𖠇𖠇𖠇
-Kirill Svetozarov
Normalde gelip oturmayacağım türden bir kafede oturup en son davam için delil toplamaya çalışırken sakin kafenin içindeki ani hareketlilik, gözlerimi uzun boylu, kül kahve saçlı kadına çevirdim.
Gözlerim onu bulduğu anda, etraftaki bütün sesler ve kişiler yok oldu sanki. Oydu. On dokuz yıl sonra. Arkasına bakmadan kaçtığı yere sonunda geri gelmişti. Yaklaşık yirmi dakika kadar odağım sadece ondaydı. Hayatımı mahvedip sonra bana tek kelime etmeden kaçan kişi. Beni kandırıp bir başıma bırakan kişi. Elizabeth Cambronne.
𖠇𖠇𖠇
Gözlerimle takip ettiğim ve Elizabeth olduğundan çok emin olduğum o uzun boylu kadın bir masada oturunca, onun oturmasıyla beraber ben yerimden kalktım. Yavaşça onun oturduğu masaya adımladım ve tam karşısındaki sandalyeye oturdum. Ben oturunca, masanın üstünde bulduğu dergiden gözlerini bana baktı. O hafif çatık kaşlı, kısık gözlü bakışı biliyordum. Onun karşısına oturduğum için cüretimi sorguluyordu içinden.
"Pardon?"
İğneleyici ses tonu, aşağılayıcı ve küçük gören bakışları, ne olursa olsun inadına dik duran omuzları ve kiminle konuştuğunu umursamayan kibirli tavırları o kadar tanıdıktı ki. Ben her ne kadar onu her sabahıma dahil edip, onun uğruna yeminler etsem de, tavırlarından belliydi ki o beni hatırlamıyordu. Ya da hatırlamıyordu.
Yüzüme yayılan ve onun kibrine ancak karşılık verebilecek bir gülümseme ile ben de ona baktım. Sessiz kalışımın onu iyice öfkelendirdiğinin farkındaydım. Belki de sırıtmam bu yüzdendi diye düşünürken bir eliyle dikkatimi çekecek şekilde masaya vurdu.
"Pardon diyorum? Tanıyor muyum sizi?"
Ses tonu öncekinden de kaba, bakışları öncekinden daha hor görücüydü.
Sesimde onun rahatsız olmasından ötürü duyduğum hoşnutluğun belirtisi vardı.
"Tanıyorsun. Ama emin ol, keşke tanımasaydım diyeceksin."
Ben böyle söyleyince onun yüzündeki ifadeye bir duygu daha eklendi. Şaşkınlık. Şaşkınlığını dengelemek için sesindeki kibir arttı. İngiliz aksanı, kibir ve hoşnutsuzluğa çok yakışırken ağzından dalga geçer gibi bir nefes verdi ve geriye yaslandı.
"Bloody."
kendi kendine söylendi. Sonra bana baktı ve konuşmaya başladı.
"Seni tanıdığımı sanmıyorum. Keza, senin de beni tanıdığını düşünmüyorum."
Resmi konuşulacak biri olmadığımı düşünüyor olmalıydı ki bana direkt "sen" diye hitap etmeye başlamıştı.
"Eğer beni tanısaydın, kimse için keşke demeyeceğimi bilirdin."
O konuşmayı bitirince gülmeden edemedim. Ben gülünce onun dergiyi kavrayan eli, sayfaları buruşturmaya başladı. Yüz ifadesi ise, asla bana yetecek kadar gerilmemişti.
-Elizabeth Cambronne
Karşımdaki adamın ukala tavrı ve sinir bozucu kahkahası sinirlerimi tekrar bozmaya yeterliydi. İzinsizce gelip karşıma oturmuştu, beni tanıdığını söyleyip dalga geçmişti ve şimdi de gülüyor muydu?
Küstah herif. Yumruklarımı masanın altından sıkarak ayağa kalktım ve olabildiğince sakin konuşmaya çalıştım. New York'a yeniden döndüğüm ilk günden adımı haber ve magazin sayfalarında okumaya ve okutturmaya niyetim hiç mi hiç yoktu.
