تخطٍ إلى المحتوى

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

الفصل 1 · قراءة 13 دقيقة

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

الفصل 1

1. BÖLÜM: 24.PERON VE KASABA

Ben Ella Edwards. Herkesin hayatında büyük, küçük sorunları olur ama ben o sorunların büyük mü yoksa küçük mü olduğuna karar veremeyen o kişiyim. Benim sorunlarım, ben 15 yaşındayken başladı. Şu anda 17 yaşındayım. Babamın adı John, annemin adı ise Lily’ydi. Annem, 2 yıl önce beyin tümörü'nden vefat etti. Annemin ölümünden sonra babam ile yalnız yaşadık. Ardından babam bir iş seyahatinde Bronte adında biriyle tanıştı.

Bronte de daha önce evlenmişti ancak eşiyle anlaşamadığı için ayrılmışlardı. Bronte’nin bir de Xana adında, 16 yaşında bir kızı vardı. Geçen yaz babam ile evlendiler. Ardından 4+1 bir apartman dairesinde birlikte yaşamaya başlamıştık. Elimden geldiğince sorun çıkarmamaya ve onlarla iyi anlaşmaya çalıştım.

​Xana, hayatımda gördüğüm en şımarık kızlardan biriydi. İlk zamanlar alışma aşamasında olduğunu düşündüğüm için sorun çıkarmadım çünkü ben de alışamamıştım. Ama sonradan anladım ki bu onun her zamanki hâliydi. Örneğin geçen ay matematik sınavında yüksek not aldığım için Bronte’ye, benim aptalın teki olduğumu, sadece test kitaplarımın iyi olduğunu söyledi. Duyduklarım karşısında şaşkına dönmüştüm. Bu yüzden tartışmıştık.

Ama geçen hafta Xana, dönem sonu ödevini yapmam için çok ısrar etti. Ben de kıramayıp yaptım. İki günümü alan ödevi yaptıktan sonra, teslim gününden bir gün önce sabah kütüphaneye gittim. Eve döndüğümde babamın, Bronte’nin ve Xana’nın beni beklediklerini fark ettim. Xana’nın elindeki yırtık ödevi gördüğüm sırada neler olduğunu anladım. Birisi ödevi yırtmıştı ve benim yaptığımı düşünüyorlardı. Beni, yapmadığım bir şey için suçladılar.

İki günümü alan ve o kadar emek sarf ettiğim ödevi benim yırttığımı düşündüler. Xana ödevi teslim edemediği için dersten kalmıştı. Kanıtları da şuydu: Hepsi sabah dışarıda kahvaltı yapmaya gittiklerinde ben onlara katılmayıp kütüphaneye gitmek için evde yalnız kalmıştım. Babam bile bana inanmazken kendimi savunmanın bir anlamı yoktu. Her şeyi kabullenmiştim.

Ertesi sabah babam konuyu büyütüp beni yatılı okula göndermeye kalktı ama bize otobüsle 6 saat uzaklıkta olan büyükannem Holly ve büyükbabam Ferguson’un yanına, bir kasabaya yollamaya karar verdi. Onlarla en son 2 yıl önce annemin cenaze töreninde görüşmüştük. Okul nedeniyle çok sık görüşemesek de haftada iki kere telefon görüşmesi yapardık. Aslında belki de eğlenceli olabilirdi; büyükannemler bir çiftlikte yaşıyordu.

Kimi kandırıyorum ki… Korkuyordum. Hem de çok korkuyordum. Başka bir yer, başka bir okul… Bilmiyorum. Annemin ölümünden sonra kendimi ilk defa bu kadar yalnız hissetmiştim. Keşke annem burada olsaydı. Keşke 2 yıl öncesine dönebilseydim…

Günümüz

Bugün büyükannemlerin yanına gidiyorum. 16.30’da otobüsle yola çıkacağım. Şu anda babam beni terminale götürüyor. Yol boyunca babam tek kelime bile etmedi. Terminale geldiğimizde valizimi ve sırt çantamı bagajdan aldım. Babam valizi taşımak için elimden aldı, ben de aynı şekilde valizi elinden geri aldım.

“Baba, içeri girmene gerek yok. Ben gidebilirim,” diyebildim sadece. Ama babam sanki konuşmamaya yemin etmiş gibi, benimle konuşmadan sadece kafasını salladı.

