تخطٍ إلى المحتوى

Ametrin

الفصل 1 · قراءة 16 دقيقة

Ametrin

الفصل 1

Bölüm 1 - Galen İstasyonu

Gökyüzünden düşen iri kar taneleri kıyafetlerimi beyaza bürürken kaygan zemine rağmen en yakın tren istasyonuna ulaşmak için büyük ve hızlı adımlarla ilerlemeye çalışıyordum. Attığım her adımda soğuk havadan biraz daha nefret ediyordum. Karın yağışını izlemeyi ve her tarafın bembeyaz hale gelmesini her ne kadar sevsem de bu sevgi yalnızca kapalı ve sıcak alanlarda olduğum zaman varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Bunlar dışında kış mevsimi sadece çamur ve ıslaklıktan ibaretti benim için, ve tabii ki kızaran bir ciltten. Üşüdüğün zamanlarda başka bir şeye odaklan, derdi Aysu. Çocukluk arkadaşım bunun soğuğu düşünmemek için ideal bir yöntem olduğunu savunurdu. Fakat bu yöntem odaklanmakta zorlandığım için hiçbir zaman işime yaramıyordu.

Yararıma olacak tek şey üstümdeki kazaktan ve uzun tül eteğimden kurtulup bir an önce kendimi sıcak bir duşun altına atmak, diye düşünürken üşüyen ellerimi yüzüme doğru yaklaştırdım. Ağzımdan çıkan sıcak nefes ile ellerimi ısıtmaya başladım.

O sırada Aysu’ya mesaj atmadığım aklıma geldi. Ellerimi yeteri kadar ısıttığıma emin olduktan sonra paltomun cebindeki telefonu çıkardım ve tuşlara hızlıca bastım.

''Galen İstasyonundayım, treni bekliyoruummm :)''

Cevabın gelmesi uzun sürmedi.

''Yuppiii, az kalmış m>



Bu mesaj beni gülümsetmeye yetmişti. Yarın uzun zamandır hayalini kurduğum resim sergisini açacaktım. Günün yoğunluğu dolayısıyla heyecanımın farkına varamamıştım ama Aysu’nun bu mesajı farkındalığımı geri getirmişti.




''Hazırımmmm ve çok heyecanlıyımmmm!!!'' yazdım duygularımı paylaşarak.




''Sen mi, ben mi?! Bu gece uyuyabileceğimi sanmıyorum...''




Gülümseyerek yanıtladım. ''Sen miii, ben miiii? ;)'' Bulunduğum yerde ileri geri sallanıp ısınmaya çalışırken bir yandan da mesajlaşmaya devam ediyordum. Uzaktan duyulmaya başlayan makine sesleri trenin yaklaştığının habercisiydi. Saate baktım.




23:47




Ve telefonu cebime yerleştirmeden önce Aysu’ya son kez mesaj attım.




''Tren geldi, yarım saate görüşürüz! :)''




İlk defa bu istasyondan kalkan bir trene binecektim. Burası pek kalabalık olmazdı, çünkü ana hat üzerinde değildi ve trenler buraya günün sadece belli saatlerinde uğrardı. Geçtiğimiz sene ortaya çıkan ve mini vagonlu tren adını verdikleri bu yapı ana hat dışında kalan ama ulaşıma açılması istenilen bazı yerler için özel olarak geliştirilmişti. Ortalama beş vagonlu olup her vagonun içinde en fazla on beş koltuk bulunurdu.




Tren yaklaşıp önümde durduktan sonra açılan kapıyla birlikte düşüncelerimden sıyrıldım. İçine girdiğim vagonda boş koltuklardan birini seçip oturdum. Omzumdan asılı kadife sırt çantamı kucağıma doğru çekip içindeki kulaklığı çıkardım ve kafamı cama yasladım. Telefonumdan sakin bir müzik açıp trenin kalkmasını beklerken dışarıyı izlemeye başladım.

