İvy Ashford
Sabah gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey... hafiflikti.
Alt karnımda günlerdir dolaşan sancı yoktu. Başım ağrımıyordu. Üzerime çöken o garip duygusallık da yavaş yavaş dağılmış gibiydi.
Derin bir nefes alıp tavana baktım. “Sonunda bitti...”
Yatağımdan doğruldum. Sol bileğimdeki alçı hâlâ can sıkıcıydı ama en azından geri kalan her şey normale dönüyordu.
Üzerimi değiştirip aşağı indim. Mutfaktan gelen kahve kokusu bütün evi sarmıştı. Annem masayı hazırlıyordu, babam gazeteye göz gezdirirken fincanından bir yudum alıyordu.
Ve mutfağın kapısının yanında tabii ki Elijah vardı. Her zamanki gibi dimdik, her zamanki gibi ifadesiz duruyordu.
“Günaydın.” dedim.
“Günaydın.”
Sandalyeme otururken göz ucuyla ona baktım. “Neden yine ayaktasınız?”
“Nöbet.”
İstemsizce güldüm. “Sabah sabah bile mi?”
“Elbette.”
Kendimi tutamayarak güldüm. Elimle saçımı kulağımın arkasına tıkıştırdım.
Elijah kaşını hafifçe kaldırdı. “Neden gülüyorsunuz?”
“Bilmiyorum.”
Başımı iki yana salladım. “Eskiden şu 'elbette' kelimesini duyunca sinir oluyordum.”
“Elbette.”
Bu kez kahkaham biraz daha büyüdü. “Tamam, tamam... Yapmayın.”
“Neyi?”
“İşte bunu.”
“Elbette.”
“Of...” Gülmeye devam ettim.
Annem şaşkınlıkla bana baktı. “İvy?”
“Hı?”
“Sen... gülüyorsun.”
“Evet?”
“Elijah'a.”
Bir anda sustum. “Ben... sadece komikti.”
Babam fincanını masaya bıraktı. “Hazır hepimiz buradayken size söylememiz gereken bir şey var.”
İçimde küçük bir huzursuzluk oluştu. “Ne oldu?”
Annemle babam kısa bir bakıştı. Sonra annem konuştu. “İki aylığına yurt dışına çıkmamız gerekiyor.”
“Ne?”
“İş gezisi.” Babam sakin bir sesle devam etti. “Birkaç ülkeye uğrayacağız.”
“Elimizden gelse seni de götürürdük.” dedi annem üzgün bir ifadeyle. “Ama hem okulun hem de bileğin buna uygun değil.”
İki ay oldukça uzundu. İlk anda boğazım düğümlendi. “İki ay mı?”
Babam başını salladı. “Evet.”
Bakışlarım istemsizce Elijah'a kaydı. O her zamanki gibi sessizdi. Sanki zaten haberi vardı -ki muhtemelen vardı- ama bir tek ben bilmiyordum. İçimde gitmeyin demek isteyen küçücük bir çocuk vardı.
Ama söylemedim. Yerine hafifçe gülümsedim. “Tamam.”
Annem kaşlarını çattı. “Emin misin?”
“Evet.” Başımı salladım. “İdare ederim.”
İçimde garip bir his vardı. Annem ve babam iki ay boyunca yanımda olmayacaktı. Ama nedense bu düşünce beni tamamen yalnız hissettirmiyordu. Çünkü biliyordum ki kapının hemen yanında yine dimdik duran biri olacaktı.
“Hazırlanmamız lazım.”
Babam da saatine baktı. “Bir saate çıkıyoruz.”
Başımı salladım. “Tamam.”
Öğleye doğru valizler kapının önüne dizilmişti. Annem beni sımsıkı sarıldı. “İki ay göz açıp kapayıncaya kadar geçecek.”
“Biliyorum.”
“Her gün arayacağız.”
“Biliyorum.”
Babam da saçlarımı karıştırdı. “Uslu dur.”
