Tren istasyonu ve çevresinde yaşananlardan sonra kendimi tekrardan yabancı bir yerde bulmuştum. Ölümle burun buruna geldiğim dakikaların etkisi hala üzerimdeyken nerede olduğumu algılamakta güçlük çekiyordum. Canavarın o adamı iki parçaya ayırışı gözlerimin önünden gitmiyordu; saniyeler öncesinde beni öldürmeye çalışan adamı... O anları tekrar hatırlayınca gözlerimi kırpıştırdım ve korkuyla etrafıma baktım.
Buraya nasıl geldik, neredeyim, güvende miyim?
Bu ve benzeri sorular zihnimde yankılanmaya başlarken bacaklarımın beni daha fazla taşıyamayacağını hissettim. Karan'ın belimdeki desteği olmasa çoktan yere yığılmıştım. O da durumumu fark etmiş olmalı ki beni güç bela bulunduğumuz odanın ortasındaki yuvarlak cam masaya doğru ilerletti. Adımlarımı atarken acıyla inliyordum. Bu yüzden oldukça yavaş ilerliyorduk. Sonunda masanın yanına geldiğimizde sandalyelerden birine oturunca derin bir iç çektim. Karan'ın endişeli bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
Bir yandan nefes alış verişlerimi düzene sokmaya diğer yandan da bakışlarımı Karan'a odaklamaya çalışıyordum. Zihnimin arka planında yankılanan sesini duyabiliyordum ama ne dediğini algılamakta güçlük çekiyordum. Ne kadar süre geçmişti emin değilim ama odaklanabildiğim ilk şey kolumda hissettiğim bir sıcaklık olmuştu. Sağıma döndüğümde Karan'ın kolumu tutarak elindeki zincirle bir şeyler söylediğini fark ettim. Zümrüt yeşili gözlerin sahibine dikkatle baktım. Şu an yalnız ve tehlikede olmadığımı kendime hatırlatmaya çalıştım. Saniyeler sonra Karan'ın oynayan dudaklarından çıkan kelimeleri anlamaya başlamıştım.
''Şimdi daha iyi misin?''
Ne değişmişti bilmiyorum ama dakikalar öncesi kadar kötü hissetmiyordum. Yine de pek iyi olduğum söylenemezdi. Vücudumdaki tüm olumsuz etkiler azalmaya ve kontrolü tekrardan elime almaya başlamış gibi hissetsem de tüm bu hisler yerini büyük bir yorgunluğa bırakıyor gibiydi. Kolumu kaldıracak gücüm dahi kalmamıştı. Karan, sorusuna bir yanıt alamayınca doğruldu ve başka bir odaya geçmeden önce bana bakıp ''Burada bekle, birazdan geleceğim.'' dedi. Kalkacak gücüm bile yokken bana bu cümleyi kurması komik gelmişti.
Zihnim hala panik ve şok halindeydi. Zaman kavramını yitirmiştim. Bu yüzden Karan tekrardan yanıma geldiğinde boş bir şekilde ona bakmaya devam ediyordum. Sanki az önce ayrılmıştı bu odadan ya da belki saatler geçmişti, bilmiyorum. Sadece olanları anlamak ve algılamak istiyordum. Çünkü beynim gördüklerini reddediyordu, kalbim ise tüm bunların bir açıklaması olduğuna inanmak istiyordu.
O sırada Karan'ın elinde garip bir aletle bana doğru yaklaştığını fark ettim. Hiçbir şey söylemeden aleti vücudumda gezdirmeye başladı. Huzursuzca kıpırdadım. Bana ne yapıyordu? Korkarak üzerimde gezdirdiği aleti ittirmeye çalıştım. Saniyeler sonra yerden gelen kırılma sesi hedefimde başarılı olduğumu kanıtlıyordu. Bu harekete karşı hazırlıksız yakalanan Karan'ın sinirle ''Lanet olsun!'' dediğini duydum. Bakışları yerde duran parçalanmış alete kayınca dikkatinin dağılmasını fırsat bilip kalan son gücümle doğruldum ve karşımdaki kapıya doğru koşmaya başladım.
Kapı, açtığım anda büyük bir hızla geri kapandı ve arkamdaki beden beni sıkıca kollarımdan tutup kapanan kapıya yasladı. Bunun üzerine göz yaşlarımı daha fazla tutamadım ve hıçkırıklar eşliğinde ağlamaya başladım. Korkuyordum. Buradan gitmek istiyordum. Bana zarar vereceklerdi. Bu düşüncelerle birlikte hala kollarımı sıkıca tutup beni yavaşça kendine doğru çeviren Karan'a baktım.
Ben kolları arasından kurtulmaya çalıştıkça beni daha fazla sarıyor, gitmeme izin vermiyordu. Dayanamayıp bağırmaya başladım. ''Bırak beni!'' Çırpınmalarım fayda etmiyordu ama ben yine de korkuyla bağırıp ağlamaya devam ediyordum. En sonunda tüm enerjimi tüketince ''Lütfen... Bana zarar verme...Bırak gideyim...'' diye sayıklamaya başladım. O ise tüm bu süreç boyunca beni sadece tutup izlemiş, başka hiçbir şey söylememişti.