Gözüm önce istasyonun büyük tabelasına ilişti. Galen İstasyonu. Ardından loş ışıklardan aşağı doğru süzülerek tabelanın üstüne konan kar tanelerine baktım. Dinlediğim müzikle ahenkli bir şekilde yere düşüyorlardı sanki. Hemen ardından gözüm son treni yakalayabilmek için merdivenlerden koşar adımlarla inen çifte ilişti. Bir öndeki vagonun kapanmakta olan kapısından son anda geçmeyi başarmışlardı. Hafifçe gülümsedim. Saniyeler sonra tren hareket etmeye başladığında istasyon yavaşça yerini ağaçlık alanlara bıraktı. Ben de gözlerimi kapatıp kendimi müziğin sakin kollarına bıraktım.




Kaç dakika geçmişti emin değilim ama beni daldığım uykudan uyandıran şey trenin aniden durması olmuştu. Bu sarsılma o kadar kuvvetliydi ki kucağımdaki çanta telefonumla birlikte yere düşmüş, ben de önümdeki koltuğa çarpmıştım. Telefonumu ve onunla birlikte düşen kulaklığımı hızlıca yerden alıp cebime koydum ve ayağa kalktım. Boynumdan belime doğru sarkan çantamı düzelttikten sonra elimle çarpmanın şiddetiyle acıyan başımı ovmaya başladım. Ardından bakışlarımı benimle birlikte aynı vagonda olan diğer iki kişinin bulunduğu koltuğa yönlendirdim. Yerde yatan iki bedeni görünce çığlık attım.




''Ah!'' Attığım kuvvetli çığlıkla beraber geriye doğru sendeleyip düştüm. Kalp atışlarım ansızın hızlandı. Ellerimle zeminden destek almaya çalıştım. Beynim neler olup bittiğini algılamakla uğraşırken birkaç dakika yerde öylece kalakaldım ve korkarak önümdeki bedenlere tekrar baktım. Vücutlarındaki damarlar belirginleşmiş ve morarmıştı. Onları bu hale getiren neydi? Tüm bunlar nasıl olmuştu? Ölmüşler miydi?




Aklımda bir sürü soru dönüp duruyordu ama şu anda bunları düşünmenin ne yeri ne de zamanıydı. Her ne olduysa korkuyordum ve bir an önce bu trenden çıkıp yardım bulmak istiyordum. Bu düşünceyle birlikte adrenalin vücudumu tamamen ele geçirdi ve hızlıca bulunduğum yerden kalkıp trenin kapısına yöneldim.




Bulunduğum vagonun diğer vagonlara geçişi olmadığından bu kapı denediğim ilk seçenek olmuştu ama açılmıyordu.




O an korkudan ve sinirden ağlamaya ve kapıyı yumruklamaya, açılması için zorlamaya başladım. Çabalarım bir sonuç vermeyince durdum, derin bir nefes alıp mantıklı düşünmeye çalıştım.




Saniyeler sonra kapının sol üst kenarında bulunan acil durum çekicine ilişti gözüm. Herhangi bir pencereyi kırmak için çekice uzandım ve fazla güç harcamadan camda işaretlenen hassas noktaya vurdum. Hemen ardından cam çatladı ve ayağımdaki kalın botlarla vurduğum birkaç darbe sonrası kolaylıkla açıldı.




Dışarı çıkmadan önce bakışlarım tekrardan yerdeki iki bedene yöneldi. Nabızlarını kontrol etmek yeni aklıma gelmişti. Damarlarının görünümleri yüzünden hayatta olduklarını düşünmüyordum ama daha önce böyle bir şeye şahit olmamıştım ve yaşama ihtimalleri varsa bunu bilmeden ayrılamazdım. Aksi halde vicdanım rahat etmezdi. Bu sebeple hızlıca yerde yatan adamın ve kadının morarmış boyunlarına elimi götürdüm ve bir hayat belirtisi bulmaya çalıştım.




Maalesef ki görünüşleri yanıltıcı değildi. Onlar ölmüştü. Bu farkındalık beni daha fazla korkuttu ve vakit kaybetmeden kırdığım camdan dışarı çıkmama neden oldu.