“Ben hep usluyum.”
Babam güldü. “Buna annen bile inanmadı.”
“Baba!”
Annem kahkahasını tutamadı. Son kez Elijah'a döndü. “İvy sana emanet.”
“Elbette, bayan Nancy.”
Babam da kısa bir baş hareketi yaptı. “Görüşürüz.”
“İyi yolculuklar.”
Kapı yavaşça kapandı. Ardından ev tamamen sessizleşti. Ne annemin mutfakta dolaşan ayak sesleri vardı, ne de babamın gazeteyi çevirirken çıkardığı hışırtı…
Olduğum yerde birkaç saniye bekledim. Garipti. Ev ilk kez bu kadar büyük gelmişti.
Derin bir nefes alıp salona doğru yürüdüm. Elijah her zamanki yerinde duruyordu, kolları arkasında birleşmişti. Sanki evden kimse gitmemiş gibi ifadesiz görünüyordu.
Karşısına geçtim. “Eee...”
“Evet?”
“Şimdi gerçekten ikimiz kaldık.”
“Elbette.”
İstemsizce gülümsedim. “Yine dediniz.”
“Evet.”
Başımı iki yana salladım. Sonra aklıma bir fikir geldi. “Acıktınız mı?”
“Henüz değil.” dedi soğukkanlı bir sesle. Bu adam hiç mi yemek yemiyordu? Acaba benden gizli mi yiyor, benim mi haberim yok diye düşünmeye başladım.
“Ben acıktım.” dedim masum bir sesle.
“Bence...” dedim düşünceli bir ifadeyle. “Soslu makarna yapalım mı?”
Elijah birkaç saniye bana baktı. “Yapabilirsiniz.”
“'Yapabilirsiniz' ne demek?”
“İzin istiyor gibiydiniz.”
Kahkaha attım. “İzin istemiyordum.”
“Öyle anlaşıldı.”
“Size de yapacağım.”
Bu kez ilk kez çok kısa bir duraksadı. “Gerek yok.”
“Var.”
“Neden?”
“Çünkü tek başıma yemek yemek istemiyorum.”
Salonda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Elijah bana baktı. Sonra her zamanki sakin sesiyle konuştu. “Elbette.”
İstemsizce gülümsedim. “Tamam.”
Arkamı dönüp mutfağa yürürken kendi kendime mırıldandım. “Sanırım iki kişilik makarna yapacağım.”
Arkamdan yine o tanıdık ses geldi. “Elbette.”
“Bir gün o kelimeyi gerçekten yasaklayacağım.”
“Başarılı olamayacaksınız.”
“Göreceğiz.”
Mutfağa girer girmez saçlarımı gelişigüzel ensemde topladım. “Başlıyoruz.”
“Elbette.”
“İlk kural.” dedim arkamı dönmeden. “Yemek yaparken moral bozmak yok.”
“Moral bozmuyorum.”
“İkinci kural...”
“Dinliyorum.”
“Şu 'elbette'yi mümkün olduğunca az kullanıyorsunuz.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra hafif gülerken cevap verdi. “Deneyeceğim.”
Şaşkınlıkla arkamı döndüm. “Vay canına.”
“Neden?”
“İlk kez başka bir cevap verdiniz.”
“İstediniz.”
İstemsizce gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
Ocağın düğmesini çevirip ateşi yaktım. Dolaptan büyük tencereyi çıkarıp içine su doldurdum. Sağ elimle kaldırmak biraz zor olsa da idare ediyordum. Tencereyi ocağın üzerine bıraktım. “Biraz bekleyeceğiz.”
“Elbette.”
“Az önce 'deneyeceğim' demiştiniz.”
“Dayanamadım.”
Kahkaha attım. “Belli oluyor.”
Su kaynamaya başlayınca makarna paketini açtım. İçindekileri dikkatlice kaynar suya boşalttım. Buhar yüzüme doğru yükselirken tahta kaşıkla birkaç kez karıştırdım.