“Görüşürüz” bile dememişti. Gözlerim dolmuştu, gözümden bir damla süzüldü. Hemen elimle silip babama zar zor gülümsedim. İçimden bir ses, belki baban vazgeçer, kızısın sen onun, diyordu ama yalan söylüyordu. Valizi arkamdan çekerken de kapıdan içeri girerken de hiçbir şey söylemedi.

24.peronda duran otobüsle gidecektim. Otobüse yaklaştım, görevliye valizimi verdim. O valizi bagaja yerleştirirken ben de otobüse bindim. Otobüste ben ve yaşlı bir amca dışında kimse yoktu. Hemen cam kenarındaki 18 numaralı koltuğuma oturup sırt çantamı kucağıma aldım. Çantamdan cep telefonumu çıkarıp ekranını açtım. Saat 16.13’ü gösteriyordu. Otobüsün yola çıkmasına daha 17 dakika vardı.

Çantamı bir kez daha kurcaladım. Sırt çantamın ilk cebinden beyaz kablolu kulaklıklarımı aldım. Arabanın içi o kadar sıcaktı ki hemen bileğimdeki lastik tokayı, terlemiş dalgalı turuncu saçlarıma Geçirdim. O sırada otobüse yolcular biniyordu. Ben de kulaklığımı kulağıma taktım, müzik listemden rastgele bir şarkı açtım. Camdan dışarı bakarken otobüse binen insanları izlemeye dalmıştım. Birdenbire irkildim. Kafamı çevirdiğimde yanıma, benim yaşlarımda; siyah kısa saçlı, beyaz tenli, baştan aşağı siyah giymiş bir kız oturmuş, sırt çantasını koltuğun altına sıkıştırmaya çalışıyordu. Koltuğun altında zaten bir çanta olduğu için kız çantayı sığdıramıyordu, o yüzden koltuğu sallıyordu.

Çekingen bir ses tonuyla,

“Pardon, benim koltuğumun altı boş. İsterseniz çantayı indirebilirsiniz,” dedim.

“Sağ ol,” deyip hemen çantayı elime tutuşturdu.

Çantayı koltuğun altına indirdim. Otobüs hareket etmeye başladığı sırada müziğimi açıp kesintisiz altı saat uyumak istiyordum. Birkaç saat sonra uyuyakalmıştım. Yaklaşık beş saat sonra uyandım; aslında uyandırılmıştım.

“Hanımefendi, kasabaya vardık. İnecek misiniz?”

Sersem sersem gözümü açıp bana bakan görevliye çevirdim.

“A-a-a, elbette. Burada ineceğim, teşekkür ederim,” dedim kekeleyerek.

“Önemli değil, iyi günler.”

Yanımda oturan kız inmişti. Otobüste yalnız kalmıştım. Hava kararmıştı. Sırt çantamı tek koluma takıp otobüsten indim. Valizimi bagajdan aldıktan sonra telefonumu açtım. Büyükbabam iki kere aramıştı. Otobüse bindiğimde telefonu sessize almıştım, bu yüzden aramaları duymamıştım.

Büyükbabamı tam arayacaktım ki büyükbabamın bana kocaman gülümsediğini gördüm. Valizimi olduğum yerde bırakıp ona sarıldım.

“Ella, ne kadar da büyümüş ve güzelleşmişsin.”

“Sen hâlâ çok genç ve yakışıklı görünüyorsun, büyükbaba,” dedim kıkırdayarak.

Büyükbabam da bana eşlik edercesine gülmeye başladı. Ardından valizi büyükbabamın beyaz kamyonetine koydum. Arabaya bindikten sonra çiftliğe doğru gidiyorduk. Hava epey karardığı için hiçbir şey görünmüyordu; sadece evlerin ışıkları ve kamyonetin farları etrafı biraz aydınlatıyordu. Büyükbabam mutlu bir ses tonuyla hemen lafa girdi.

“Çiftlik için bir midili aldık. Yavru, görsen o kadar tatlı ki.”

“Bu, son zamanlarda aldığım en güzel haber. Büyükannem peki? O sevdi mi midiliyi?”

“Elbette. Görsen o kadar sevdi ki… Her gün onun yanına gidiyor. ‘Keşke daha önce alsaydık,’ deyip duruyor.”

Büyükbabam anlatırken gülümseyerek onu izledim. Çok mutlu görünüyordu.

“Evet, işte geldik Ella. Hatırladın mı burayı? En son 14 yaşındayken annenle gelmiştin.”

