın altında kalmış bir zincir buldum.
Bu zincir, Karan'ların kullandıklarına benziyordu. Merakla zinciri elime aldım. Hissettiğim ilk şey sıcaklık oldu. Bu beni şaşırttı çünkü soğuk bir metale dokunma hissi alacağıma neredeyse emindim. Beni şaşırtan diğer bir şey de bu zincirin ağırlığı oldu. Bir kolye kadar hafif olmasını beklerken sıkı tutmasam elimden düşecekmiş kadar ağırdı.
Gözlerimi kamaştıran bu değerli taş, bir yakuttu. Rengi kırmızın koyu bir tonuydu. Taşın ışıltısı odadaki solgun ışıkların bile üstüne çıkıyordu. İçinde gizemli semboller ve kabartmalar vardı. Elimi uzattım ve taşı dikkatlice avucumun içine aldım. Parmaklarımın altında taşın pürüzsüz yüzeyini hissettim. Aniden içime büyük bir güç ve enerji geldi. Bu yakut, bir mücevherden çok daha fazlasıydı. Ona karşı derin bir bağ hissettim. Resmen gözlerimi alamıyordum. Bu sebeptendir ki artık odada yalnız olmadığımı çok geç fark ettim.
Başımı kaldırdığımda odadaki üç kişinin de gözleri pür dikkat benim üzerimdeydi ve her ne olduysa hepsinin yüzüne şaşkınlık hakimdi. Ne yapacağımı bilemeden öylece kalakaldım. Birkaç saniyelik bakışmadan sonra sessizliği bozan Ulaş oldu. "İşte bunu beklemiyordum." Karan ve Aras'ın yüzlerine bakarak onların da Ulaş'ın duygularını paylaştığını görebiliyordum.
Beklemedikleri şey ne? diye düşündüm. Yüzlerindeki şaşkın ifadeler, bakışları ben ve elimdeki zincir arasında gidip geldikçe daha da belirginleşiyordu. Ben de onların bakışlarına uyarak elimdeki zincire baktım.
Ve o anda anladım.
Elimdeki zincir, içinde taşıdığı taşla birlikte parıldıyordu. Sanki bir iç ışıkla dolup taşıyormuş gibi. Bu parlaklık saniyeler içinde odayı sardı ve duvarlara yansıdı. Büyülenerek bakışlarımı odanın duvarlarında gezdirdim. O kadar etkileyici bir andı ki şaşırsam da gözlerimi duvarlarda adeta dans eden bu parıltılardan alamıyordum.
Beni bulunduğumuz ana tekrar döndüren Aras'ın sesi oldu. "İşte bu durum işleri daha da karmaşık hale getirir."
"B-bu nasıl oldu?" diye sordum, bakışlarımı tekrardan zincire yönelterek.
Karmaşık olan şey neydi? Bu belirsiz konuşmalar beni o kadar rahatsız etmişti ki birden içimi kaplayan kötü hislere engel olamadım. Benim için diğer bir şaşırtıcı nokta da tam olarak bu şekilde başladı. Deminden beri ışıldayan duvarlar hislerimin değişmesiyle aniden karardı. Dans eden parıltıların yerini gölgeler aldı.
Ne olduğunu algılamaya yetecek kadar bir süre geçmeden hızlıca yanıma koşan Karan'ı fark edince panikle birleşik şekilde duran ellerimi açtım ve avuçlarım içinde olan zincirin açılan boşluktan düşmesine izin verdim. O sırada Ulaş ve Aras'ın da zincirlerini çıkarıp kararan duvarlar karşısına geçtiğini gördüm.
Bakışlarımı tekrardan yanıma gelen Karan'a odaklayınca aniden beni ellerimden tutup kendine çekmesiyle neler oldunu anlayamadan kendimi yere çömelmiş bir şekilde buldum. Karan üzerime siper olmuştu ve arkadaşlarıyla anlamadığım bir dilde bağırarak bir şeyler söylüyorlardı. Korkumun büyüdüğünü hissettim. Gözlerim doldu. Aniden, öleceğimi düşünmeye başlamıştım.
O sırada Karan ellerimi avuçları arasına alıp sıkıca tutarak beni kendine çevirdi ve ''Melina sakinleş.'' dedi. Böyle garip bir anda benden sakinleşmemi nasıl bekleyebilirdi?
Bakışlarım tekrardan duvarlara yöneldi. Yansıyan gölgelerin artık birer varlığa büründüğünü görünce nefes alamadığımı hissettim. Yüzümü elleri arasına alan Karan ''Oraya değil bana bak! Sakinleş.'' dedi.
Benim ise panik atağım çoktan başlamıştı. Düzensiz nefes alış verişlerim etkisiyle duvarların daraldığını ve üzerime geldiğini hissetmeye başladım. Bendeki bu değişimi Karan da fark etmişti. Ellerini ellerimden ayırmadan bakışlarımı kendisine odaklamaya çalışıp ''Melina, bana odaklan. Sakinleşmen lazım yoksa bu durumdan kurtulamayız. Lütfen.'' dedi.