Saniyeler sonra sorduğu ilk şey ''Sakinleştin mi?'' oldu. Zihnim sakinleşmese de bedenimde daha fazla güç kalmadığı için başımı sallamakla yetindim. Bu yanıtım üzerine kollarımı sıkan elini gevşetti ve çeneme götürüp yüzümü ona doğru çevirdi. Ağlamaktan görüşüm bulanıklaşmıştı. Dişlerimi sıkarak Karan'a baktım. ''Bana ne yapacaksın?'' diye sordum. Bağırmaktan sesim kısıldığı için şu an çıkarabildiğim maksimum ses ile konuşmaya çalışıyordum.
Sorum üzerine yumuşak bir tonda cevap verdi. ''Hiçbir şey. Sadece sakinleşmeni istiyorum. Sana zarar vermeyeceğim. Burada güvendesin.''
Böyle konuşması beni şaşırtsa da korkumu azaltmıyordu. Bakışlarımı yerde kırılan alete doğru yöneltip ''Zarar vermeyeceğin halin bu mu?'' diye sordum.
Karan dikkatle beni izlemeye devam ediyordu. Yüzümdeki her mimik onun için analiz ettiği yeni bir şey gibiydi. Sorum üzerine bana daha da yaklaştı ve ifadesiz bir şekilde ''Sana zarar vermeyecektim. Sadece içsel bir yaralanman var mı diye kontrol etmek istemiştim.'' dedi. Kaşlarımı çatarak ona baktım. Çenemi tutan elini sinirle çekip ''Neredeyim ben?!'' diye sordum.
Tren istasyonu, yaşadıklarım, yaşlı adam, canavar, gördüğüm garip aletler, büyülü zincirler... Bunların hepsi beynimin bir oyunu olmalıydı. Başka bir açıklaması yoktu. Bana büyük ihtimalle uyuşturucu bir madde vermişlerdi. Bu yüzden böyle şeyler görüyor olmalıydım! Ya da belki daha kötüsü üzerimde bir çeşit deney yapıyorlardı! Gerçekleşebilecek tüm kötü senaryolar zihnimde sıralanırken, beynim en mantıklı olanı açıklamayı seçmeye çalışıyordu.
O sırada tekrar Karan'ı ittirmeye ve bağırmaya başladım. ''Ne yaptınız, söyle! Ne oldu bana? Neden böyle garip şeyler görüyorum?!''
Karan beni ellerimden çekip sandalyeye doğru ilerletti ve oturtup ''Sakinleş artık.'' dedi ses tonunu tekrar yumuşak tutmaya çalışarak. ''Sana zarar vermeyeceğim.'' diye ekledi gözlerimin içine bakıp.
Ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Korku ve panik içimde o kadar büyümüştü ki zihnen nasıl sakinleşebileceğimi de bilmiyordum. Sadece bir açıklama istiyordum, bana tüm bunların gerçek olmadığını gösteren bir kanıta ihtiyacım vardı. Aksi halde delirecektim.
''Açıkla o zaman.'' dedim kısık bir sesle.
Karan anlamayarak bana baktı. ''Neyi açıklayayım?''
''Bana ne oldu?''
Karan şaşırarak ''Hatırlamıyor musun? Seni tren istasyonunda bulup buraya getirdik. Yardımcı olmak için ve -'' dedi. O sırada cümlesini bitirmeden sözünü kestim. ''Hatırlıyorum tabi ki! Ondan bahsetmiyorum!'' diye yükseldim ve ekledim. ''Gördüğüm şeylerden bahsediyorum! Bana bir çeşit ilaç vermiş olmalısınız...''
''Ne ima ediyorsun?" diye sordu Karan kaşlarını çatarak ve büyük bir ciddiyetle ekledi. "Seninle tren istasyonunda karşılaştık zaten. Sonrasında olanları biliyorsun. Tüm bu süreçte sana nasıl zarar vermiş olabiliriz?!''
''Öncesinde bir şey yapmadığınız ne malum?! Hatta belki bir çeşit madde verip o insanları da siz öldürdünüz. Ben de hala etkisindeyim ve yakında öleceğim! Kim bilir, belki de o yüzden yaşlı adamı ve canavarı gördüm. Zihnim bana senaryolar yaratıyor ama aslında ücra bir köşede aşırı dozdan ölüp gideceğim, öyle değil mi?!"
Bir süre duraksadım, ardından aklıma gelen yeni bir senaryo ile konuşmaya devam ettim. ''Hatta belki sizler de gerçek değilsiniz. Burası da değil! Ben belki de çoktan öldüm!'' Tüm bu düşüncelerle o kadar dehşete kapılmıştım ki başımı her iki elimin arasına alıp sağa ve sola doğru sallamaya başlamıştım.