Şimdi sıra en sevdiğim kısma gelmişti. “Sos...”
Dolaptan küçük tavayı çıkardım. Biraz tereyağı ekledim. Ardından domates salçası, biraz krema… Karabiber, kekik ve toz sarımsak. Son olarak da acı pul biberi elime aldım. Şöyle bir düşündüm.
Ne kadar atmam gerekir ki? Elime kaşığı aldım ve dolu dolu attım. Sonra bir kaşık daha aldım ve onu da attım. Elijah sessizce izliyordu.
“Biraz fazla olmadı mı?” dedi şaşkın bir halde
“O kadar da değil.”
“Emin misiniz?”
“Elbette eminim.”
Kaşını hafifçe kaldırdı. “Bu benim cümlem.”
“Artık benim de.”
Sosu güzelce karıştırınca mutfağın içini mis gibi bir koku sardı. Makarnayı süzüp tavaya ekledim. Sosla iyice harmanladım. “Tamamdır.”
İki tabağı da dikkatlice doldurup masaya taşıdım. “Afiyet olsun.”
“Elinize sağlık.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Az önce bana teşekkür mü ettiniz?”
“Evet.”
“Bunu da not alıyorum.” Karşılıklı sandalyelere oturduk. Çatalımla ilk lokmayı aldım. “Hmm...” Tam istediğim gibiydi. Acısı hafif hafif hissediliyor, sosu ise kremayla dengeleniyordu.
Mutlu bir şekilde gözlerimi kapattım. “Mükemmel.”
Elijah da ilk lokmasını aldı. Çiğnemeye devam etti. Sonra sakince konuştu. “Acısı biraz az olmuş.”
Çatal elimde havada kaldı. “...Ne?”
“Biraz daha acı olabilirdi.”
Hayretle yüzüne baktım. “Ben bunun acısından burnumun ucunun terlediğini hissediyorum.”
“Fark ettim.”
“Siz hissetmiyor musunuz?”
“Hissediyorum.”
“Ee?”
“Az.”
Gözlerimi kıstım. “Siz insan mısınız?”
“Elbette.”
“Bundan şüphe etmeye başladım.” Kahkahamı tutamadım. “Ben bunu yaparken üç kere 'fazla kaçtı galiba' diye düşündüm.”
“Bir dahaki sefere biraz daha koyabilirsiniz.”
“Bir dahaki sefere mi?”
“Evet.”
“Yani tekrar yapacağımı mı düşünüyorsunuz?”
“Elbette.”
Çatalımı ona doğrulttum. “Kendinize fazla güveniyorsunuz.”
“Yanılıyor muyum?”
Bir an sustum. Sonra istemeden gülümsedim. “...Hayır.”
Bu cevabımın ardından masaya kısa bir sessizlik çöktü. Çatalımla tabağımdaki son makarnaları karıştırırken Elijah'ın sesi duyuldu. “Birini hatırlatıyorsunuz.”
Başımı kaldırdım. “Kim?”
“Kız kardeşimi.”
Elimdeki çatal yavaşça durdu. “...Kız kardeşiniz mi?”
“Elbette.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Benden büyük müydü?”
“Hayır.”
“Kaç yaşındaydı?”
“On üç.”
İçimde garip bir his belirdi. “Adı neydi?”
“Ashley.”
İsmi fısıldar gibi söylemişti. İlk kez sesindeki o değişik tonu fark ettim. “Ashley nasıldı?”
Elijah birkaç saniye düşündü. “Usluydu.” Kısa bir sessizlikten sonra ekledi. “Çok nazikti.” Bakışları masanın üzerindeki boş noktaya kaymıştı. “Güzel bir çocuktu.” Ben de sessizce dinlemeye devam ettim. “Çok konuşurdu.” Dudaklarımın kenarında küçük bir tebessüm oluştu. “Yani sizin tam tersiniz.”