"Sen- siz kiminle konuştuğunuzu bilmiyorsunuz, belli. Hemen masamdan kaybolun, derhâl!"
Kahkahası durmuştu çoktan ama o sırıtışı hâlâ yüzündeydi. Benden sonra ayağa kalkınca, göz korkutucu derecede uzun boyu resmen üstüme gölge yapıyordu. Hem de uzun biri olmama rağmen.
"Tekrar karşılaşacağız, Ellie."
Bana hitap şeklini duyunca tıpkı beynimden vurulmuş gibi donakaldım. Tek sıkıntı bana adımla hitap etmesi değildi. Adımı söyleme şeklinin tanıdık gelmesi ve içimi ürpertmesiydi.
Boğazımdaki yumruyu yutkundum ve çantamı omzuma atıp kafeden dışarı çıktım. Ben bu adamı tanıyor muydum? Yoksa yine bir örgütün peşime taktığı biri miydi?
𖠇𖠇𖠇
Haftanın geri kalanı boyunca kafede olanları her ne kadar düşünmemeye çalışsam da aklımdan çıkmadı. Tanımadığım birinin bana adımla hitap etmesi -en azından benim için- karşılaşmadığım bir olay değildi. Sonuçta ben bir Cambronne'düm. Anlaşma bozum anlaşma yaptıran, insanların parmakla gösterdiği türden bir ailedendim. Bir aristokrattım. Kraliyet ailesinin yardım istediği aileden biriydim ben. Adımın bilinmesi değildi şaşırılacak, bu rastgele gördüğüm adamın çocukluk lakabımı bilmesiydi. Belki de gerçekten tanıyordum onu. Ama şu an, o kim asla bilmiyordum.
Neyse ki bugünden sonra, bir haftalık kısa arama bir son verip tekrar işime dönüyordum. Yine çoğu zamanki gibi işlerimin belirli bir kısmını evden çalışarak halledecektim. Yani, toplantılar ve görüşmeler dışında tabii.
𖠇𖠇𖠇
Ben ofisime geçtiğimden beri uzun süre olmuş olacak ki, Frederic elinde bir tepsiyle içeri girdi.
"Sabah kalktığından beri çalışıyorsun. Sana kahvaltı getirdim."
Her zamanki, yaşına yönelttiğim olgun ve tok sesini duyunca kafamı kağıtlardan kaldırdım.
"Çok düşüncelisin. Teşekkür ederim."
Elindeki gümüş tepsiyi masama bırakırken sadece başını salladı.
"Bu arada, büyükbaban bu perşembe olacak toplantıya katılmanı istiyor. Eğer aranı erken bitireceksen tabii."
Hızlı bir şekilde kağıda kelimeler karalayan elimi durdurup Frederic'e sordum.
"Ne toplantısıymış bu?"
Aslında benim sormayacağım bir soruydu bu. O da bunu biliyordu ki cevap vermedi.
"İyi. Tamam o zaman, perşembe günkü programımı ona göre hazırlarım."
Dedim; yüzümdeki küçük, dikdörtgen çerçeveli gözlükleri çıkarıp masaya bırakarak.
Frederic odadan çıktığında, tuttuğumu yeni fark ettiğim nefesimi verdim. Bana hiç açıklama yapmadan gönderdiği şehirde toplantıya gidip, iş halletmemi istiyordu.
Umuyordum ki, büyükbabamın iyi bir sebebi vardır. Perşembe çabuk gelse iyi olurdu. New York'taki diplomat ve bürokratlara artık nasıl çalışacaklarını öğrenmelilerdi.
Amerikalıların nasıl birbirlerini dinlemeden beraber çalıştıklarını biliyordum. Ama onlar, benim sözümü dinlemeyen kişilerle çalışmayacağımı bilmiyorlardı daha. Öğreneceklerdi.
-16.10.2025
Lacivert bluzumu kafamdan geçirip kollarını düzeltirken kapım çaldı. Elimle şifon bluzun kollarına yapışan tozları silkelerken seslendim.