Saniyeler sonra ellerimde hissettiğim sıcaklıkla Karan'a baktım. Başımda olan ellerimi sakince tutup bacaklarımın üstüne doğru indirdi. Ardından gözlerimin içine bakıp ''Geçen aydan bu yana bazı olaylar yaşandı.'' dedi düz bir şekilde ve ekledi. ''Seninkine benzer olaylar.''
Yutkundum. Bunu bana neden anlatıyordu? Şu an hiçbir şey duymak istemiyordum. Akıl sağlığımı kaybetme noktasında olduğumu algılayamıyor muydu?
''Seninkine benzer ama çözülemeyen olaylar. Çünkü daha önce kimse sağ bulunamadı.'' diye ekleme yapınca kendi düşüncelerimden sıyrılıp ona baktım.
Paniklemeye başladığımı hissettim. Kendimi kontrol etmek istiyordum ama geçen her dakika daha da zorlaşıyordu. ''Neredeyim ben?'' diye sordum tekrardan çaresizce.
Karan hala kucağıma yerleştirdiği ellerimi tutmaya devam ediyordu. Bunun beni sakinleştirdiğini düşünüyor olmalıydı. Haksız sayılmazdı. Bu odaya geldiğimizden beri bana karşı yaklaşımı zihnimde hala fırtınalar kopsa da bulutlar arasından sızan bir ışık gibi olmuştu. İç güdülerim bu ışığın peşine takılmamı söylüyordu. Zaten durumumu düşünürsem başka bir seçeneğim de yoktu, direnecek gücüm de kalmamıştı.
"Astra'nın merkezindesin." dedi Karan net bir şekilde.
Anlamayarak ona baktım. "Astra mı?"
Tam o sırada açılan kapıdan tanıdık bir yüzün bize baktığını fark edince ikimiz de dikkatimizi o yöne çevirdik. Ulaş, açtığı kapıdan yavaşça içeri girip Karan ile beni süzdü. Karan ellerini üzerimden çekip doğruldu ve arkadaşına döndü. Büyük bir ciddiyetle "Sonuç ne?" diye sordu.
Ulaş'ın yanıtı gecikmedi. "Tahmin ettiğin gibi. Sistemde hiçbir kayıt yok, ama taramalarımız Ametrin olduğunu doğruluyor."
Karan ifadesiz bir şekilde yanıtladı. "Zaten olmasaydı burada bulanamazdı."
"Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Ulaş, kafası karışmış bir şekilde.
Karan birkaç saniye düşündükten sonra kendinden emin bir ses tonuyla cevap verdi. "Hazırlıklara başla. Yarın üçümüz Ametrin bölgesine gidiyoruz. Aras biz dönene kadar eski arşivleri tarasın. Bir kayıt bulursa bize haber versin ve -"
Cümlesini bitirmesine izin vermeden araya girdim ve "Benden mi bahsediyorsunuz?" diye sordum. Her ikisinin de bakışları bana doğru çevrildi.
Karan beni baştan aşağı süzdükten sonra tekrardan Ulaş'a dönüp "Eliz'e de haber ver. Misafir odasını hazırlasın, yemek ve temiz kıyafet ayarlasın. Burada işimiz bitince eve geçeceğiz."
Ulaş şaşırmış bir şekilde "Burada kalması daha doğru değil mi? Levin duyarsa kötü olur." dedi.
"Duyarsa duysun! Aylar sonra elimize geçen tek düzgün ipucunu da onlara bırakacak değilim. Biri bir şey sorarsa tüm sorumluluğun bende olduğunu söylersin." dedi Karan Ulaş'ın sözünü keserek. Bunu o kadar ciddi söylemişti ki Ulaş başka hiçbir şey söylemeden sadece kafasını salladı.
O sırada beni görmezden gelmeleri sinirimi bozmuştu. Bu yüzden konuşmaya devam ettim. "Cevap verecek misiniz?! Benden mi bahsediyorsunuz? Nereye götüreceksiniz beni?!"
Ulaş cümlemi bitirmemi bile beklemeden odadan ayrılmıştı. Büyük ihtimalle Karan'ın bahsettiği hazırlıklara başlayacaktı.
Karan tekrardan bana döndü. Gözlerini üzerimden ayırmadan karşıma bir sandalye çekerek oturdu ve kollarını göğsünde birleştirip geriye doğru yaslandı.
"Dediğim gibi Astra'dasın. Burası bizim gibi praetorların merkezi. Senin anlayacağın dilden söylemem gerekirse kendini polis merkezinde gibi düşünebilirsin. Ve evet, az önce senden bahsediyorduk. Kayıtlarımızda ismin çıkmıyor ama ilk karşılaştığımızda üzerine tuttuğum alette gördüğümüz gibi Ametrin halkından olduğunu biliyoruz. Asıl soru gerçekte kimsin ve neden kayıtlarımızda çıkmıyorsun? Biraz sonra buradan çıkıp benim evime geçeceğiz, sorgumuza orada devam ederiz. "
"Ne?" diye tepki verdim kafam karışmış bir şekilde.