“Şimdi nerede?” Bu soruyu sorarken sesim istemeden yumuşamıştı.
Elijah bana baktı. Sonra gözlerini pencereye çevirdi. “Yanımda.”
“Nasıl yani?”
Sağ elini göğsünün üzerine koydu. “Burada.” Boğazım düğümlendi. “Ashley...” Kısa bir nefes verdi. “On üç yaşındayken kaçırıldı.”
Elimdeki çatalı yavaşça masaya bıraktım. “...”
“Bir daha haber alamadık.” Salondan gelen saatin tik takları mutfağın sessizliğine karışıyordu. “Öldü mü...” Başını çok hafif iki yana salladı. “Bilmiyorum.” Elinin tersiyle burnunu kaşıfı ve boğazını temizledi. “Yaşıyor mu… Bunu da bilmiyorum.”
Sesinde ne öfke vardı, ne de gözyaşı. Sadece yıllardır taşınan ağır bir kabullenişin duygusu. “Bu yüzden...” Bir an durdu. “Onu hep yanımdaymış gibi düşünmeyi seçiyorum.”
İçim sızladı. Ne diyeceğimi bilemedim. Karşımdaki adamın omuzlarında yalnızca kaslar değil, yıllardır taşıdığı görünmeyen bir yük de vardı.
Sessizce ona baktım. “Üzgünüm, Elijah.”
O ise her zamanki sakinliğiyle başını hafifçe eğdi. “Teşekkür ederim.”
Elijah birkaç saniye boyunca kıpırdamadı. Bakışları masanın üzerindeki tabağa kaydı. Parmakları çatalın sapını gevşekçe tutuyordu. Sanki bir şey yapmak istiyordu ama yapmaması gerektiğini düşünüyordu.
Göğsü belli belirsiz yükselip indi. Dudakları aralandı fakat yine kapandı. Teselli etmek bile, bazen o çizgiyi aşmak gibi geliyordu. İçim biraz daha sızladı. Sessizce sandalyemden kalktım. Masanın etrafından dolaşıp yanına geldim.
Başını kaldırdığında göz göze geldik. "Elijah..."
Hiçbir şey söylemedi. Yavaşça eğilip sağ kolumu omuzlarının etrafına doladım. Sol kolumdaki alçı izin verdiği kadar hareket edebiliyordu. O yüzden tek kolumla ama bütün kalbimle sarıldım.
İlk anda donup kaldı. Sanki buna hazırlıklı değildi. Nefesi bir anlığına duraksadı. Sonra kollarından biri sırtıma geldi, diğeri ise alçılı koluma değmemek için belimin biraz altına yerleşti.
Öylesine temkinliydi ki, sanki en küçük yanlış hareketin canımı yakacağından korkuyordu.
Hiç sıkmadı, ama bıraktığını da hissettirmedi. Başımı göğsüne yasladım. Kalbinin düzenli atışlarını duyabiliyordum. O güçlü göğsün ardında küçük kız kardeşini hâlâ kaybetmemiş gibi sevmeye devam eden bir abi vardı.
“Artık yalnız değilsiniz…” diye fısıldadım. “...En azından ben buradayım.”
Elijah'ın nefesi usulca saçlarımın arasına karıştı. Bir süre cevap vermedi. Sonra ise neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle konuştu. “Teşekkür ederim…”
Bu kez sesi her zamanki kadar sağlam değildi. İçinde sakladığı yılların yorgunluğu ilk kez hissediliyordu. Sarılmayı bozmadım -ki bozmaya niyetim yoktu- o da bozmadı.
Salondaki sessizlik ikimizin de konuşamadığı cümlelerle doluydu. Belki bu, bir korumanın sarılışıydı. Ama benim için ilk kez kendimi gerçekten güvende hissettiğim yerdi.