Kendimi dışarı attığımda karlı havaya rağmen vücudumdaki adrenalinden dolayı soğuğu hissetmedim. Birkaç dakika ne yapacacağımı bilemediğim için afalladım ve kendi etrafımda dolanıp durdum. Ardından diğer vagonları kontrol etmek geldi aklıma. Yaşayan birileri olmalıydı mutlaka. Bu düşünceyle birlikte vagonların her birinin kapısı kapalı olduğundan önce makinistin olduğu kısma bakmaya karar verdim.




Koşar adımlarla trenin başına geldiğimde ikinci bir çığlık döküldü dudaklarımdan. ''Ah!!''

Trenin ön camından içeri baktığımda makinisti oturduğu koltukta geriye yaslanmış bir şekilde gördüm. Bedeni aynı benim vagonumdaki diğer iki kişi gibi mosmordu ve damarları olağandışı bir şekilde belirginleşmişti.




Gözyaşlarım ve nefes alıp verişlerim daha da arttı. Makinistin kapısını açmaya çalıştığımda çabalarım yine sonuçsuz kalınca teker teker diğer vagonların içlerini görmeye çalıştım. Bir yandan da elimle şiddetli bir şekilde her bir vagonun camına vuruyor, içeride birileri hayattaysa sesimi duyurmaya çalışıyordum.




Yaklaşık 15 dakika sadece bununla uğraştım. Hiçbir yanıt alamayınca istasyonun ortasında durdum ve nefesimi kontrol altına aldıktan sonra yüksek bir sesle ''Telefon!'' diye bağırdım. Tabi ya!




Hemen titreyen ellerimi cebime götürdüm ve telefonumu çıkarıp 112'yi tuşladım. Fakat işe yaramadı. Sinyal yoktu. Acil arama da çalışmıyordu. Birkaç kez denedim inatla. Ellerimi saçlarım arasında gezdirdim stresten ve korkudan dolayı ileri geri yürürken. Bulunduğum istasyonda farklı noktalara geçip telefonu kaldırarak sinyalin olduğu bir nokta bulmaya çalıştım ama çabalarım yine sonuç vermedi.




Telefonu tekrardan paltomun cebine koyup etrafı incelemeye başladım. Buralarda bir güvenlik görevlisi olmak zorundaydı, öyle değil mi? Koşar adımlarla istasyonun her bir köşesine bakmaya başladım. Gözüme çarpan ilk şey birkaç metre ileride olan küçük bir kulübeydi. Ama içi boştu. Kimseyi göremeyince istasyonun çevresinde tur atmaya başladım. Bulunduğum yer o kadar sessizdi ki duyulan tek şey botlarımın karlı zemin üzerinde çıkardığı sesti.




Telaşla etrafımı incelemeye devam ettim ve nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Bu istasyonun ismini öğrenmek amacıyla bir tabela aradım. Tabelayı görmem uzun sürmedi ama üstünde ne yazdığı okuyamıyordum. Çünkü oldukça eskimiş ve yıpranmış bir haldeydi. Çevremdeki hiçbir şey tanıdık gelmiyordu. İstasyon ve çevresi dışında kalan her yer kapkaranlıktı. Bu yüzden ara sıra telefonumun ışığına ihtiyaç duyuyordum.




Dakikalarca istasyon çevresinde dolaştıktan sonra içimi ürperten cevaba ulaştım. Burada benden başka kimse yoktu. Yalnızdım, telefonum çekmiyordu ve yardım isteyebileceğim hiç kimse yoktu.




Ne yapacağımı bilmiyordum. Ağlayarak bulunduğum yere çöktüm ve dizlerimi kendime doğru çekip sakinleşmeye çalıştım. Her şeyin mantıklı bir açıklaması olmalıydı. Bunları kendi kendime anlarsam korkumu azaltabilir ve sağlıklı bir şekilde düşünebilirdim. Bu sebeple birkaç dakika durup olan biteni anlamaya çalıştım. Nihayet yapılacak en mantıklı şeyin sabah olana kadar burada kalmak olduğuna karar verince oturduğum yerden kalktım ve en başta gördüğüm kulübeye baktım. Gece vakti bilmediğim bir yerde boş boş yürümektense orada bekleyebilirdim. Sabah olunca her şeyi daha net görebilir, en azından nerede olduğumu ya da hangi yöne gitmem gerektiğini anlayabilirdim. Ayrıca burada bir problem olduğu sabaha kadar anlaşılabilir ve yardım edecek birileri gelebilirdi buraya. Böylelikle vakit kaybetmeden iletişime geçebilirdim.