"Az önce sorduğun soruların hepsini cevapladım. Başka sorun kaldı mı? Birazdan gitmemiz lazım, bu yüzden hızlıca cevaplıyorum, sor hadi."
"Sorularım var ama beni buraya getirmenizin amacı beni sorgulamak değil miydi? Şimdi neden senin evine gidiyoruz?"
Karan derin bir iç çekerek yanıtladı ve vücudumu işaret ederek "Sence burada kalıp sorularıma cevap verebilecek durumda mısın?" dedi.
Haklıydı. Çok yorgun hissediyordum. Üstüm başım toprak, kir ve kanka kaplıydı. Karan yüzümdeki çekimserliği görünce "Ben de öyle düşünmüştüm. Bu yüzden benim evime gidiyoruz. Orada sen de kendine gelince detayları konuşacağız. O zamana kadar sakinleşmen ve benimle gelmen için sana vakit tanıyorum. Başka sorun var mı?"
Karan'ın söylediklerini sindirmeye çalışırken birkaç dakika boş boş yüzüne baktım. Ardından "Astra tam olarak nerenin merkezi?" diye sordum, şu durumda zaman ve mekan algımı düzeltmenin gerçekliğe dönmem için en mantıklı şey olduğunu düşünerek.
Karan'ın yanıtı gecikmedi. "Ametrin, Labradorit ve Karnelyan halklarının oluşturduğu bölgelerin merkezindesin. Burada genelde praetor'lar yaşar ve çalışır, 3 ana bölge arasındaki düzeni sağlayabilmek için."
Daha önce hiç duymadığım bölge isimleri söylemesi kafamı daha fazla karıştırmıştı. Yine de en azından bir yerdeydim ve bilmediğim bir yer bile olsa girişi olduğu gibi çıkışı da olmalıydı, öyle değil mi? Bu düşünceyle vakit kaybetmeden diğer sorumu sordum. "Beni ne kadar burada tutacaksınız? Tam olarak amacınız ne?"
"Bilmiyorum." dedi Karan dürüst bir şekilde ve ekledi. "Tek bildiğim bize yardımcı olabileceğini hissetmem."
"Bunu trende hayatta kalan tek kişi olduğum için mi söylüyorsun?"
"Evet."
"Neden daha önce kimse hayatta kalmadı? Trende tam olarak ne oldu?"
"Bunlar bizim de cevabını bulmaya çalıştığımız sorular. Bu yüzden yardımına ihtiyacımız var."
Söyledikleri samimi geliyordu. Yine de aklımı yiyip bitiren o soruyu sormadan edemedim.
"Sonra ne olacak? Size yardım ettikten sonra beni evime götürecek misiniz?"
Bu sorum üzerine Karan "Evin nerede?" diye sordu.
"Kefa'da." diye yanıtladım.
Karan net bir şekilde "Burada öyle bir yer yok." dedi.
Panik olmak istemiyordum. Bu yüzden "Bana bir harita gösterirsen sana yerini işaret edebilirim." dedim.
Karan birkaç saniye sonra cebindeki zincirle beraber birkaç kelime mırıldandı ve ardından aramızda oluşan hologram şeklindeki haritaya ve ardından bana baktı. "Göster." dedi ciddi bir şekilde.
Karşımda birden hologram şeklinde bir şeyler oluşması beni şaşırtsa da sonunda bana yabancı olmayan bir harita ile karşılaşınca rahatladığımı hissettim ve hemen yaşadığım şehri gösterdim.
Karan benden aldığı bilgiyle haritayı yakınlaştırınca "Anladım. Marion'da oturuyorsun. Yarın direkt buraya gideriz ve neden kayıtlarımızda yer almadığını anlamaya çalışırız." dedi. Karşımdaki harita bana yabancı olmasa da Karan yakınlaştırınca bölgelerin üzerinde oluşan kelimeler tamamen yabancıydı. Sanki yıllardır bildiğim haritaya başka bir dilde bakıyordum. Şimdilik bunun üzerine çok düşünmemeye çalıştım. Çünkü bu ana kadar başıma gelen her şey o kadar olağanüstüydü ki harita bana şu anda en normal gelen şeydi.
Karan'ın söylediklerine kafa salladıktan sonra şimdilik başka bir sorum olmadığını söyleyince kalktık ve Karan'ın evine doğru yola çıktık.
Yaklaşık 30 dakikalık bir yolculuktan sonra evinin olduğu mahalleye ulaşmıştık. Kapıya doğru ilerlerken aklıma takılan başka bir soruyla Karan'a baktım. "Neden direkt buraya ışınlanmadık?"
Işınlanmak kelimesini gerçek hayatta kullanmak garip gelmişti. Ama beni Astra'ya bu şekilde getirmemişler miydi?
''Acil veya istisnai durumlar dışında ışınlanmak yasak.'' dedi Karan net bir tavırla.
''Anladım. '' dedim ve başka bir şey söylemeden ilerlemeye devam ettim.