Sarılmayı usulca bozduğumuzda ikimiz de birkaç saniye konuşamadık. Ben burnumu hafifçe çekip gülümsedim. “Makarnalar soğudu.”
“Elbette.”
İstemsizce güldüm. “Şu kelimeyi en duygusal anda bile bırakmıyorsunuz.”
“Sanırım bırakamıyorum.” Boş tabakları topladım. “Elinizi kullanmayın.” dedi arkamdan.
“Tek elim çalışıyor zaten.”
“Elbette biliyorum.”
“Susun.”
Mutfağa geçip musluğu açtım. Tabakların üzerindeki sosları sudan geçirirken Elijah da sessizce yanıma geldi. Bu kez ayakta beklemiyordu. Tezgâha hafifçe yaslandı. Sessizlik garip değildi artık.
“Ashley...” dedim yumuşak bir sesle.
“Evet?”
“Nasıl bir çocuktu?”
Elijah birkaç saniye cevap vermedi. Sanki yıllardır açmadığı bir kutunun kapağını yeniden kaldırıyordu. “Çok konuşurdu.”
İstemsizce gülümsedim. “Belli.”
O da belli belirsiz başını salladı. “Eve girer girmez bağırırdı.” Bakışları mutfağın penceresine kaydı. “'Elijoo!' diye seslenirdi.”
İstemsizce dudaklarım kıvrıldı. “Elijoo mu?”
“Elbette.”
“Bu çok tatlı.”
“Ben utanırdım.”
Bir tabağı bulaşık makinesine yerleştirdim. “Başka?”
“Elime sürekli çikolata sıkıştırırdı.”
“Niye?”
"'Abiler çikolata yiyince daha az sinirli oluyor.' derdi.”
Kahkaha attım. “İşe yarıyor muydu?”
“Hayır.”
“Zavallı Ashley.”
Bu kez Elijah'ın dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. “Yine de vazgeçmezdi.”
Bir bardağı durularken sessizce dinlemeye devam ettim. “En sevdiği renk lilaydı.”
“Lila mı?”
“Evet.”
“Odasındaki perdeler, yatağı... her şey o renkti. Kitap okumayı da severdi.”
Başımı çevirdim. “Gerçekten mi?”
“Pencerenin önüne otururdu.”
Gözleri uzaklara dalmıştı. “Yağmur yağarken sıcak çikolatalı süt içer, kitabını okurdu.”
“Çikolatalı süt mü?”
“Bayılırdı.”
İçim sıcacık oldu. “Ben de çok severim.”
“Elbette.”
“Bu sefer kızmayacağım.” Başımı gülerek salladım. Son tabağı da makineye yerleştirdim. “Elijah...”
“Efendim?”
“Ashley sizi çok seviyormuş, değil mi?”
Bu kez hiç düşünmeden cevap verdi. “Evet.”
Sesinde öyle büyük bir eminlik vardı ki bunun tek bir anısına değil, yüzlercesine dayandığını anlayabiliyordum.
“Bir keresinde bana 'Dünyadaki en sevdiğim kişi sensin, Elijoo.' demişti.” Boğazım düğümlendi. “'Herkes giderse bile sen gitmezsin, değil mi?' diye sormuştu.” Nefesini yavaşça verdi. “Ben de ona...” Bakışlarını yere indirdi. “'Asla.' demiştim.”
Mutfağın içinde yalnızca bulaşık makinesinin kapağının kapanma sesi yankılandı. Yavaşça yanına gidip omzuna hafifçe dokundum. “Biliyor musunuz?”
“Ne?”
“Bence... sizi hâlâ 'Elijoo' diye çağırıyordur.”
Elijah bana baktı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra ilk kez gözlerinde o sertliğin yerine çok yumuşak bir ifade belirdi. “Ben de öyle umuyorum.”
Aslında o anda anladım ki, düşmanlığımız eriyordu. Yerine ne geliyordu bilmiyordum ama… garip bir şekilde iyi hissettiriyordu.