Boş bir şekilde Karan'a baktım. Benim sakinleşmemle ne alakası var? diye düşündüğüm sırada Karan zihnimi okumuş gibi yanıt verdi. ''Az önce eline aldığın zincir senin belki de bu zamana kadar bilmediğin bir yönünü ortaya çıkardı. Sana durumu açıklayacağım ama lütfen önce sakinleş.''
Arka planda Ulaş ve Aras'ın büyü yaptığını bana yabancı gelen sözcükler yüzünden anlayabiliyordum fakat göz ucuyla onlara baktığımda yaptıkları her ne ise işe yaramıyor gibi duruyordu çünkü duvarlardan çıkan karanlık varlıklar üzerlerine doğru saldırıyordu.
Kendime arkadaşım Aysu'nun dediklerini hatırlatmaya çalıştım. Panik atak anlarında sakinleşebilmemin tek yolu buydu. Önce bakışlarımı Karan'ın gözlerinde sabitledim. Ardından nefes alış verişlerimi derinleştirip bir düzene oturtmaya çalıştım. Saniyeler içinde Karan'ın da benimle aynı ritimde nefes alıp vermeye başladığını gördüm. Bu beni daha da rahatlattı. Karan ellerimi daha sıkı tuttu ve büyük bir ciddiyetle bana bakıp ihtiyacım olan süreyi tanıdı.
''Tamam... Buradayım... Sakin ol... Kötü bir şey yok... Güvendesin...'' Bu tekrarladığı sözcükler bana tanıdığım birini hatırlatmıştı. Atak anlarımda yanımda olan ama artık güvenimi kaybetmiş birini. Yine de bu sözcükleri duymak içimde bir sıcaklık yaratmıştı. Saniyeler içinde rahatladığımı ve kalp atışlarımın normale döndüğünü hissettim.
O sırada Karan yine ciddileşti. "Melina, şimdi dikkatini bana vermen gerekiyor. Bu durumu kontrol edebiliriz ancak senin yardımına ihtiyacımız var. Her şeyden önce, bana güveniyor musun?"
Ona bakarken, titreyen ellerimdeki zinciri sıkıca tuttum. ''Evet, sana güveniyorum.'' dedim. Çünkü korkumu bir kenara atıp ona güvenimi belirtmekten başka bir seçeneğim yoktu.
''Tamam. Şimdi, bana odaklan ve içindeki enerjinin akışına engel olma. Odaklan ve onun kontrolünü eline al.''
Karan'ın talimatlarına uymaya çalıştım. İçimde büyüyen bu anlam veremediğim enerjiyi kontrol edebilmek için nefesimi tutarak gözlerimi kapattım. İçimde önce bir ısının yayıldığını hissettim, sanki elimdeki zincirin enerjisi içimdeki enerji ile birleşiyordu. Sonra, kendimi bir anlığına yalnızca o ısıya odakladım ve sanki bu içimdeki karanlıkla savaşan bir ışık olduğunu hissettim. Ben bunları hissederken her şey bir anda ve çok hızlı gelişmişti. Gözlerimi açtığımda, duvarlardaki karanlık yavaşça geri çekiliyordu.
Benim bu hislerimle birlikte odadaki sesler de kesilmişti. Tekrar aydınlığa kavuşan oda yavaş yavaş eski halini alırken vücutlarının çeşitli yerlerinde çizikler oluşan Ulaş ve Aras'a baktım. Neler olmuştu anlayamıyordum. Sadece seslerini duyabiliyordum.
''Üzerinde oluşan yaraları gördün mü?''
''Evet, durum oldukça açık.''
''Dikkatli olmalı ve bu durumu hassas bir şekilde ele almalıyız.''
''Kızın bir bağı var gibi görünüyor. Belki de çözüm avucumuzun içinde.''
Tüm bu süre boyunca sessizliğini koruyan Karan sonunda konuşmaya başladığında sesine katı ve ciddi bir ton hakimdi. "Bizi yalnız bırakın."
İlk tepki Aras'tan geldi. "Karan bu hiç iyi bir fikir-"
Karan'ın buz gibi bakışları karşısında sözünü yarıda kesen Aras, Ulaş ile beraber başka bir yorum yapmaksızın odadan ayrıldılar.
Gözlerim hala yerdeki zincirdeydi. Tam almaya yeltenmişken buna izin vermeyen Karan hızlıca bileğimden tuttu. Ardından yüzüme doğru yaklaşıp gözlerimin içine baktı.
''Sana birkaç soru soracağım. Cevaplarını kısa ve net bir şekilde vermeni istiyorum.''
Kalp atışlarım hala normale dönmemişti. Hızlı nefes alıp verirken Karan'ın gözlerine odaklandım ve başımı onaylar gibi salladım. Soracağı şeyler beni endişelendirse de, az önceki olaylardan dolayı üzerime çöken yorgunluk bu durumu bir an önce sonlandırmam gerektiğine işaret ediyordu.
''Marion'daki o binaya 'evim' demiştin, doğru mu?"
''Evet.''