Büyük siyah bir kapının önüne geldiğimizde duraksayıp bana baktı ve "Birkaç adım geride dur." dedi cebindeki zinciri çıkarırken. Ardından söylediği bana yabancı birkaç kelimeyle birlikte önümüzdeki siyah kapı dışa doğru yavaşça açılmaya başladı.
Her zamanki gibi yüzümde şaşkın bir ifadeyle kendiliğinden açılan kapıya baktım. Ne olursa olsun içinde bulunduğum duruma alışmakta zorlanıyordum. Beni şu an ayakta tutan tek şey yarın beni evime götürecek olmalarıydı. Haritada gösterdiği yerin adı farklı olsa da geriye kalan her şey aynı gözüküyordu. Bu yüzden yarın için heyecanlıydım. Bu insanlar her kimse belli ki bir külte aitlerdi. Kendilerince yeni bir dünya yaratmışlardı. Ben de tesadüf eseri karşılarına çıkmıştım. Bunun başka mantıklı bir açıklaması olamazdı. Bu yüzden bu düşünceye tutunuyor, yarına kadar sabretmeye çalışıyordum.
İçeri adım attığımızda arkamı dönüp kendiliğinden kapanan kapıya baktım. Ardından bizi boylu boyunca karşılayan koridoru incelemeye başladım. Oldukça sade ama şık eşyalara sahip olan bu koridorun duvarlarında kimlere ait olduğunu bilmediğim tablolar asılıydı. Benim gibi yıllardır sanatla uğraşan birinin bu tabloları tanıyamaması garip gelmişti. Karşımdaki eserler nefes kesiciydi. Çoğu soyut olmasına rağmen sanki hepsinin anlatmak istediği tek bir şey var gibiydi: Umut.
Siyah ve kahverengi tonların hakim olduğu eşyalar arasından geçerken koridordan farklı odalara açılan her bir kapalı kapıya bakıyordum. Renkleri aynı olsa da kapıların üzerinde bulunan bazı semboller onları birbirinden ayırıyordu. Her birinin arkasında ne olduğunu merak ederken önümde aniden duran Karan'a çarptım fark etmeden.
Hızlıca bana dönerken yüzüne bakıp "Pardon." dedim. Hiçbir şey söylemeden ilerlemeye devam etti. Koridorun sonuna geldiğimizde ise üst kata açılan beyaz spiral bir merdivenden çıkmaya başladık. Üst kata ulaştığımızda yine boylu boyunca uzanan koridorun ortasına gelince üstünde taç sembolü olan bir kapının önünde durduk.
Karan kapıyı açarken bir yandan da bana bakıp "Bu odayı senin için hazırladılar." dedi.
Odaya girdiğimizde meraklı gözlerle etrafımı süzmeye başladım.
Bu odanın dekorasyonu evin sade havası ile uyuşmuyordu. İçerideki renkler beyaz ve krem tonlarında olsa da birçok eşya altın şeritlerle kaplıydı. İçeride büyük bir yatak, komidinler ve büyük bir kıyafet dolabıyla ayna vardı. Yumuşak bir halı ve gösterişli bir avize de odanın bütünlüğünü sağlıyordu. Sol tarafa açılan ufak kapı da büyük ihtimalle banyoydu.
Odayı hızlıca inceledikten sonra bana bakmakta olan Karan'a döndüm.
"Odadaki her şeyi dilediğin gibi kullanabilirsin. Dolapta temiz kıyafetler ve ihtiyacın olabilecek her şey mevcut. Birazdan sana yemek getirecekler. Başka bir ihtiyacın olursa getiren kişiden isteyebilirsin." dedi Karan düz bir şekilde.
Ardından birkaç saniye duraksayıp ekledi. "Ben bu katta koridorun sonundaki odada olacağım. Hazır olunca oraya gelirsin. Konuşmamız gereken birkaç şey daha var, fazla uzun sürmez. Yarın sabah erkenden yola çıkacağız."
Bunu duymak içimde bir mutluluk yaratmıştı. Yarından sonra tüm bu yaşadıklarım geride kalacaktı. Hafifçe gülümseyerek Karan'a baktım. "Teşekkür ederim."
"Bana henüz teşekkür etme." dedi ciddi bir şekilde. Neden böyle söylediğini anlamasam da üzerinde fazla durmamaya çalıştım.
Karan odadan ayrıldıktan sonra kendimi direkt banyoya attım. Üzerimdeki kirli kıyafetlerden kurtulup güzel bir duş aldım. Ardından dolapta benim için bırakılanlar arasından rahat bir eşofman ve kapüşonluyu üzerime geçirip yatağa uzandım.
Uzanır uzanmaz derin bir iç çektim. Duş almak çok iyi gelmişti. Üzerimdeki yorgunluğu suyla beraber atabilmiştim. Şimdi geriye sadece uyku isteği kalmıştı. Ama ondan önce midemden çıkan gürültüler ağır basıyordu.
Bu sebeple tam doğrulup odadan çakmaya hazırlandığım sırada kapımın tıklandığını duyunca "Girebilirsiniz." dedim.