Bu düşüncelerle birlikte kulübeye doğru ilerlerken soğuğun etkisini yeni hissetmeye başlamıştım. Uzun paltomu iyice kapatıp adımlarımı hızlandırdım. Buz kesen parmaklarımla kulübenin kapı kolunu tuttum ve içeri girdim. Kapıyı arkamdan sıkıca kapattığıma emin olduktan sonra içeriyi incelemeye başladım. Buradaki her şey oldukça eski duruyordu. Sanki yıllardır kullanılmamış gibiydiler. Sanırım bayağı eski bir istasyona denk gelmiştim. Belki de tarihi bir istasyon, diye düşündüm.




İçeride sadece kahverengi bir masa ve sandalye, neden burada olduğunu anlamadığım birkaç odun parçası ve duvarda asılı olan soyut bir tablo vardı. Sandalyeye oturup kulübenin küçük kare camından dışarıyı izlemeye başladım. Kar yağışı şiddetini artırmıştı.




En azından güvende olduğumu hissettiğim bir yerde beklediğim için biraz sankinleşmiştim. Burada bana zarar vermek isteyen biri de yoktu. Çünkü olsaydı bir saattir attığım çığlıkları, ağlama seslerini, civarda dolaşıp "Kimse var mı, yardım edin!" diye yükselen haykırışlarımı birileri duyardı. Bu yüzden bu seçeneği elemiştim. Yani trendeki insanları biri öldürmemişti. Öldürseydi eğer beni es geçmezdi.




Bu son düşünceyle yutkundum. Ölüm beni gerçekten es geçmiş miydi, diye düşünmeden duramadım. Ben yolculuk sırasında uyurken her ne olduysa sessiz sedasız gerçekleşmişti. Trendeki kişilerin görünüşlerini hatırlayınca ürperdim. Onlara ne olmuş olabilirdi? Onları bu hale getiren neydi?




Birkaç dakika boş bir şekilde dışarıya bakıp düşüncelerimi toparladıktan sonra elim tekrardan cebimdeki telefona gitti. Hala bir değişiklik yoktu. Hiçbir sinyal alamıyordum ve acil aramalar çalışmıyordu. Gözüm sadece Aysu'ya attığım son mesajdaki bildirime ilişti. Büyük ihtimalle trene ilk bindiğim anda gelen bir mesajdı. Bildirimi açıp mesajı okudum. Verdiği yanıtla gözlerim doldu.




"Görüşürüz Mel!"




Aysu'nun Mel diyen sesi kulaklarımda yankılandı. Çocukluğumuzdan beri asıl ismim olan Melina yerine bana hep Mel diye seslenirdi. O zamandan sonra yakınım olan herkes için bu kısaltma bir alışkanlığa dönüşmüştü.




Acaba Aysu'yu, diğer arkadaşlarımı, ailemi tekrardan görebilecek miydim? Karamsar düşünmek istemiyordum ama durum pek iç açıcı değildi.




Yine de sabah olunca bu durumun çözüleceğine ve geriye kalan her şeyi sadece bir kabus olarak hatırlayacağıma inanmak istiyordum. Şu an yapmam gereken tek şey beklemek ve her ihtimale karşı burada gizlenmekti.




Artık trende her ne olduysa tek hayatta kalan bendim ve bunca ölü kişi arasında birilerinin beni görmesi işleri daha da karmaşık ve yanlış hallere sokabilirdi. Bu yüzden sabahı bekleyip mantıklı bir plan yapacaktım.




Bu düşüncelerle birlikte sandalyeden kalkıp yere oturdum ve sırtımı duvara yasladım. Yarın sabahki ihtimalleri hesaplamaya çalıştığım sırada gözlerim yavaşça kapanmaya başladı.

Her ne kadar bu kapanmaya karşı koyamasam da beynimde hala tehlike çanları çaldığı için vücudum tam anlamıyla uyuyamıyordu. Gece boyunca sürekli uyanıyor, camdan bakıp çevreyi kolaçan ediyor, eğer bir aksilik yoksa uyumaya devam ediyordum. Bu durum sabaha kadar devam etti.