“Evet, hatta annemi buradan bir civciv almak için zorlamıştım.”

“Doğru ya… Çok ağlamıştın ama Lily’yi ikna edememiştin.”

Birdenbire gözlerim dolmuştu çünkü o gün annem baygınlık geçirdiği için hastaneye kaldırılmıştı. Anneme beyin tümörü teşhisi konmuştu. O günden sonra bir daha hayatımız eskisi gibi olmamıştı. Büyükbabam durumu anlayınca hemen konuyu değiştirdi.

“Hadi, in bakalım arabadan. Daha fazla büyükanneni bekletmeyelim. Bize o nefis elmalı turtasından yaptı.”

Arabadan indik. Hava o kadar karanlıktı ki önümü bile göremiyordum. Büyükbabam valizi kamyonetten aldı. Çiftliğin kapısından içeri girdiğimizde sadece mutfağın ve ahırın ışıkları yanıyordu. Büyükbabam ve büyükannem, çiftliğin içinde iki katlı, beyaz, tatlı bir evde yaşıyorlardı.

Büyükannem ahırdan üstünü başını silkeleyerek eve doğru gidiyordu ki bizi gördü. Büyükannem o kadar şaşırmıştı ki sanki geleceğimden haberi yok gibiydi.

Büyükbabam kulağıma yaklaşıp,

“Büyükannenin geleceğinden haberi yoktu. Ona sadece akşama misafirimiz olduğunu söylemiştim,” dedi.

Büyükbabam sessizce kıkırdadı. Büyükannem ise ağzı açık bir şekilde bize bakıyordu.

“Ah, Ella…”

diyerek bize doğru hızlı adımlarla geliyordu.

Büyükannem ne diyeceğini bilemiyordu, çok şaşırmıştı. Büyükbabam ise bizi izleyip eğleniyordu. Gülen büyükbabamı omzumla dürtüyordum.

“Tatlım, geleceğini bilmiyordum. Büyükbaban da bir şey söylemedi. Ah, şuna bak, bir de gülüyor!”

Büyükbabam durumu toparlamaya çalışarak,

“Hayatım, sürpriz yaptık işte. Ne güzel,” dedi.

Büyükannem gözlerini kısarak ona bir bakış attı. Ardından beraber içeri girdik. Valizimi ve çantamı kapının yanında duran ayakkabılığın yanına bıraktım ve içeri girdik. Büyükannem mükemmel bir yemek hazırlamıştı.

Onlar yemeğe otururken ben de lavaboya ellerimi yıkamaya gittim.

Koridorda annemin çocukluk fotoğrafları asılıydı. Anneme sandığımdan çok benziyordum. Annemin de doğuştan benim gibi turuncu saçları vardı. Yüzünde çiller ve kocaman, iri gözleri vardı. İkimiz de çok beyaz tenliydik. Belki de bu yüzden büyükannem ve büyükbabam beni bu kadar seviyorlardı; tek çocuklarına çok benzediğim için ve onun çocuğu olduğum için. Yine de her ne olursa olsun onları çok seviyordum. Onlar, bu dünyadaki tek şansımdı.

Fotoğraflara daldığım için elimi yıkamayı unutmuştum. Hemen hızlıca ellerimi yıkadım ve mutfağa gidip yemeğe oturdum. Büyükannem endişelenmiş gözlerle bana bakıyordu.

“Ella tatlım, geciktin. Bir şey mi oldu? Bir şeye ihtiyacın olursa söyle, tamam mı? Çekinme, burası artık senin evin.”

“Bir şey olmadı, büyükanne. Koridordaki fotoğraflara bakıyordum.”

Büyükbabam elindeki salata tabağını bana uzatarak, “Hadi, biraz pırasa al. Çok güzel,” dedi.

Büyükbabama gülümseyerek elindeki tabağı aldım, biraz tabağıma doldurup tadına baktım. Aç değildim ama büyükbabamı kırmak istememiştim. Tabağımı bitirdikten sonra kanepede oturup Dışarıdaki yıldızları izliyordum.

Yıldızlar o kadar çok ve net görünüyordu ki daha önce yıldızların bu kadar güzel olduğunu fark etmemiştim.