İçeri orta yaşlarında oldukça bakımlı bir kadın girdi. Üstünde bir mutfak önlüğü, elinde bir tepsiyle gülümseyerek bana doğru yaklaştı. Karan’ın merkezdeyken Eliz diye bahsettiği kadın bu olmalı, diye düşündüm.
"Merhaba! Size yemeğinizi getirdim. Umarım beğenirsiniz." dedi elindeki tepsiyi yatağın üzerine bırakırken.
Ardından odanın sağ tarafında bulunan iç içe geçmiş birkaç büyük sehpadan birini çıkartıp önüme doğru çekti ve yatağın üstündeki tepsiyi de üzerine aldıktan sonra birkaç adım geri gidip tekrardan bana baktı.
"Başka bir isteğiniz var mı?" diye sordu.
Tüm bu dakikalar boyunca onu boş boş izlediğimi fark edince boğazımı temizledim ve "Merhaba." dedim. Ardından "Teşekkür ederim!" diye ekledim.
Karşımdaki kadın gülümseyerek karşılık verdi. "Bir isteğiniz olursa ben alt katta olacağım."
Başımla onaylayarak karşılık verdim. Ardından kendimi önümdeki kapalı tepsiyi hızlıca açarken buldum. Odamın kapısı kapandığında ben çoktan yemeğe başlamıştım.
Şu ana kadar ne kadar acıktığımın farkında bile değildim. Şimdi ise önümdeki yiyecekler bana yabancı bile olsa tadları o kadar güzeldi ki hayatımın en hızlı yemeğini yiyordum. Bu yüzden 10 dakika içinde önümdeki her şeyi silip süpürmüştüm.
Yemek yemeği tamamladığımda önümdeki tepsiyi ve masa haline getirilen sehpayı hafifçe ittirdim ve banyoya yöneldim. Ellerimi yıkayıp dişlerimi fırçaladım. Artık çok daha iyi hissediyordum. Sadece uykuya ihtiyacım vardı. Ama öncesinde Karan'ın yanına gitmem gerekiyordu. Bu yüzden daha fazla oyalanmadan temizlenmeyi bitirip aynadaki son görüntüme baktım. Yüzüm, boynum ve özellikle ellerimde çizikleri ve morlukları saymazsak çok kötü gözükmüyordum. Duştan sonra bu morluklar için lavabo yanına bırakılan kremi kullandığımdan görünüşüm düzelmiş, ağrılarım bayağı azalmıştı. Krem'in üzerinde herhangi bir marka görmediğim için ne kullandığımı anlamamıştım ama her ne ise etkisini bayağı hızlı göstermişti.
Banyodan ayrılmadan önce kuruyan düz saçlarım arasında ellerimi gezdirdim. Biraz hacim verdikten sonra işim bitince hızlıca odadan ayrıldım.
Karan'ın dediği gibi koridor sonundaki odaya doğru ilerlerken alt katın kopyası olan bu üst kattaki diğer odaların kapılarına ve üzerlerindeki sembollere baktım. Güneş, Satürn, Ateş, Ağaç vb. birçok sembol vardı alt kattan farklı olarak. Bu sembollerin ne ifade ettiğini merak ediyordum. Uygun bir anda Karan'a sormak üzere aklımın bir köşesine not aldım.
Nihayet koridorun sonundaki kapıya vardığımda beni karşılayan sembol ise yıldız oldu. Kapıya hafifçe vurdum. O sırada içeriden bir ses duymayı beklerken kapının kendiliğinden açılmasıyla refleks olarak bir iki adım geriledim.
Aralanan kapıyı elimle biraz daha ittirerek içeri girdiğimde beni siyah tonlarının hakim olduğu bir oda karşıladı. Dört bir yanı kitaplıklarla çevrili bu odanın ortasında büyük bir çalışma masası yer alıyordu. Eşyaların birçoğunda camdan yapılan kısımlar mevcuttu.
Karan ise ortadaki çalışma masasında oturmuş önündeki kağıtlar arasında bir şeyler karıştırıyordu. İçeri girdiğimi fark edince çalışma masasının önünde duran koltuğu işaret etti ve "Oturabilirsin." dedi yorgun bir ses tonuyla.
Kapıyı arkamdan hafifçe kapadıktan sonra Karan'ın işaret ettiği tekli koltuğa oturdum. Karan ilk birkaç dakika önündeki iş her ne ise onunla uğraştı ve konuşmadı. Odadaki bu atmosfer yüzünden gerildiğimi hissettim. Beni sorgulayacağını biliyordum ama ona nasıl yardımcı olabileceğimi bilmiyordum. Başıma gelen bu şey algılarımın ötesindeydi. Tek isteğim eve dönmekti. Yine de içimden bir his karşımdaki bu yabancı adama ve arkadaşlarına yardım etmek ve güvenmek istiyordu.
Ben bunları düşünürken Karan elindeki işi bitirmiş ve bakışlarını bana yönlendirmişti. Birkaç saniye beni baştan aşağı süzdükten sonra "Daha iyi hissediyor musun?" diye sordu.