Etraf aydınlanınca huzursuzca gözlerimi açıp ovuşturmaya başladım. Saniyeler sonra duyduğum ayak sesleri yüzünden gözlerim kocaman açıldı ve dizlerimin üstüne çöküp ellerimle önümdeki masadan destek alarak dikkatlice dışarıyı izlemeye başladım.

Birkaç saniye sonra buraya doğru yürüyen iki erkek gördüm.




Kalbim göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Zihnimden türlü türlü sorular geçiyordu. Dışarı çıkmalı mıyım? Yardımcı olurlar mı bana? Yoksa tren içindeki ölü bedenlerle karşılaşıp beni gördükten sonra suçlu olduğumu mu düşünürler? Ama burada da bekleyemem, değil mi?




Derin bir nefes alıp bulunduğum kulübenin kapısını hafifçe araladım ve kulağımı açılan aralığa yaklaştırdım. Nereye ait olduğunu bilmediğim üniformalar giyen bu iki adam o sırada çoktan trenin önüne gelmişti ve kapıyı araladığım için konuşulanları rahatça duyabiliyordum.




"Bu durumdan kimin haberi var?" dedi uzun boylu olan.




İlkine kıyasla daha hızlı konuşan diğeri "Şimdilik yalnızca biz ve civardaki mahallelerin birinde yaşayan yaşlı bir adam." dedi.




Kısa bir sessizlikten sonra uzun boylu adam "Ne görmüş?" diye sordu.




Yanıt gecikmedi. "Görmemiş, sadece gecenin bir yarısı çığlık sesleri duyunca haber vermek istemiş."




Bu iki adamı daha net görebilmek ve duyabilmek adına yavaşça araladığım kapıdan dışarı çıktım ve sırtımı yasladığım beton duvarda dikkatlice ilerlemeye başladım.




"Geçiş sırasında ölmüşler." dedi hızlı konuşan adam ve ekledi. "Bu, aynı ay içinde yaşadığımız üçüncü vaka. Farkındaysan tek bir kişi de değil, koca bir tren. Bunu bildirmek zorundayız!"




Uzun boylu adam yüksek bir sesle yanıtladı. "Hayır! Önce ne olduğunu bir anlayalım. Paniklemenin sırası değil."




Aldığı yanıt karşısında sadece kafa sallamakla yetinen diğer adam benim çıktığım vagona döndü ve içeri girmeden önce cebinden kolye olduğunu düşündüğüm bir zincir çıkardı. Zincirin ucunda buradan net olarak göremediğim bir taş asılıydı. Bir eliyle zinciri tutarken diğer eliyle trene bakıp bazı latince kelimeler söylemeye başladı.




Gördüklerimi şaşkınlık içinde izledim ve anlamaya çalıştım.




Uzun boylu adam da aynı hareketleri tekrarlamaya başlayınca çok geçmeden tüm vagonların kapısı açıldı ve tren içindeki bedenler havada süzülerek yavaşça dışarı çıktı.




Ağzım bir karış açık halde gözlerimi kırpıştırdım ve uykuda olmadığıma emin olmak için kolumu çimdikledim. Neler oluyordu? Bu insanlar da kimdi? Az önce yaptıkları şey nasıl mümkün olabilirdi?!




Tren içinden çıkardıkları bedenlerin sayısı bir düzineyi bulduğunda ellerindeki zincirleri birbirlerine yaklaştırıp diğer ellerini de cansız bedenlere doğru uzatan iki adam beraber yine birkaç kelime mırıldanınca önlerindeki bedenlerin yavaşça toz halini alıp havaya karışmasını dehşet içinde izledim.




Gördüklerim karşısında beynim korku sinyalleri vermeye başlarken bedenim donakalmıştı.




Ayaklarım istemsizce geri geri gitmeye başladı. Ağlamayla karışan nefes seslerim duyulmasın diye iki elimle ağzımı kapattım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ama çok korkmuştum. Gördüklerime inanamıyordum. Bunlar gerçek miydi? Yoksa kabuslarımdan birinde miydim?