"Gel."
Ben aynaya döndüğüm sırada içeri bir kadın girdi. Bir veya iki defa buralarda temizlik yaparken görmüştüm onu. Benden biraz daha büyük, muhtemelen otuzlu yaşlarının sonundaydı. Ses tonu yaşına göre ince ve utangaçtı.
"Şoförünüz geldi, sizi bekliyor Leydi Cambronne."
Gitme zamanına daha vardı. Şoför, gecikmeyi sevmediğimi bildiği için erken gelmişti. Kadına başımı sallayarak cevap verdiğimde elindeki küçük, siyah kadife kutuyu bana uzattı.
"Bir de bu var Leydim. Sizin adınıza kargoya verilmiş."
Bluzun yakalarını düzeltmeyi bırakıp kadına döndüm ve kutuyu elinden aldım.
"Tamam, teşekkür ederim."
Kadının arkasından kapı kapanınca kutuyu açtım. İçinden ilk bir not çıktı.
"Sevgili torunum Elizabeth,
Bana kırgın veya öfkeli olduğunu biliyorum. Seni bir hiç uğruna buradan, Londra'dan New York'a boş yere gönderdiğimi düşünüyorsun. Öyle olmadığını bilmeni isterim. Seni, yoldan ve sözden çıkan o birliği tekrar yola döndürmen için oraya gönderdim. Benim amacımı anlayacağını biliyorum. -Milford A. Cambronne."
Bu not çok şey anlamına geliyordu. Yani elimdeki hiçbir şey gitmemişti. Tam tersi, artık bulunduğum yerde ne büyükbabam, ne babam ya da ailemden başka biri yoktu. Yani, artık her şey elimdeydi. Bakışlarımı tekrar kutuya çevirdiğimde içinde duran beyaz altın bilekliği gördüm. Nerede olsam tanırdım. Bu babamın işçiliğiydi. Üstünde duran kelebek şeklindeki taş da beni doğruluyordu.
Kelebekler, küçüklüğümden beri bana ait olan şeylerin üstüne çizdiğim motiflerdi. O kadar severdim ki kelebekleri, babam bana "Senin adını kelebek olarak değiştireceğim!" derdi hep.
O, kelebeklerin masumluğunu ve özgürlüğünü hep bana benzetirdi. Anılarımın depreşmesiyle yüzüme bir tebessüm yayıldı. Bilekliği kutusunda tutturulduğu minderinden çıkardım ve bileğime taktım. Yine, her zamanki gibi babam yanımdaydı.
𖠇𖠇𖠇
Saçımı ve makyajımı bitirip aşağı indiğimde, dışarıdaki arabayı gördüm. Çantamı omzumun üstünde düzeltip kapıdan dışarı çıktım. Arabaya bindiğimde ise, tamamen profesyonel kimliğime bürünmüştüm.
Senato binasından içeri girdiğimde, herkes başıyla bana selam verirken ben sadece üstünde adımın yazılı olduğu odayı aradım.
Odayı bulduğumda kapı kolunu aşağı çekerek kapıyı açtım ve içeri girdim. İçerisi fena değildi. Gri renkli duvarları, ahşaptan ve beyaz detaylı mobilyaları ve siyah deriden koltuklarıyla klasik bir ofis odasıydı.
Masanın arkasına geçip sandalyeme oturdum. Yaklaşık on dakika kadar sonra, kapımın tıklatılmasının ardından içeri bir kız girdi. Daha yirmili yaşlarının başında olduğunu tahmin ediyordum. Kafasını elindeki kağıtlara gömmüş, içinden bir şey arıyordu.
"Şey.. ben stajyerim de, size bu kağıtları imzalatmam gerektiğini söylediler."
Yarı utangaç ses tonuyla konuşurken masama birkaç kağıt bıraktı. Kağıtları önüme çekip ne olduklarını okurken sordum.
"Adın ne senin?"
Sanki daha önce hiç adı sorulmamış gibi şaşırdı.
"Ben mi?"