Başımla onaylarken "Evet, teşekkür ederim." dedim.
Ardından başka bir şey söylemeden direkt konuya geçti. "Uyuman gerektiği için seni fazla tutmak istemiyorum. Bu yüzden sana karşı açık ve net olacağım."
Beni neyin beklediğini bilemeyerek pür dikkat Karan'ı dinliyordum.
"Bu olayların neden olduğuna dair bir açıklamam yok henüz. Ya da neden senin başına geldiğine. İlk defa hayatta kalan biri olarak sana bunun sebebini de söyleyemiyorum maalesef. Tek bildiğim sistemimizin seni Ametrin olarak gösterdiği ama senin gerçekte bir yabancı olduğun."
Konuşma beklediğimden iyi başlamıştı. Benim de tam olarak demek istediğim buydu! Onlar da bana yabancıydı. Düşüncelerimi içimde tutamadan "İyi bir noktaya parmak bastın. Ben zaten yabancıyım. Size, tüm olanlara, bu garip büyülü zincirlere, yaratıklara..."
Aklıma yine o korkunç sahneler gelince duraksadım. Ardından "Astra'da olduğumuzu söylemiştin. Daha önce böyle bir yer duymamıştım." dedim düz bir şekilde.
Karan'ın yanıtı gecikmedi. "Farkındayım. Benim de anlayamadığım nokta bu zaten. Buraya ait biri olarak bu kadar yabancı olmanın sebebini bulmaya çalışıyorum."
Anlamsızca Karan'a baktım. "Bir sebebi yok. Ben gerçekten bir yabancıyım. Yani burası her neresiyse benim bildiğim dünyaya ait değil." Aklıma harita gelince ekledim. "Ama bana gösterdiğin harita benim bildiğim dünyaya ait. Sadece Astra gibi üzerlerinde yazan bölge isimleri bana yabancı."
Ben konuşmaya devam ettikçe Karan'ın kaşlarını çattığını ve aklının karıştığını hissettim. Saniyeler sonra tepkisini sesli yansıttı. "Ama bu mümkün değil!"
Minik bir kahkaha attım. "Ben de dünden beri bu cümleyi bin kere kurdum." Ardından sordum. "Mümkün olmayan ne?"
Karan ufak bir duraksamanın ardından gözlerimin içine bakıp "Sen öteki dünyaya ait olamazsın. Aksi halde şu an karşımda duruyor olamazdın."
Ağzımdan çıkan ilk cümle "Anlamadım." oldu.
Karan tepkimi görmezden gelerek masadaki tablet benzeri bir aletten bir anda bir sürü görsel yansıtmaya başladı. Şaşkınlıkla havada sırayla oluşmaya başlayan görsellere baktım. Karan eliyle görselleri bir bir önüme diziyordu ve bunu havada yaptığı hareketlerle ilerletiyordu. Şaşkınlığım daha da büyüdü. Beynimin inanmak istediği tek düşünce burada bir grup bilim insanının üstün bir teknolojiye sahip olabilecekleriydi; henüz dünyaya duyurulmamış teknolojiler... Ama bu hala karşımda zincir benzeri bir şey kullanmalarını açıklamıyordu.
Bir yanıt alamayınca yineledim. "Ben... Yaptığın veya söylediğin hiçbir şeyi anlayamıyorum."
Karan bir süre bana baktı ve ardından elindeki aletten ortaya çıkardığı resimleri önüme koymaya devam etti. Resimlerde aynı benim tren içinde gördüğüm gibi ölmüş bedenler yer alıyordu. Ayrıca farklı farklı bir sürü mekân ve ölü bedenlerin yanında buldukları eşyalar. Bunlara bakmak bana olanları hatırlattığı için başımı çevirdim. Görmek istemiyordum.
Karan bu hareketim üzerine ''Fotoğraflara bak.'' dedi. Bakmak istemiyordum bu yüzden kafamı çevirmedim. Bu sefer daha sinirli bir şekilde ''Fotoğraflara bak!'' diye bağırdı. Sesi aniden yükselince korktum ve bulunduğum yerde hafifçe sıçradım. Gözlerimin dolmaya başladığını hissettim. Başımı çevirip karşımda beliren ölü bedenlere bakınca göz yaşlarıma engel olamadım. Karan çok ciddiydi ve bu beni korkutuyordu. Oturduğu sandalyede gözünü dahi kırpmadan beni izlemeye devam ediyordu. En sonunda gözyaşlarım akmaya devam ederken konuşan ben oldum. ''Fotoğraflara bakmam neyi değiştirdi?''
Karan pozisyonunu bozmadan yanıtladı. ''Senin hakkındaki düşüncelerimi.''
Bu da ne demekti? Bir elimin tersiyle gözyaşlarımı silerken sordum. ''Ne yönde değişti düşüncelerin?''
Sandalyesinde geriye yaslanmış olan Karan kollarını çözdü ve masanın etrafından dolanarak bana doğru yaklaştı. ''O insanları senin öldürdüğünü düşünmüyorum.''