Geri geri yürümeye devam ederken bir bedene çarpıp durunca korkuyla arkamı döndüm ve bakışlarım koyu kahve gözlerle buluştu. Ağzımdan çıkan yeni bir çığlığa engel olamadım. "Ah!"




Adam hemen eliyle beni kolumdan yakalayıp "Sakin ol!'' diyerek kolumu tutu. Ben sakinleşmek yerine panikleyip kolundan kurtulmaya çalışınca beni kendine doğru çekip kolumu daha sıkı kavradı. Gördüğüm iki adamla aynı üniformayı giyen üçüncü bir kişiydi bu.




''Bırak beni! Lütfen, ben bir şey yapmadım!!'' diye bağırıp tekrardan kurtulmaya çalışsam da bu adam göründüğünden daha kuvvetliydi.




Beni diğerlerinin olduğu yere yani trenin önüne sürüklerken ben hala aynı cümleleri tekrarlıyordum ve beni ileri itmesine rağmen her seferinde geri gitmeye çalışıyordum.




Beni tutan adam ''Karan!'' diye seslendi.




Saniyeler sonra trenin içinden çıkan uzun boylu adam zümrüt yeşili bakışlarını önce benim üzerimde ardından beni tutan adamda gezdirdi. Artık aramızda mesafe olmadığı için aynı olduğunu düşündüğüm üniformalarının farklılıklarını görebiliyordum ama hala nereye ait olduklarını seçemiyordum.




''Eski gözetleme kulübesinde buldum, sizi izliyordu.'' dedi beni tutan adam büyük bir ciddiyetle.




Önce yanımdaki adama, ardından adının Karan olduğunu öğrendiğim uzun boylu adama baktım. ''Lütfen! Ben bir şey yapmadım! Bana zarar vermeyin!'' dedim yalvararak.




Karşımdaki adamın gözleri o kadar soğuk bakıyordu ki ne düşündüğünü anlamakta zorlanıyordum. Az önce şahit olduklarımdan sonra bu kişilerin bana zarar vereceği düşüncesi aklımdan çıkmıyordu.




Yanımdaki adam Karan'dan önce cevap verdi. Bana dönüp ''Zarar vermek mi? Sen bizim kim olduğumuzu sanıyorsun?!'' diye bağırdı.




Bir cevap vermedim. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki az önce burada bulunan bedenlerin karşımdaki kişiler yüzünden yok olması beni inanılmaz korkutmuştu. Yutkundum. ''Onlara… Ne yaptınız?'' diye sordum trene bakarken. Korkudan kimsenin gözlerinin içine bakamıyordum.




Beni yanıtlayan yine yanımdaki adam oldu. ''Ne mi yaptık? Bu nasıl bir soru? Kim olduğumuzu bilmiyor musun?''




Kafamı kaldırıp yanımdaki adama boş boş baktım. Bu sırada Karan’ın bakışlarını üzerimde hissediyordum. Biraz sonra bize doğru yaklaşınca dikkatim ona çevrildi. Yanımdaki adama bakıp ''Sen tren içine geç Ulaş ve işine devam et.'' dedi ve gözlerimin içine bakarak ekledi. ''Burayı ben hallederim.''




Adının Ulaş olduğunu öğrendiğim adam sonunda sıktığı kolumu bıraktı ve bakışlarını önce Karan’da, sonra da benim üzerimde gezdirdikten sonra trenin içine girdi. Sızlayan kolumu hafifçe ovaladıktan sonra karşımdaki adama baktım.




Sesimin titremesine izin vermemeye çalışarak ''Ben bir şey yapmadım.'' dedim.




Karan bana doğru birkaç adım atıp önümde durdu ve ''Bir şey yaptığını söylemedim.'' dedi sorgulayarak. Bakışlarını üzerimden ayırmadan ekledi. ''Ama nedense şimdi aksini düşünmeye başladım.''




Cümlesi karşısında afalladım ve sakinliğimi koruyamayarak ''N-nasıl yani?'' diye sordum kekeleyerek. Bu tepkilerimi kontrol altına almazsam kurban yerine suçlu gözükecektim!