Kafamı kaldırıp ona bakmayı sürdürünce gerçekten de ona sorduğumu anladı. Gerçi odada soru sorabileceğim başka biri yoktu ama neyse.
"Benim adım Daphne. Siz- sizin adınız ne acaba?"
Sesi bana sorarken tedirgindi. Stajyer gerginliği. Ben avukat değildim ama stajyer avukatların ne kadar gerildiklerin iyi biliyordum. Abraxas sağ olsun ki. Yüz ifademi biraz yumuşatıp cevap verdim.
"Elizabeth. Ama Liz diye hitap edilmeyi tercih ederim."
O kafasını sallarken cebindeki telefonu çaldı, muhtemelen burada çalışan daha kıdemli biriydi. Telefonu kulağına götürürken odadan çıktı. Ben de onun getirdiği kağıtlara tekrar döndüm.
Bir saat sonra, yine aynı kız odama gelip bana toplantının başladığını haber verdi. Şimdi, bu binada bulunan herkes düzene dönmeye başlayacaktı. Kendim hazırlamış olduğum gri kapaklı dosyayı masanın üstünden aldım ve Daphne'yi toplantı odasına kadar takip etmeye başladım.
𖠇𖠇𖠇
Odadan içeri girdiğimde duyulan tek ses ayakkabılarımın yerle temas ettiklerinde çıkardıkları sesti. Herkes bana bakıyor, erkek ağırlıklı yargılayıcı bakışlar üzerimde geziyordu. Habersizlerdi ki, bu onların birine bu şekilde bakabilecekleri son andı. Masanın etrafından dolanıp başındaki koltuğuma oturdum. Biliyordum ki buradakileri çoğu yeni gelmiş olmama rağmen masanın en başında koltuğum olmasına dayanamıyorlardı.
İçlerinden sert yüzlü bir adam konuşmaya başladı. Dediklerine içimden gülmeden edemedim. Tabii, onların tuttuğundan çok daha titiz verilerin elimde olduğunu bilmiyorlardı. Söz alıp konuşmaya başlayacakken kapı açıldı. İçeri giren kişiyi görünce donakaldım.
Yaklaşık bir hafta önce kafede gördüğüm o küstah tavırlı adam. Siyah bir gömlek ve yine aynı renk pantolon giymişti, o gün gördüğümden çok daha resmi giyimliydi. O senatonun bir üyesi miydi? Zannetmiyordum. Olsa, ben bunu çoktan biliyor olurdum.
Odanın içinde özgüvenli bir şekilde ilerlerken gözleri bana kaydı ve yüzüne ufak, inkâr edecek olsam da çekici ama bir o kadar da sinir bozucu bir gülümseme yerleşti. Yine az önce benim sözünü kestiğim sert yüzlü adamın yanına gitti ve kulağına bir şey fısıldadı. Yaş olarak kesinlikle konuştuğu adamdan küçüktü ama yine de adamın üstüne gölge ediyordu. O otururken, adını Çatık Kaşlı koyduğum adam bana döndü ve sordu.
"Sanırım en son siz söz almıştınız. Değil mi, sayın Cambronne?"
Boğazımı temizleyip oturduğum koltukta daha da dikleştim. Önümdeki gri kapaklı dosyayı açıp sayfalarını çevirdim.
"Evet, Bay..?"
adını bilmiyordum. O da şimdiye kadar bana kendini tanıtma gereği duymamıştı zaten.
"Smithers. Aaron Smithers."
"Bay Smithers, ifade etmeliyim ki bana anlattıklarınızla bu dosyada yazanlar tutarlı değil. Tabii, henüz birbirimiz iş etiğini ve nasıl uyguladığımızı bilmiyoruz ama bunu bilin, ben bu konuda hassasımdır. Dediğinize göre en son alınan senato kararı, oy çokluğuyla kabul edilmiş. Fakat burada yazana göre sadece sizin ve sayın senato çoğunluk liderinin imzası dışında sadece iki kişinin imzası var. Ve-"
Sözüm adının Aaron olduğunu öğrendiğim, benim tanımımla Çatık Kaşlı'nın araya girmesiyle bölündü. "Bu... Bu bilgileri nereden aldınız bilemiyorum Bayan Cambronne ama bu karar oy çokluğuyla kabul edildi. Aksi taktide ne benim ne de senato çoğunluk liderimizin imzası olurdu. Bunu siz de biliyorsunuz."