Islak gözlerimi kırparak ona baktım. Yanıtım gecikmedi. ''Bunu anlaman için bu fotoğraflara mı bakmam gerekiyordu?! En başından beri size suçlunun ben olmadığımı söylüyorum!''
''Beden dili içinde birçok ipuçları barındırır. Senin beden dilin şu anda fazlasıyla açık.''
Karan birkaç dakikalık düşünme sessizliğinden sonra yavaşça yanıma oturdu ve kucağımda tuttuğum ellerimi avucuna alıp gözlerimin içine baktı. "Sana yardımcı olmak istiyorum ama senin de bana yardımcı olman lazım. İnan ben de senin gibi olanları anlamakta güçlük çekiyorum. Aklımdan birçok senaryo geçiyor ama bunlardan en düşünmek istemediğime yakınsın gibi geliyor. Bu yüzden bir kere soracağım. Bana dürüstçe cevap vermeni istiyorum."
Zaten bu konuşmanın başından beri dürüst oluyorum ben! diye düşündüm Karan'ın ellerinin sıcaklığını buz gibi ellerimde hissederken. Usulca kafamı salladım.
"Sen insan mısın?"
Ne? Sen değil misin?..
Gözlerimi kırpıştırarak birkaç saniye boş boş Karan'a baktım. "Yine anlamadım." dedim dürüstçe.
Karan derin bir iç çekip tekrar sordu. "Nesin sen?"
Sorusu bana o kadar saçma ve anlamsız geliyordu ki ne diyeceğimi bilemedim. "Ben... Anlamıyorum."
Karan tuttuğu ellerimi hafifçe sıktı. "Sana basit bir soru soruyorum. Kimsin sen?"
En azından bu soruya cevabım vardı. "Melina ..."
"Nerede olduğumuzu biliyor musun Melina?"
"Astra'dayız dedin."
"Pardon, sorumu düzelteyim. Sana göre neredeyiz?"
Kalp atışlarım gerginlik yüzünden hızlanmaya başlamıştı. Kendimi mülakatta gibi hissediyordum. Gerçi hiçbir mülakatım bu kadar gergin geçmemişti ya...
"Nerede olduğumu bilsem zaten yardım istemezdim."
"Peki trene bindiğinde nereye gidiyordun?"
İşte bu, cevabını bildiğim bir soruydu. ''Sana daha önce de söyledim. Evime. Kefa'ya."
Karan'ın tepkisi gecikmedi. "Burada öyle bir yer yok! Bunları uyduruyor musun?"
Duyduklarıma inanamayarak Karan'a baktım. Ardından sinirle ellerimi ellerinden çekip "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?!" diye bağırıp ayağı kalktım.
"Burada yaşadıklarımı ve gördüklerimi istesem bile uyduramam! Hiçbir insan bunları uyduramaz! Bak, sana ne garip geliyor, neyi anlamlandırmaya çalışıyorsun bilmiyorum ama benim tek isteğim evime geri dönmek. Tren istasyonunda ne olduğu sizi ilgilendirir. Benim cevabını bildiğim bir şey değil. Bilsem zaten neden saklayayım!"
Karan bir süre oturduğu yerden konuşmaya devam etti. "Yarın neden haritada gösterdiğin yere gideceğiz biliyor musun? Çünkü tüm taramalarımız senin Ametrinlerden olduğunu kanıtlasa da sözlerin ve tavırların aksini söylüyor! Söylediklerine güvenemiyorum çünkü bu tarafa öteki dünyadan bir insan geçemez, bu yüzyıllardır olmuyor çünkü artık mümkün değil!"
Karan'ın söyledikleri karşısında ufak bir şok geçirdim. Öteki taraf derken neyden bahsediyordu? Ben... Öldüm mü?
Bir anda gözyaşlarımı tutamadım ve ağlamaya başladım. Karan'ın da bu ani tepkiyi beklemediğini gerginleşen yüzünden anlayabiliyordum. Saniyeler sonra o da ayağı kalktı ve bana yaklaşarak elinin tersi ile akan gözyaşlarımı silmeye başladı.
Karan'ın yeşil gözlerine daldım. Hayatımda ilk defa zümrütün bu kadar güzel bir tonuna sahip biriyle tanışmıştım. Gözlerimi gözlerinden ayırmak istemiyordum. Çok güzeldi. Dikkatimin dağılması için yeterli bir güzellikti. O kadar odaklanmıştım ki ağlamamın durduğunu ve otomatikman sakinleştiğimi çok sonra fark ettim.
Farkındalığımı geri kazanınca Karan'ın hala yanağımda olan elini hafifçe ittirdim ve "Yarın görüşmek üzere." dedim. Başka bir şey söylemeden odadan ayrılıp kendi odama geçtim. Geçer geçmez ağlamanın da gözlerimde bıraktığı etki ile ağrıyan göz kapaklarım hızlıca kapandı ve kendimi uykunun kollarına bıraktım.