Karşımdaki adam kendinden beklenilir bir şekilde tepkimi yakaladı ve bana doğru bir adım daha atıp büyük bir ciddiyetle sordu. ''Bunu sen söyleyeceksin. Neler oldu burada?''




Sorusu karşısında yutkundum ve ürkek bir şekilde zümrüt yeşili gözlerin sahibine baktım. Simsiyah saçları ve aynı tondaki üniforması arasında parlayan gözleriyle beni süzüyordu.




Dün geceyi hatırlayınca ürperdim ve kollarımla kendimi sardım.




"Bilmiyorum..." dedim cılız bir sesle. Zaten bu sorunun cevabını bilsem bu kadar korkmazdım.




Benden daha fazlasını duymak için gözlerime bakmaya devam etti. "Gerçekten bilmiyorum. Ben... Bir anda trende uyandım ve içerideki herkes bu haldeydi. Çok korktum ve bulunduğum vagondan çıkmak için camı kırdım."




Son cümlem üzerine bakışlarını trene çevirip "Demek bu yüzden bir tek buradaki cam kırıktı." dedi. Bu bir yanıttan ziyade sesli bir yorumdu.




Başımla onayladım ve anlatmaya devam ettim. "Sonrasında etrafta dolandım ve yardım bulmaya çalıştım. Kimseye ulaşamayınca da geri döndüm ve kulübe içinde sabahı beklemeye başladım."




Karan bir eliyle çenesini tutarken ‘’Hmm…’’ diye mırıldandı. Bakışları hem trende hem de istasyonun çeşitli köşelerinde gezip duruyordu. Gözleri dönüp dolaşıp tekrardan benim üzerimde sabitlenince anlattıklarımı kısa ve net bir şekilde özetledi. ‘’Yani bu kadar kişi arasında bir tek sen hayattasın ve ne olduğunu, bunu kimin yaptığını görmediğini söylüyorsun, doğru mu?’’




Başımla onayladım. Bu hareketim üzerine bakışları koyulaştı. ‘’Sence bu hikayeye inanacak kadar saf olmalı mıyım?’’




Kaşlarımı çatarak Karan’a baktım. ‘’Yalan söylemiyorum.’’




Yanıt gecikmedi. ‘’Bunu bilemem.’’




Ardından duymayı beklemediğim bir şey söyledi. ‘’Ayrıca giyimin de şüphe uyandırıcı.’’




İlk başta hazırlıksız olduğum bu soru karşısında yüzümü buruşturdum. ‘’Ne?’’ diye sordum tepkimi gizleyemeyerek.




Ben üzerimdeki kafa karışıklığını atmaya çalışırken ansızın cebinden çıkardığı bir aleti gözlerime tutarak hareket ettirmeye başladı. Anlamsız bir şekilde alete, ardından Karan’a baktım. ''Ne yapıyorsun?!'' diye sordum tedirgin bir şekilde.




Sorumu görmezden gelen adam birkaç saniye sonra üzerimde tuttuğu aleti kendine çekip eliyle üzerinde görünmez şekiller çizmeye başladı. Şaşkınlıkla yaptığı hareketleri izliyordum.

Hareketler sonlanınca aletten garip bir ses çıkmaya başladı. Karan bir bana bir alete bakarak sonsuzluk gibi gelen saniyelerin ardından "Sadece rutin bir kontrol, prosedürü biliyorsun. Endişelenmene gerek yok."




Ne kontrolünden bahsediyordu bu adam? Elindeki alette ne görmüştü? Az önce kıyafetlerimin şüphe uyandırıcı olduğundan bahsetmişti. Ne demekti bu?




Düşüncelerim o kadar karışmıştı ki cevap veremedim, tepkisel olarak sadece kafamı sallamakla yetindim. Delirmiş biri gibi davranmanın anlamı yoktu. Korku dolu bir geceden sonra bu ıssız yerde ilk defa birilerini görmüştüm ve bana yardım etmelerini istiyordum. Her ne kadar karşımdaki kişiler güven vermese de buradan gitmek için sakin kalmalı, gerekirse konuşmayıp sadece dinlemeliydim. Yanlış bir şeyler söylemek istemiyordum.