O uzun boylu adam hâlâ buradaydı. Kimdi acaba?
"Elbette biliyorum. Fakat siz bunu bana anlattığınız kadar iyi biliyor musunuz, orası henüz bilmediğim bir konu."
Dediklerimden sonra yüzü adeta sinirden kıpkırmızı olmuştu. Gerçekten onların işine gelecek şeyleri ön tarihlere alıp diğerlerini geriye ertelediklerini bilmediğimi sanıyordu.
"Bahsettiğiniz verileri, geçen kısa bir süre de olsa burada görev yaparken ben tuttum, Bayan Cambronne. Fakat siz bunlara nereden ulaştınız?"
Smithers'ın yanında duran uzun boylu konuşmuştu. Ne yani, geçen sene o da mı senato üyesiydi?
"Verileri siz mi tuttunuz? Peki, bunu sormalıyım bayım, siz kimsiniz?"
sesimin özellikle dalga geçer gibi değil de daha çok merak eden bir şekilde çıkmasını sağladım. Gerçekten de merak ediyordum kim olduğunu. Ufak, alçak tonlu bir gülmeden sonra sorumu cevapladı.
"Ben mi? Bilmemenize şaşırdım. Ben Kirill, Kirill Svetozarov. Eski hukuk müşaviriyim.
Hukuk müşaviri mi? Hiç de hukukla alakası var gibi durmuyordu. Önceki sorusunu tekrarladı. "Tekrar soracağım ama, siz bu verilere nereden ulaştınız? Oldukça gizli kalmaları gerekiyor çünkü."
Beni hafife alıyordu. Almamalıydı. "Orası sizi alakadar eden bir durum değil. İzin verirseniz toplantıya dönelim."
İşte o an, odadaki herkes birbirine döndü. Anlamışlardı neden buraya geldiğimi. Daha görecekleri ve şaşıracakları çok şey vardı hâlbuki."
𖠇𖠇𖠇
Yaklaşık bir buçuk saat sonra toplantı bitti. Ben odama doğru giderken biri kolumdan tuttu. Arkama döndüğümde onu gördüm. Svetrov muydu? Svetozarov muydu? Öyle bir şeydi işte. "Pardon? Bir sorun mu var?" sesim istediğimden daha sert çıkmıştı ama umursayacak değildim. "Hayır. Yeni atanmış senatör olarak ilk toplantınız nasıldı diye merak ettim. Ha, bir de kafede olanlardan sonra nasılsınız diye sormak istedim. Küstah biri olduğumu düşünmüyorsunuzdur umarım."
Yine biliyordu. Onun hakkında öyle düşündüğümü biliyordu. Büyükbabamla veya babamla bu adamın konusunu konuşmalıydım.
"Umduğumdan daha iyiydi. Sizin neden toplantıda bulunduğunuzu merak ettim tabii. Sonuçta artık hukuk müşaviri değilsiniz."
Güldü. Bu adam beni gerçekten ciddiye almıyordu.
"Neden? Hoşunuza gitmedi mi?"
"Evet. Gitmedi. Senato ile artık bağlantısı olmayan biriniz gizli kalması gereken bir toplantıda bulunması doğal olarak hoşuma gitmedi. Hak vereceğinizi düşünüyorum."
Dalga geçer gibi başını salladı. Gerçekten çok sinir bozucu biriydi. Umuyordum ki bu son görüştüğümüz olurdu.
"Tabii, hak veriyorum. Fakat size hak vermem dediklerinizi yapacağım anlamına gelmez."
Ben tam ağzımı açmış onun küstah ve kibirli cümlelerine cevap verecekken tekrar konuştu.