Ayakkabılığın yanına bıraktığım sırt çantamın içindeki telefonum çaldı. Kanepeden kalkıp sırt çantamdan telefonumu aldım. Arayan babamdı. Şaşırmıştım çünkü gelirken benimle konuşmamıştı bile. Şimdi ne oldu da arıyordu, anlamamıştım. Belki de beni biraz daha azarlamak için arıyordur. Telefonu açıp kulağıma dayadım. Konuşan Bronte’ydi.

“Alo Ella, nasılsın canım? Nasıl geçti yolculuk? Benim telefonumun şarjı bitti, merak ettim seni. O yüzden babanın telefonundan aradım.”

“İyiyim, teşekkür ederim. Yolculuğum gayet iyi geçti, merak etme.”

“Ah, peki öyleyse. Sen uyu, dinlen tamam mı? Yorgun olmalısın.”

“Şey… Babama da verebilir misin telefonu?”

“A-a-a, baban uyumuş canım. Sonra konuşursunuz.”

“Evet… İyi geceler o zaman.”

“İyi geceler.”

Telefonu kapatıp tekrar koltuğa oturdum. Bronte yalan söylüyordu. Babam asla bu saatte uyumazdı. Sınav haftası sınavlara çalışırken saat gece ikiye kadar çalışırdım, babam da o saate kadar televizyon izlerdi. Ne kadar yorgun olursa olsun asla erken uyumazdı. Belki de benimle konuşmak istememiştir.

Üst kattan inen büyükannem bana seslendi.

“Ella tatlım, sana annenin odasını hazırladım. Valizini büyükbaban yukarı çıkarır, sen biraz dinlen.”

Büyükannemin yanağından öptüm.

“Tamam, teşekkür ederim büyükanne. Ben hazırlardım.”

“Olmaz. Bugün yorgunsun. Ama yarın birlikte hayvanları besleriz, bana yardım edersin olur mu? Bir de okulların açılmasına 21 gün kaldı. Erkenden seninle gidip okula kayıt yapalım, hem sana kasabayı da gezdirmiş olurum.”

“Olur tabii ki.”

Büyükannemin yanağından bir kere daha öptükten sonra üst kattaki odaya çıktım. Biraz sonra da büyükbabam valizimi yukarı taşıdı. O da iyi geceler dedikten sonra valizimden yeşil pijamamı giydim.

Odada kocaman bir pencere vardı. Pencere evin arka tarafına bakıyordu. Pencerenin yanında bir de çalışma masası vardı. Masanın karşısında ise dolap duruyordu. Yatak, odanın en köşesinde, kapının yanında duruyordu. Küçük ama güzel bir odaydı.

Işığı kapatıp pencerenin önüne oturdum. Yatağın üstündeki telefonum titredi. Oturduğum yerden telefonuma uzaktım. Xana mesaj atmıştı.

Xana: Ella, yatağın çok rahatmış gerçekten.

Ella: İyi ya, yat uyu o zaman.

Xana: Ah, inanamazsın havuç kafa. Bugün öyle mutluyum ki… Çünkü sen yanımda yoksun. Bundan daha iyisi var mı?

Xana kişisi engellendi.

Telefonu kapatıp yatağa uzandım. Sonra çalışma masasının üstünde duran bir şey dikkatimi çekti. Telefonumun ışığını açıp ayağa kalktım. Masanın üstünde küçük bir kutu vardı. Kutunun kilidi vardı ama kırılmıştı. Kutuyu alıp yatağa oturdum. İçinde küçük kâğıtlar vardı. Üzerlerinde Lily – Bert – Edna yazıyordu. Annemin arkadaşları olmalıydı.

Küçük kâğıtlara çizilmiş çizimler vardı; hepsi de çok güzeldi. Bir de ucunda peri olan bir bileklik vardı. Uzun süre kutuda kalmış olmalıydı çünkü zinciri paslanmıştı. Bileklik dışında diğer her şeyi kutuya koyup yerine bıraktım.

Bilekliği komodinin üstüne bıraktım. Telefonumdan sabah 08.00’e alarm kurduktan sonra uyudum.

08.00 Alarm

Sabah alarmı kurduğumu unutmuştum. Uyandığımda sesin nereden geldiğini çözmeye çalışırken, uyurken yastık kılıfımın içine soktuğum telefonu alıp alarmı kapattım. Yüzümü yıkayıp üstümü değiştirmek için odaya tekrar geldiğimde komodinin üstünde duran bilekliği fark ettim. Bilekliği alıp inceledikten sonra bileğime taktım.