''Senin geldiğin yerde görünüşü farklı mı?''
''Hayır, tam olarak öyle değil. Buradaki hali... Nasıl desem... Yıllanmış gibi? Gerisi aynı ama. En azından dışından görünüşü. İçini henüz bilmiyorum.''
''Peki ya diğer binalar? Marion'un geneli için de aynısını söyleyebilir misin?''
"Bazı şeyler tıpatıp aynı, bazı şeyler ise tamamen farklı ya da küçük değişiklikler var, örneğin renk ya da boyut gibi."
Karan bu hızlı soru cevap seansımız boyunca bileğimi bırakmamış, benle arasına koyduğu birkaç santim mesafeyi korumuştu.
''Az önce ne oldu?''
''Bilmiyorum. Zinciri buldum ve elime aldım. Sonrasında olanlar oldu işte. Asıl bu soruyu benim sana sormam lazım, ne oldu tam olarak?''
Karan sorumu görmezden gelerek kendi sorularına devam etti. ''Daha önce başına böyle bir olay gelmiş miydi?''
Düşüncelerim hemen yüzüme yansıdı. ''Nasıl gelmiş olabilir ki? Ben daha düne kadar büyülü bir dünyanın varlığından bihaberdim!''
''Az önce yaptığın şeyi bilmeyerek yaptığını mı söylüyorsun?''
''Sence bilerek yapmış gibi bir halim mi var?''
Karan sorularına soruyla cevap vermeye başladığımda bileğimi daha fazla sıktı. Öfkesini kontrol etmeye çalışır gibi bir hali vardı. Canımı yakacak derecede bir güç uygulamıyordu ama yine de onun öfkesiyle uğraşacak halim kalmadığından düzgün yanıtlar vermeye gayret ettim. ''Bilerek yapmadım, zinciri elime aldığımda gelişti her şey. Ayrıca sen de gördün, beni sakinleştirmeye çalışan sendin.''
Karan bunun üzerine bana doğru iyice yaklaşarak son bir soru sordu. ''Trende olan olaylar da bu şekilde bilmeden gerçekleşmiş olabilir mi?"
Sorusu karşısında donup kaldım. İma ettiği şeyi hemen kavramıştım. Korkunç olan, bu soruya net bir yanıtımın olmamasıydı. Haklı olabilir miydi? Az önce başıma gelenler eğer tren istasyonunda da olmuşsa, o insanların ölümünden ben sorumlu olurdum. Peki ya önceki aylardaki vakaları nasıl açıklayabiliriz? Sonuçta ben burada değildim. Ama bir şekilde geçiş yapabiliyorsam, dönüşü de olmalıydı. Bu durumda, hatırlamıyor olma ihtimalim ne kadardı?
Tüm bu sorular aynı anda zihnime hücum ederken Karan hala benden bir yanıt bekliyordu. Benim çoktan gözlerim dolmaya başlamıştı. Korku ve endişeyle karışık bir şekilde Karan'a baktım. ''Bilmiyorum...'' Söyleyecek başka bir şeyim yoktu.
Gözyaşlarım hızlıca yanaklarımdan aşağı doğru süzülmeye başladı. Şimdi ne olacaktı? Bana ne yapacaklardı? O kişilerin ölümünden sorumlu olabilir miydim? Karan'ın tepkisinden korkuyordum. Bana zarar vermesini istemiyordum. Verir miydi? Olayı anlamaya çalışırdı önce, öyle değil mi? Ama onu ne kadar tanıyorum ki?
O sırada Karan beklemediğim bir hareket yaptı ve beni elimden ve belimden tutarak ayağı kaldırdı. Ardından yanaklarımdan dökülen göz yaşlarını elinin tersiyle silerken diğer eliyle de çenemi tutup yüzümü kendisine doğru çevirdi. ''Lütfen ağlama. Sana yardım edeceğim, henüz hiçbir şey çözüme ulaşmış değil. Sadece bazı sorulara cevap almaya ihtiyacım vardı. Teşekkür ederim.''
Gözlerimi kırpıştırarak Karan'a baktım. Gözlerinde şefkatli bir bakış vardı. Tuttuğu elimi bırakmadan beni masanın önündeki sandalyeye yavaşça oturttu. Ardından ''Biraz dinlen. Eliz'den bir şeyler hazırlayıp buraya gelmesini rica edeceğim. Aç olmalısın.''
O ana kadar açlığımı fark etmemiştim bile.
''Ben, Ulaş ve Aras'ın yanında olacağım. Bir şeyler yedikten sonra önceden kaldığın odaya geçebilirsin. Yarın yine konuşuruz.'' dedi Karan ve benden bir yanıt beklemeden yere düşen zinciri de alıp odadan dışarı çıktı.
Onun gidişinden sonra odada sadece sessizlik ve soğukluk kaldı. Gözyaşlarım istemsizce akmaya devam etti. Kaç dakika öylece durdum bilmiyorum ama dikkatimi tekrardan bulunduğum ana getiren şey Eliz'in elinde bir tepsiyle odaya girmesi oldu.