"Yakında görüşürüz, Bayan Cambronne."
dedi ve arkasını dönüp gitti. Yumruklarımı sıkıyordum artık sinirden. Ben de onun gittiği yönün tersine dönüp odama doğru yürümeye başladım. Odaya girdiğimde elim cebimde duran telefonuma gitti. Fakat masanın üstünde duran kutuya takıldı gözlerim. Orta boy denilebilecek, beyaz bir kutuydu üstüne yine beyaz renkli tülden bir kurdele sarılıydı. Telefonu tekrar cebime attım ve masaya yaklaştım. Sandalyeme oturup kurdeleyi çekerek açtım. Kapağı kaldırdığımda şaşkınlığım yüzüme vurmuştu. Ellerimi uzatıp kutudaki kristalden yapılmış bir kelebek heykeli vardı. Pencereden içeri giren ışık elimdeki heykelden geçiyor, kelebeğin kanatları farklı renklerde parlıyordu. Elimdeki kristal heykeli masaya bırakıp kutunun içine tekrar baktığımda bir not gördüm. Notu elime alıp okumaya başladım.
"26.03.2006"
Notta sadece tarih yazıyordu. Hem de on dokuz yıl önceden bir tarih. Anlam veremediğim notu çöpe atıp kristalden heykeli masanın arkasındaki rafa kaldırdım. Notta yazan tarih büyük ihtimalle heykeli yapan atölyenin kuruluş tarihiydi. Yakından baktığımda oyulan kelebeğin ne tür olduğu az çok anlaşılıyordu. Bu bir Dicle güzeliydi. Özenle mi seçilmişti bilmiyorum ama oldukça hoş bir detaydı.
𖠇𖠇𖠇
Yaklaşık bir aydır atanmış senatör olarak çalışıyordum. Bir ayda herkesi olmaları gerektiği düzene sokmuş, buraya gelem amacımı neredeyse tamamlamıştım. Tek yapmam gereken bir sonraki büyük toplantıda yeni barış kararını kabul ettirmem gerekiyordu. Ettirecektim de. Tüm hayatımı aileme adamaya hazırdım. Bu kararı kabul ettirirsem bütün ailem daha da rahat edeceklerdi. Basitçe, barış kararı Amerika'da verilen iç işleri kararlarını İngiliz meclisine -en azından Cambronne ailesine- taşıyacaktı ama Amerikalılar bundan bihaber olacaklardı. Cambronne'ların gönderdiği senatörleri atayacaklardı. Dostluk namına. Ben de bunun olması için elimden geleni yapacaktım. Belki başardığım zaman Londra'ya geri dönebilirdim. Burada kalmak istemiyordum. Bir ay bile fazla dayanmıştım. Şu an bana gitme imkanı verseler, en ufak imkan bile olsa onu kovalardım. Neden Amerika'da kalmak istemediğimi bilmiyordum ama içimden bir his burada kalmak istemiyordu. Sanki burada olduğum her dakika; içim daralıyor, boğazım sıkılıyordu. Bir şehir, bir ülke insana böyle şeyler yapabilir miydi?
Düşüncelerimden ancak mutfaktaki hafif tombul kadının masaya yavaşça vurmasıyla sıyrıldım. Kibar sesine ton katan merakla konuştu. "Yemeyecek misin, Elizabeth?" bana adımla sesleneceği kadar samimiydik onunla. "Hayır, yiyeceğim tabii ki de. Dalmışım sadece." elime tabağın yanında duran çatalı aldım ve yemeye başladım. Evdeki çalışanlarla bir ayda sandığımdan daha da çok yakınlaşmıştık. Anna da bunlardan biriydi. Çok kibar bir kadındı. Babamla yaşıt olmasının dışında hiç evlenmemiş veya hiç çocuğu olmamıştı. Aslında bence annelik ona çok yakışırdı. Gününün çoğunu mutfakta geçiriyor, dediğine göre mutfakta geçirdiği vakitte huzur buluyordu. Ben de yemek yemeyi seven biri olduğum için iyi anlaşıyorduk.