Valizimden siyah pantolonumu ve kahverengi kazağımı aldıktan sonra saçımı tarayıp aşağı indim. Büyükannem çoktan uyanmış, yemeği bile hazırlamıştı. Büyükannem geldiğimi fark etmemişti; ben de arkasından yaklaşıp yanağından öptüm.

“Günaydın, büyükanne.”

“Ella, günaydın.” Gözü hemen elimdeki bilekliğe kaydı. “Bu bilekliği nerede buldun?”

“Çalışma masasının üstündeki kutuda buldum. Takmamda sakınca yoktur umarım.”

“Hayır, sorun değil tatlım. Annenindi. Elinden hiç çıkarmazdı. Üniversiteye gidince burada unutmuştu, bir daha da bulamamıştı. Ama paslanmış zinciri… Okula kayıt yaptırmaya gittiğimizde oradan Alvin’in dükkânına da uğrarız. Orada güzel bileklik zincirleri vardı.”

“Teşekkür ederim, büyükanne.”

“Önemli değil tatlım, hadi otur yemeğe başlayalım.”

“Büyükbabam nerede?”

“O dışarıda, çiftlikle ilgili birkaç işi var. Biz yemeğe başlayalım." Kafamı salladım sadece. Yemeğimi hemen bitirip bahçeye çıkmak istiyordum.

Yemeğimi hızlıca bitirip bahçeye gittim.

Ahırın yanında kocaman çitlerle kapalı, kumlu bir alan vardı. İçinde dört tane orta boy ve yetişkin at, yanlarında bir yavru at ve bir tane de büyükbabamın söz ettiği yavru midilli vardı. Giriş kapısının yanında kocaman bir saman balyası yığını vardı. Onun hemen yanındaki çitlerin içinde iki yetişkin, siyah beyaz benekli inek vardı; önlerindeki yeşil yonca balyasını yiyorlardı.

Arkamdan gelen seslerle arkamı döndüm. Büyükannem üstünü değiştirmiş, bana doğru geliyordu.

“Ella, hadi okula kayıt yapmaya gidelim. Müdire hanımın öğleden sonra işleri varmış.”

“Tamam, büyükanne. Sırt çantamı alıp geliyorum.”

Hızlıca içeri gidip yatağın yanında duran sarı sırt çantamın içine telefonumu koyduktan sonra çantayı tek koluma takıp aşağı, bahçeye indim. Büyükannem beni bekliyordu. Hemen yanına gittim. Okula giden bir patikadan yürüdük.

Okul eve oldukça yakındı, gidip gelirken hiç zorlanmayacaktım. Biraz daha yürüdükten sonra okul görünmüştü. Kasabada olmasına rağmen oldukça eski ama büyük bir okuldu. Okul kiremit rengindeydi ve dört katlıydı. Kocaman bir bahçesi vardı; bahçenin içinde ise bir basketbol sahası bulunuyordu.

“Okul çok büyükmüş, büyükanne.”

“Kasabadaki tek lise bu. Ondan… Annen de bu okulda okumuştu.”

“Çok eski görünüyor zaten.”

Okulun merdivenlerinden çıkarken birinin basketbol sahasında basket oynadığını gördüm. İçeri girince gözden kayboldu. Girişte tatlı yüzlü bir kadın çalışan yerleri paspaslıyordu.

“Pardon, müdire hanım nerede acaba?” dedim.

Kadın kafasını kaldırıp bana baktı, kocaman gülümsüyordu.

“Sağ taraftaki merdivenlerden çıkın, ikinci katta. Odasında.”

“Teşekkür ederim, iyi günler.”

Sağ taraftaki merdivenlerden ikinci kata çıktık. Karşıdaki ilk kapıda Müdire Margaret Morris yazıyordu. Büyükannem yavaşça kapıyı tıklattı. İçeriden boğuk bir ses geldi:

“Girin, Bayan Holly.”

Kapıyı açıp içeri girdik. Müdire hanım kızıl saçlı ve mor çerçeveli gözlük takan bir kadındı. Beklediğimden gençti; tahminen 40 yaşlarındaydı. Büyükannem hemen lafa girdi.

“İyi günler Bayan Morris. Bu benim torunum Ella Edwards. Telefonda konuşmuştuk zaten, okula kayıt yapacaktık.”