Adamın hala sorgulayarak bana baktığını görünce son cümlesine cevap vererek "Endişelenmiyorum. Sadece korkuyorum." dedim. Temkinli davransam da dürüst olmam gerekliydi. Sonuçta beni buradan başka bir yere götürebilirlerdi; en yakın polis istasyonuna ya da şehir merkezine. Beni bu ıssız yerden alıp evime ulaştıracak herhangi bir yol yeterliydi.




"Neden korkuyorsun?" diye sordu Karan bu yanıtım üzerine.




"Neden mi?! Burada bir katil olduğu belli değil mi? Bunca kişi neden öldü, ben neden hayattayım hiçbir fikrim yok! Tüm gece tek başıma dolanıp durdum. Soğukta ve karanlıkta çaresizce bekledim. Sabah gördüğüm ilk kişiler sizsiniz, siz de anlam veremediğim şeyler yapıp o cansız bedenleri yok ettiniz!" dedim içimdekileri daha fazla tutamayarak.




Dikkatlice gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. "Yok etmek mi?"




Söylediğim onca şeyden sonra sadece son kelimelerime takılmasına şaşırmıştım. Hiçbir şey demedim.




O sırada içeriden çıkan Ulaş'ın sesi konuşmamızı böldü. "İçerisi tamam, dönebiliriz." dedi Karan’a bakarak.




Karan, Ulaş’a bakıp başıyla onayladıktan sonra tekrar bana döndü ve "Bizimle geliyorsun. Bu konuşmaya başka yerde devam edeceğiz." dedi düz bir şekilde.




Benim de dün geceden beri duymak istediğim cümle buydu. Sonunda buradan kurtulacaktım ve evime dönebilecektim. Sonra Aysu’yu arayacaktım ve…




O sırada aklıma telefonumun kulübede kaldığı geldi. Dün gece ışık olsun diye oturduğum yerin yanına bırakmıştım. Onu almak adına kulübeye yöneldiğimde bileğimde ani bir acı hissettim.




Bileğimi sıkıca tutan Karan "Bizi aptal yerine mi koyuyorsun?!" diye bağırdı.




Korkarak Karan’a baktım. Ne olduğunu anlamamıştım! Ne demek istiyordu? Niye aptal yerine koyayım, ne yaptım ki?!




Düşünceler zihnimde ardı sıra oluşurken ağzımdan sadece tek bir kelime çıktı. "Hayır."




"Güzel." dedi Karan tok sesiyle. "Çünkü bir Praetor'u kandırmak için yürek yemiş olman gerek."




Pra-ne?!




Ve ekledi. "Her ne kadar Ametrin halkına mensup olsan bile bu kurallar herkes için geçerli."




Sessizliğimi korudum. Bir anda anlam veremediğim birçok kelime atılmıştı önüme. Kafam o kadar karışmıştı ki tepki vermekte zorlanıyordum. Bileğimi sıkan eline, ardından Karan’a baktım.




"Ben sadece telefonumu almak istemiştim. Sizi kandırmak gibi bir niyetim yoktu."




Bu cümlem üzerine eli gevşese de bileğimi bırakmadı. Şüpheyle yüzüme baktı. "Telefon mu?"




Dünya’nın en garip cümlesini kurmuşum gibi bir bana bir de çoktan trenden çıkmış bizi izleyen arkadaşlarına baktı.




İlk tepki adını bilmediğim üçüncü kişiden geldi. "Ametrinlerin böyle antik zevkleri olduğunu bilmiyordum."




Bu cümlesi üzerine Ulaş’tan hafif bir kahkaha yükseldi. "Herkesin senin gibi rafine zevkleri yok..."




Neden üçü de Ametrin denilen halktan olduğumu düşünüyorlardı bilmiyorum. Ametrin de neydi? Belki de Karan’ın üzerime tuttuğu garip alette bir şey görmüşlerdi. Bu kişiler her kimse oldukça garip insanlardı. Durumu şimdilik bozuntuya vermek istemedim. Bu sahte kimliği en azından merkezi bir yere ulaşana kadar devam ettirecektim.

نهاية الفصل

14 تعليق