Ben sessizce yemek yerken o fırından bir şey çıkardı. Fırın kapağı açılır açılmaz etrafı hoş bir şeftali kokusu sardı. Şeftalili turta yapmıştı. Beraber oturup hem yemek hem de tatlı yedik. Sonra ben yukarı kattaki çalışma odama çıktım.
...
Yüzüme vuran güneş ışığıyla uyandım. Kollarımın uyuştuğunu kafamı onların üstünden kaldırınca anlamıştım. Dün gece çalışırken uyuya kalmış olmalıydım. Ayağa kalkıp odadan çıktım. Sırtım ağrımıştı iki büklüm uyumaktan. Yatak odama girdiğim gibi kapıyı kapattım ve üstümdeki gömleği çıkardım. Yatağımın karşısında duran çekmeceden bir pjama takımı çıkarıp yatağın üstüne bıraktım ve giydiğim pantolonu da çıkardığında elim yatağa uzandı ve örtünün üstünde duran pijama altını alacakken pencerede bir karaltı gördüm. Kıyafeti geri yatağa bırakıp cama doğru yürüdüm. Gerçi yarı çıplak vaziyette cama bakmak akıllıca bir hareket hiç değildi ama bakmam lazımdı. Kalın perdeleri sadece yüzümün görüneceği şekilde araladım ve dışarı baktım. Kimse yoktu. Belki de bahçede dolaşan köpeklerden biriydi. Yatağın başına dönüp giyinmeye devam ettim.
Üstüme biraz salaş gelen uzun kollu pijama üstünü de başımdan aşağı indirir indirmez kendimi yatağa bıraktım. O kadar yorulmuştum ki. İyi ki iki günlük dinlenebilme fırsatım vardı.
...
Yarı uyur yarı uyanık vaziyetteyken ensemde birinin nefesini hissettim. Gözlerimi zar zor aralayıp kim olduğuna baktım. Eve haftada bir gelen ama çok da samimi olmadığım bir temizlikçiydi. Ben uyanınca nedenini anlamadığım şekilde panik olmuş, hemen özür dilemeye başlamıştı.
"Çok- çok özür dilerim! Ben sizin uyanacağınızı düşünmemiştim. İşimi yapmaya çalışıyordum. Özür dilerim-"
"Neden özür diliyorsun? Eninde sonunda uyanacaktım zaten. Hem uyandırdığın iyi oldu. Sabahı bomboş geçirmek istemem." ses tonumun sakinliği karşısında daha da şok oldu. Büyük ihtimalle ona kızıp bağırmamı bekliyordu. Bağıracak enerjim hiç yoktu. Olsa da bağırmazdım zaten. Ben üstüme pijamalarımla aynı renk olan koyu yeşil sabahlığımı geçirirken hâlâ şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Sabahlığın önünü bağlayıp beyaz renkli terliklerimi ayaklarıma geçirdim ve ona döndüm. "Az önce iş diyordun?" dedim. Sesim biraz iğneleyici gibi çıkmıştı ama sabah huzursuzluğundandı daha çok. O bir şey diyemeden ben odadan çıktım ve banyoya girdim. Aynanın karşısında durup yüzüme baktım. Saçlarım biraz dağılmış, yeşil gözlerimin altı çok az da olsa morlaşmıştı. Saçımı arkada bağlayıp yüzümü yıkadım. Aşağı indiğimdeyse Anna çoktan yiyecek bir şeyler hazırlamıştı bile.
Tüm sabahımı koca evin içinde aylaklık ederek geçirmiştim. Normalde hiç benim yapacağım türden bir şey değildi. Üniversiteden mezun olduğumdan beridir durmaksızın çalışıyordum. Her ne kadar inkar etsem de yıpranmıştım. Ve bunun farkındaydım. Bana dur diyen kimseyi dinlemediğim için şu an kimse bana "Dur, dinlen" demiyordu. Onlar demediği için ben daha da hırslanıyordum ve artık bedenim bana yalvarıyordu durmam için. Yıkılmazdım yorgunluktan ama daha da yıpranacaktım. Eğer durmazsam tabii. Duracak mıydım peki? Bilmiyordum.