“Ah evet, hemen kayıt yapalım o hâlde. Bu arada okulumuzda forma zorunlu değildir ancak okula yeni gelen öğrencilerimiz bir ay boyunca zorunlu olarak giymek zorundalar.”

Ne kadar saçma gelmiş olsa bile nedenini sormaya çekindim. O yüzden sadece kafamı salladım. Kayıtları tamamladıktan sonra büyükannemin söz ettiği Alvin’in dükkânına gittik.

İçeride saatler, kolye zincirleri, yüzükler ve küpeler vardı. Büyükannem yan taraftaki terziden bir şey almak için gitmişti. Dükkânda kimse yoktu. Dikkatimi çeken zincirlere bakıyordum. Arkamdan kapının açılma sesini duydum. Arkamı çevirdiğimde gözlüklü, benim yaşlarımda birinin içeri girdiğini gördüm. Saatlerin olduğu yöne gidip onları incelemeye başladı.

Birdenbire korkudan sıçradım. Depo olduğunu düşündüğüm taraftan zayıf, siyah saçlı bir kadın elindeki kutuyu düşürmüştü. Ona hemen yardım ederek yerdeki kutuyu alıp uzattım.

“Teşekkürler,” dedi ve kutuları bir köşeye bıraktı. Gülümseyerek,

“Sana nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.

“Bileklik zinciri alacaktım.”

“Bilekliğinizi görebilir miyim?” dedi. Hemen elimdeki bilekliği gösterdim.

“Bu bileklik paslı. İstersen temizleyebilirim.”

“Evet, daha iyi olur.”

Bilekliği elimden çıkarıp bir kutuya koydu.

“Ne zaman gelip alabilirim acaba bilekliği?” dedim, parmağımla bilekliği göstererek.

“Yarına kadar hazır olur,” dedi, bilekliğin içinde olduğu kutuyu kapatarak.

“Peki o zaman, iyi günler. Ben yarın almaya gelirim.”

Tam arkamı çevirip dışarı çıkacaktım ki birine yanlışlıkla çarptım. Çarpmanın etkisiyle çantam yere düştü. Kafamı kaldırdığımda saatlere bakan çocukla göz göze geldim.

“Çok özür dilerim,” dedim.

Yerdeki çantamı alıp dükkândan çıktım.

Kapının önünde büyükannemi gördüm.

“Bilekliği temizletmeye bıraktım, yarın hazır olurmuş.”

“Peki o zaman, büyükbaban yarın gelip alır bilekliği.”

“Yok, ben gelip alırım. Hem biraz kasabayı da keşfetmiş olurum.”

“Peki, sen bilirsin tatlım. Bu arada terziyle konuştum, okul formanı bir haftaya bitirirmiş.”

“Teşekkürler, büyükanne.”

“Rica ederim, tatlım.”

Büyükannemin koluna girip eve doğru yürüdük. Çiftlik kasabanın içinde olduğu için her yere çok yakındı. Çiftliğe vardığımızda büyükbabamın kamyoneti kapının önünde duruyordu. Büyükannemle birlikte ahıra doğru gittik. Büyükbabam arkasını dönmüş, beyaz bir bezin altında bir şeyi saklıyordu.

“O ne büyükbaba, ne saklıyorsun?” dedim merakla.

Büyükbabam kocaman örtüyü kaldırdığında altında sarı bir bisiklet vardı. Önünde kocaman bir sepet, sepetin içinde ise çiçekler duruyordu. Büyükbabam önce çiçeği eline aldı, sonra büyükanneme verdi. Ardından bisiklete binmemi söyledi. Yavaş adımlarla bisiklete yaklaşıp bindim.

“Büyükbaba, çok teşekkür ederim gerçekten. Bu, hayatımda aldığım en güzel hediye.”

“Rica ederim. Okula bununla gidip gelirsin. Rengine karar verememiştim aslında, sonra sarı çantan olduğunu hatırladım. Uyumlu olsun diye bisikleti de sarı aldım.”

Büyükbabamı sarıldıktan sonra hep beraber içeri girdik. Büyükannem yorgun olduğu için akşam yemeğini ben yapmak istedim. Pratik olsun diye makarna ve köfte yaptım. Akşam yemeğinden sonra bulaşıkları makineye yerleştirip odama çıktım.

Yatmadan önce telefonumu çalışma masasının üstündeki prize şarja taktım. Geceliklerimi giyip uyudum.​

نهاية الفصل

16 تعليق